Ömer Sevinçgül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ömer Sevinçgül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2010 Pazartesi

Sana Hayret Yakışır


Sana bir çocuk gözü gerek, her şeye hayretle bakacak.
Bir zamanlar çocuktun, görürdün.

Büyüdün, kör oldun.

Tıpkı benim gibi.

Sana bir çocuk dili gerek, “niçin?” diye soracak.

Evvel zaman içinde çocuktun, sorardın.

Büyüdün, unuttun.

Harikalar perdelendi.

Sorularını yitirdin sen.

Cevaplarsa, önünden dereler misâli akıp gidiyor, ama sen göremiyorsun.

Düşünmüyorsun, düşünmeyişini de düşünmüyorsun.

Nerden mi biliyorum?

Kendimden...


Bir çocuk yaşamalı içinde.

Sesinde bahar tarâveti, papatya gözlerinde merak, kelimelerinde fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu.

Yumuk ellerini gamzeli yüzüne dayayarak sürekli sormalı.

Esen rüzgârların sesi ne söylüyor?

Hüznün rengi ne?

Sevincin kokusu nasıldır?

Kim yazdı ümidin şiirini?

Kim boyadı mevsimleri?

Kim yapar yumurtadan kuşu, topraktan kirazı, yoncadan sütü?

Hangi ustadır patlıcan tavadan, mercimek çorbasından, imambayıldıdan, bulgur pilavından göz, kulak, burun, dil yapan?

Resûl dayının fırınında kavrulan ekmek insan bedeninde nasıl can kazanıyor?


Kimyada üstadımız, arı.

Dokumacılıkta önderimiz, örümcek.

Yüzmede modelimiz, balık.

Uçmada pirimiz, serçe.

Koşuda her zaman birinci, antilop.

Tek adım atlamada şampiyon, çekirge.

Ne sihirdir ne keramet, birer mûcize bunlar!

Güzel bak, güzel gör!

Sana hayret yakışır!


Havaya her gün milyarlarca ton su pompalanır, bulut olur.

Bulutlar rüzgârlarla taşınır kurak beldelere.

Yağmur, melankolinin resmini çizer havaya.

Su bir semboldür, kurak topraklara merhamettir yağan, serinliktir, temizliktir.

Hava ağlar, yer güler.

Her şeyde bir parça yağmur vardır.

Dalda elma, bardakta su, insanda kan, aşıkta gözyaşı olur yağmur.

Yağmur yağıyor, seller akıyor, ama camdan bakan sadece arap kızı.

Senin işin başından aşkın.

Beyaz camın efsununa kapılmışsın.

Kafan bir odun deposu âdeta, genel kültür kapısından giren lüzumsuz malumâtın istilâsı altında.

Ona bir ateş ver, üfür dumanını, savur külünü, belki nûra inkılâp eder o zaman.


De bana, yağmur hangi dilde yağar?

Yeryüzünün bitki kızlarına kim su emdirir?

Kaç derecedir pişman bir kalbin ortasında yanan ateş?

Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir?

Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan?

Yılan niçin yutmaz yavrularını?

Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana?

Hayâlindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun?

Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar?

De bana, bir odunu yararak dünyaya gözlerini açan çiçekler için ispinoz kuşu hangi şarkıyı söyler?

Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür?


Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer.

Gündüz denizler var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer.

Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin?

O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin?

Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya.

Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözleriyle, gülümseyecek ay yüzüyle.

Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda.

Gazetelere bedel şu âlemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden?


Ne cevherler gizli sende.

Alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile.


Ağzına bak, bir kelime fabrikası o.

Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi.

Kelimelerin kanat çırpıyor hava âleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor.

Bu kuşlar mâna taşıyor, sevgi, korku, kaygı, neşe, müjde götürüyor.

Gönülden gönüle postacılık ediyor.

Her konuşmanda besteler yapıyorsun.

Ses sistemin de bir saza benzemiyor mu?

Âh ülfet!

Nice harikaları sen perdeledin.

İnsanı sen mahrum ettin hikmetten.

Oysa, tefekkür hayretle başlar.


Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya.

Sen de bak!

Etrafın harikalarla dolu.

Uçak, sinekten utanıyor.

Tren, kırkayaktan hayâ ediyor.

Vapur, balinaya hayran.

Robot, insanı öykünüyor.

Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur.

Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir.

Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lâmba ve soba olduğunu.

Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer, dersin.


Fıtrattan da uzaksın.

Bahçelerden esen rüzgârlar saçlarını savurmuyor artık.

Tepelerde çiğdemler sen görmeden yeşeriyor, büyüyor, ölüyor.

Yeni doğan kuzular, titrek bacaklarının üstüne kalkarak annelerini emmeye çalışırken yanlarında değilsin.

Burnun, yağmurlu bir günün toprak kokusunu unutalı yıllar oluyor.

De bana, çiçek açan bir şeftali ağacını en son ne zaman gördün?

İncecik bitkilerden gıda emen iri karpuzlarla dolu bir tarlayı hayretle temaşa etmiş miydin?

Bu nârin teller şu kocaman kütleleri nasıl besliyor, bu şirin karpuzun şekeri şu tatsız topraktan nasıl çıkıyor, dışı niçin yeşil de içi kırmızı diye sormuş muydun?

İhtimamla çekirdekler dizen, her çekirdekte kaderler yazan kim, dedin mi?

En son ne zaman kullandın hayret nidasını?


Kimlere hayret ediyorsun ya da nelere?

Elindeki beş topu birbirine dokundurmadan beş dakika döndürenlere şaşarak bakıyor, ama on iki dev gezegeni güneşin etrafında milyon senedir birbirine çarptırmadan döndüren kudrete dönüp bakmıyorsun bile.

Resmini sana benzetenlere hayran oluyor, seni sen yapanı hatırlamıyorsun.

Aynaya bakıyor, eşsiz bir sanat eseri olan yüzünü görüyor, ama görmüyorsun sanatkârını.

Sormuyorsun, kim?

İçindeki çocuk kan uykularda.


Sormayı çocuktan öğren.

Çocuk gözüyle gör dünyayı.

Bakışın neye dokunursa altın olacak o.

Güzelce bak ki, görebilesin güzellikleri.

Sorularla yaşarsan, cevaplarla coşarsın!


Küremizin kalbinde yanar bir ateş, derecesi iki yüz bin.

Üstü kabuklu bir ateş topunun üstünde yaşıyorsun.

Şemsin etrafında pervâne misâli dönen bir uzay gemisinde misafir yolcusun, ama sormuyorsun, kim bindirdi?

Ne korku hissediyorsun, ne endişe, fakat sual etmiyorsun, bu emniyet niye?

Anne kucağında bir bebek kadar huzurlusun, rahatsın.

Demiyorsun, dünya üstünde bana bu güven duygusunu veren kim?

Suallerle yürümeyen cevaplara varamaz.


Sen bir kovan olsan, arılar olsa gözlerin.

Konuversen yıldızlara, aylara.

Ak köpüklü dalgalara dokunsan.

Tırmansan tepelere, dağlara.

Hayret sedasıyla okusan baharın şiirini.

Ve yaldızlı kasidesini yazın.

Hayran olsan incili çiçeklere, yeşim yapraklara, mücevher meyvelere, ibrişim dallara.

Yükselsen semalara, miraç yolu merdiven.

Yıldızlar dersen sema tarlalarından ve en güzel esma bahçelerinden.

Dinlesen rüzgârların terennümünü, kuşların cıvıltısını, yağmurların tıpırtısını!

İşitsen denizlerin haykırısını, bulutların nârasını, taşların tıkırtısını.

Hepsi birer dâvet sesi.

“Biz de varız, bize de bak!” diyorlar.

Gören gözlerin nerde, nerde gözlerin senin?

Ömer Sevinçgül

Simuzer


Büyük çınar bir kıyıdaydı, küçük çınar öbür kıyıda. Aralarında bir ırmak akardı. Birbirlerine bir ırmak kadar yakın, ama bir ırmak kadar da uzaktılar.

Büyük çınar olgundu, ergindi, deneyimliydi, adı Zer''di. Küçük çınar ise, tazeydi, canlıydı, adı Sim''di. İkisini ayıran ırmağın ismini Firak koymuşlardı.

Çevrede başka ağaç yoktu sanki. Onlar sadece birbirlerini görür, sever, özler ve isterlerdi. Baharda süslenir, yazda yapraklanır, güzün sararır, kışın soyunurlardı.

Filizlenip yapraklanmaları kavuşma arzusundandı, sararıp solmaları ayrılık acısından. Kar, fırtına, ayaz oldumu, Zer, Sim için üzülür, Sim de Zer için kaygılanırdı.

Tek dilekleri vardı: Kavuşmak! Ayakları yoktu ki koşsunlar birbirlerine, kanatları yoktu ki uçsunlar. Hiç olmazsa birisi ırmağı geçebilseydi! Hayır, imkansızdı bu.

"Yanyana olsak!" derdi Zer.

"Cancana yaşasak!" derdi Sim.

Güneş etrafı aydınlatmaya başladımı neşelenir, battımı üzülürlerdi. Gerçi karanlık da engel olamıyordu onlara. Sabahlara kadar hayaller kuruyor, rüyalar görüyorlardı.

Gece mehtaba bakarlardı ikisi de. Bu ortak görüntü, birbirlerine bakıyorlarmış gibi bir his verirdi onlara. Semaya bakarken hayal kurmaları daha kolay oluyordu.

"Parlayan ay!" derdi Zer.

"İkimize pay" diye tamamlardı Sim.

Gerçi konuşmadan da anlaşırlardı, ama zaman zaman da konuşurlardı. Rüzgar sırdaşıydı onların. Fısıltılarını taşırdı. Kıyıdan kıyıya şiirler, iç çekişleri, özlem çığlıkları götürüp getirirdi.

"Yanında olsam!" derdi Zer.

"Yanımda olsan" derdi Sim, bir yankı gibi.

Bir de kuşlar vardı! Halden anlayan kuşlar. Gelirler, dallarında yuva kurar, kollarında uyur, anne olur, baba olurlardı. Derinden derine ah eden ağaçların postacılarıydı kuşlar.

Mektuplaşırlardı bazan, biribirlerine yapraklar gönderirlerdi. Rüzgar, özel bir ulak gibi çalışırdı o zaman. Zer''in yaprakları Sim''e uçar, Sim''in sayfaları da Zer''e konardı.

Bazen müzikti taşınan, bazen şiir. Sevgi, özlem, ayrılık sözleri söylerlerdi birbirlerine. Bir sırları vardı aralarında. Adını söylemiyor, ama en yoğun biçimiyle paylaşıyorlardı.

"Sendeyim!" derdi biri.

"Bendesin!" derdi diğeri.

Söz ve anlam gibiydiler. Görünürde ayrıydılar belki, ama hakikatte birdiler. Buna inanırlardı, ama yine de kavuşma arzusuyla yanmaktan alamazlardı kendilerini!

"Sen büyüksün, ben yetersizim" derdi Sim, incecik sesiyle. "Sen baharsın, ben yazım" derdi Zer. Sonra ikisi birden haykırırlardı:

"Ben yok, sen yok, biz varız!

Birbirimizi tamamlarız!"

Evet, yanyana değillerdi, ama onlar kavuşma sevincini başka türlü yaşarlardı. Sonbahar geldimi ikisinin de yaprakları dökülürdü yere. Özlemle sararan yapraklardı bunlar.

Rüzgarla karşı kıyılara uçuşan yapraklar birbirine karışırdı o zaman. Kendileri kavuşamasa da parçaları kavuşmuş olurdu böylece. Esintilerin tesiriyle yaprak yaprağa oynaşırlardı.

Bir kavuşma yöntemleri daha vardı: Gölgeleri, yaprakları, şiirleri, özlemleri, sevgileri suya dökülürdü. Irmak, vuslat yuvaları olurdu. Su aynasında beraber görünürlerdi. Sevinirlerdi!

Buna da razıydılar, ama bu hal uzun sürmedi. Ormana bir oduncu geldi. Korkuyla titrediler. Eli baltalı adam, hangisini kessem acaba, diye bakınmaya başladı. Bir celladın gözleriydi gözleri!

Hem Zer, Hem de Sim, celladı kendilerine çağırıyorlardı. "Bana gel, beni kes! Bak, ben çok yaşadım!" diyordu Zer. Sim ise, "Ben tazeyim, beni kes, zorluk çıkarmam sana!" diye haykırıyordu.

Oduncu, ince ve kolay olana yöneldi. Henüz hayatının baharını yaşayan Sim''i kesti, devirdi. Taşısın diye attı ırmağa. Zer''in göklerde yankılanan feryadını işitmedi bile.

Zer, "Beni de, beni de kes!" dediyse de duyuramadı sesini. Giden sevgilinin ardından acıyla inledi. Rüzgara yalvardı o zaman. "Lütfen es!" dedi. "Hiç esmediğin bir güçle es! Fırtına ol!"

"Niçin?" diye sordu rüzgar. "Beni suya devir! Bak, o gidiyor!" dedi, Zer. Durumu kavradı rüzgar. Görülmedik bir hızla, şiddetle ve tutkuyla esti, esti, esti. Fırtına oldu.

Zer''in yıllanmış gövdesi dayanamadı bu fırtınaya, suya devrildi. Sim''in ardı sıra akmaya başladı. "Elbet bir yerde buluşuruz" diyordu. "Nasılsa aynı yöne gidiyoruz!"

Öyle de oldu... Yüze yüze bir kereste fabrikasının önüne vardılar. Adamlar geldi yanlarına, ikisini de ırmaktan çıkardılar. Kestiler, biçtiler, tahtalar haline getirdiler, depoya götürdüler.

Depocu üst üste koydu parçalarını. Aylarca kurudular orada, hayatlarından eser kalmadı. Duyguları ise dipdiriydi. Gece oldumu fısıldaşıyorlardı aralarında.

Tek duaları vardı: Asla ayrılmamak! İlahi merhamet gecikmedi... Bir mobilyacı aldı tahtalarını. Atölyesine götürdü. Güzel bir çalışma masası yaptı. Satmak için vitrine koydu.

Masanın içinde fısıldaşıyorlardı şimdi. "Bir olduk artık" diyorlardı. "Bu masaya bir isim gerek." Geceler boyu düşündüler. "Simuzer" olsun dedi, Zer. İki isim teke inecekti böylece. "Olsun" dedi, Sim.

Vitrindeydiler. Caddede bir adam ve bir kız gördüler. Hızlı yürüyorlardı. Aceleleri vardı sanki. Birlikteydiler, ama ayrı gibiydiler. Onların da aralarında bir ırmak mı vardı yoksa!

Gönül gönüleydiler, ama el ele değillerdi. Bir sırları mı vardı acaba? Söylenmemiş sözler gibiydi erkek. Yazılmamış şiirlere benziyordu kız. "Bize benziyorlar" diye fısıldadı Sim.

Aylar birbiri ardınca geçti gitti. Vitrindeydiler yine. Masanın üstünde bir gölge hissettiler, bir erkek gölgesi. O adamdı! Yanında "yazılmamış şiir" yoktu şimdi. Nerelerdeydi acaba?

Adamın gözlerinde hüzün vardı. Yüzü gülerken eşlik etmiyordu gözleri. Tebessümünü yitirmişti adam. Onu arar gibi ısrarla masaya bakıyordu. İçeriye girdi, pazarlık etti, masayı aldı, odasına götürdü.

Şiirler yazacaktı üstünde! Yazıyordu da... Sim ve Zer bu durumdan memnundular. Hayatsız bir yaşantıları vardı işte! Kupkuru bir hayattı bu. Olsun! Şiir yazıyordu ya adam, az şey miydi!

"Ona yardım edelim," dediler. "Ne yapalım?" diye sordu Zer. "Ona bizi anlatalım! İşitsin de öğrensin sevgimizi. Belki bizim de destanımızı yazar."

Gece konuşacaklardı. Hep gece konuşurdu onlar. Geceyi beklerse işitebilirdi adam. Konuştular da. Adam, gecelerde hiç mahrum kalmadı ilhamdan yana.

Birlikteydiler, mutlu olmaları gerekirdi, ama değillerdi işte. Bir sızı vardı gönüllerinde, ince bir sızı. Yaşanmamış hayatlardan kalan bir boşluk gibiydi! Kötü evliliklere benzemişti bu beraberlik.

Böyle olmamalıydı... Zer, derin bir ah etti. Kendi kendine konuşur gibi "Nehrimizin kıyısında yanyana olsaydık!" dedi. "Can cana yaşasaydık!" diye inledi, Sim. Acı dolu sustular.

Dallarını, yapraklarını, kuş cıvıltılarını, yağmur şıpıltılarını, ırmak türkülerini, rüzgar uğultularını hatırladılar. İç geçirdiler... Artık, ne baharlar vardı, ne de yazlar.

Şimdi kupkuruydular. Gözyaşı bile dökemeden uzun zaman ağladılar. Fısıldaşmaları dileklere dönüştü. Her gece bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlardı.

Geriye dönüş imkansızdı, anlamışlardı, ama ileriye gidiş mümkündü, bunu farkettiler. Yalnız hatıralar yoktu ki, ümitler ve hayaller de vardı.

"Cennette olsak!" diyordu, Sim.

"Yanyana yaşasak!" diyordu, Zer.

"Önümüzden bir ırmak aksa..."

"Irmak bizi ayırmasa..."

"Dallarımıza kuşlar konsa..."


Ömer Sevinçgül

30 Temmuz 2009 Perşembe

Aşk kutsal mı?

‘Zehirli bal’a benziyor, aşk.

Tadı bir, sancısı bin.

Maşukunu kıskanıyor âşık, “Kan tükürsün adını candan anan dudaklar” diyor, derin acılarla kıvranıyor.

Araya ayrılıklar giriyor, ateşler içinde yanıyor âşık.

Bazen karşılık bulamıyor aşkına, keder uçurumlarına yuvarlanıyor.

Ardından büyük bir boşluk!

Hayat azap oluyor, dünya zindan!

Gözyaşları, içine kapanmalar, ‘kendimi intihar ederim’ler...

Şiirlerden, şarkılardan acı dolu çığlıklar damlıyor hayata.

Aşk, karşı cinse duyulan arzunun his ve edebiyat versiyonu gibi geliyor bana.

Onu şiirlerle, şarkılarla, romanlarla, filmlerle ‘ulvîleştirme’ çabası gerçeği perdeliyor.

“Aşk kutsaldır!” yalanını uyduruyorlar.

Bu şiirleri, öyküleri okuyanlar, sinema perdelerine dalıp gidenler, bir an önce âşık olmak arzusuyla yanıp tutuşuyorlar.

“Herkes âşık, ben niye âşık olamıyorum acaba?” diye soruyor insanlar yalnız başlarına kalınca.

Ardından, “Bende bir eksiklik var galiba” diyor, kendilerinden kuşku duyuyorlar.

Âşık olmak için fırsat kolluyorlar âdeta.

Sonra, tanıdık birine duydukları arzuyu yüceltiyor, filmlerde gösterilen rolleri oynamaya başlıyorlar.

Kızlar Leyla, Aslı, Jülyet, Şirin, Zühre ve Türkan oluyor.

Erkekler ise, Mecnun, Kerem, Romeo, Ferhat, Tahir ve Ayhan.

Ve bu trajik oyuna iyice kaptırıyorlar kendilerini!

Zindanlarını kendi elleriyle yapıyor, çıkış kapılarını kilitliyor, anahtarları da fırlatıp atıyorlar kayıp denizlere taş atar gibi.

Hadi itiraf edelim...

Biz, biraz da âşık olmak için âşık oluyoruz!

Özellikle, dinî içerikli, ya da din kokulu bazı kitaplarda ‘mecazî’ aşkın yüceltilmesi ve bir kutsal gaye gibi gösterilmesi, önce nefsi harekete geçiriyor, sonra da kalbe tesir ediyor. Yazar, belki de mecazî aşkı basamak yapıp ilâhî aşka ulaştırmak istiyor okuyucusunu. Ama tehlikeli bir yol bu. Çünkü, perdeyi delip ilâhî aşka ulaşanlar pek az.

Gerçi Mecnun becerir bunu, Leyla’nın bir yansıma olduğunu anlar hikayenin sonunda, güzelliklerin kaynağını bulur, ilâhî aşka yönelir. Fuzulî elinden tutmasaydı, perdeyi delebilir miydi Mecnun? Sanmıyorum.

Şiirsel bir üslupla yazılmış dinî kitaplara, manevî feyizlerle ruhunu beslemek için yöneliyor okuyucu. Fakat önündeki sayfalarda aşkın ulviyetini okuyor, bir fetva almışçasına içi rahat, aşk ateşine atıyor kendisini.

Sonra da roller geliyor ardından; özlemler, beklentiler, acılar, sitemler geliyor.

Nereye kadar?

“Artık benimsin!” diyene kadar.

Her türlü visal öldürüyor bu aşk heyulasını.

Kabuk kırılır kırılmaz, istek ve beklentileri çıkıyor içinden, azgın nefis hayvanı fırlıyor dışarıya.

Bu dessas nefis, amacına ulaşmak için kalbi, dili, duyguları ‘kullanıyor’ bir bakıma, böylece ulaşıyor amacına.

Bunu, Yusuf kıssası ne güzel anlatır...

Züleyha, evinde büyüyen güzel gence ‘âşık’tır.

Yanar tutuşur Yusuf için.

Onu tanıyanlar hemen sezerler bu durumu.

Şehrin sosyetesi dedikodu eder, “Aşkından kalbinin zarı yırtılmış kadının” derler.

Ne yapar Züleyha?

Evde yalnız kalır kalmaz, ilk fırsatta, bütün güzelliği ve cazibesiyle Yusuf’a yönelir, “Hadi gel!” der.

İşte kutsallaştırılan aşkın meyvesi!

Yusuf reddeder onu, ama nafile, kadın bırakmaz peşini.

İffetini yırtamayınca Yusuf’un, gömleğini paralar.

Sonra zindan yılları başlar Yusuf için.

Kıssa sürer gider bu minval üzere.

Biz hisseye bakalım!

Kur’ân’ın aşkı anlatışı da budur işte!

Ömer Sevinçgül

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Sana Hayret Yakışır

Sana bir çocuk gözü gerek, her şeye hayretle bakacak.

Bir zamanlar çocuktun, görürdün.

Büyüdün, kör oldun.

Tıpkı benim gibi.

Sana bir çocuk dili gerek, “niçin?” diye soracak.

Evvel zaman içinde çocuktun, sorardın.

Büyüdün, unuttun.

Harikalar perdelendi.

Sorularını yitirdin sen.

Cevaplarsa, önünden dereler misâli akıp gidiyor, ama sen göremiyorsun.

Düşünmüyorsun, düşünmeyişini de düşünmüyorsun.

Nerden mi biliyorum?

Kendimden…

Bir çocuk yaşamalı içinde.

Sesinde bahar tarâveti, papatya gözlerinde merak, kelimelerinde fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu.

Yumuk ellerini gamzeli yüzüne dayayarak sürekli sormalı.

Esen rüzgârların sesi ne söylüyor?

Hüznün rengi ne?

Sevincin kokusu nasıldır?

Kim yazdı ümidin şiirini?

Kim boyadı mevsimleri?

Kim yapar yumurtadan kuşu, topraktan kirazı, yoncadan sütü?

Hangi ustadır patlıcan tavadan, mercimek çorbasından, imambayıldıdan, bulgur pilavından göz, kulak, burun, dil yapan?

Resûl dayının fırınında kavrulan ekmek insan bedeninde nasıl can kazanıyor?

Kimyada üstadımız, arı.

Dokumacılıkta önderimiz, örümcek.

Yüzmede modelimiz, balık.

Uçmada pirimiz, serçe.

Koşuda her zaman birinci, antilop.

Tek adım atlamada şampiyon, çekirge.

Ne sihirdir ne keramet, birer mûcize bunlar!

Güzel bak, güzel gör!

Sana hayret yakışır!

Havaya her gün milyarlarca ton su pompalanır, bulut olur.

Bulutlar rüzgârlarla taşınır kurak beldelere.

Yağmur, melankolinin resmini çizer havaya.

Su bir semboldür, kurak topraklara merhamettir yağan, serinliktir, temizliktir.

Hava ağlar, yer güler.

Her şeyde bir parça yağmur vardır.

Dalda elma, bardakta su, insanda kan, aşıkta gözyaşı olur yağmur.

Yağmur yağıyor, seller akıyor, ama camdan bakan sadece arap kızı.

Senin işin başından aşkın.

Beyaz camın efsununa kapılmışsın.

Kafan bir odun deposu âdeta, genel kültür kapısından giren lüzumsuz malumâtın istilâsı altında.

Ona bir ateş ver, üfür dumanını, savur külünü, belki nûra inkılâp eder o zaman.

De bana, yağmur hangi dilde yağar?

Yeryüzünün bitki kızlarına kim su emdirir?

Kaç derecedir pişman bir kalbin ortasında yanan ateş?

Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir?

Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan?

Yılan niçin yutmaz yavrularını?

Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana?

Hayâlindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun?

Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar?

De bana, bir odunu yararak dünyaya gözlerini açan çiçekler için ispinoz kuşu hangi şarkıyı söyler?

Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür?

Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer.

Gündüz denizler var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer.

Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin?

O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin?

Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya.

Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözleriyle, gülümseyecek ay yüzüyle.

Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda.

Gazetelere bedel şu âlemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden?

Ne cevherler gizli sende.

Alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile.

Ağzına bak, bir kelime fabrikası o.

Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi.

Kelimelerin kanat çırpıyor hava âleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor.

Bu kuşlar mâna taşıyor, sevgi, korku, kaygı, neşe, müjde götürüyor.

Gönülden gönüle postacılık ediyor.

Her konuşmanda besteler yapıyorsun.

Ses sistemin de bir saza benzemiyor mu?

Âh ülfet!

Nice harikaları sen perdeledin.

İnsanı sen mahrum ettin hikmetten.

Oysa, tefekkür hayretle başlar.

Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya.

Sen de bak!

Etrafın harikalarla dolu.

Uçak, sinekten utanıyor.

Tren, kırkayaktan hayâ ediyor.

Vapur, balinaya hayran.

Robot, insanı öykünüyor.

Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur.

Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir.

Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lâmba ve soba olduğunu.

Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer, dersin.

Fıtrattan da uzaksın.

Bahçelerden esen rüzgârlar saçlarını savurmuyor artık.

Tepelerde çiğdemler sen görmeden yeşeriyor, büyüyor, ölüyor.

Yeni doğan kuzular, titrek bacaklarının üstüne kalkarak annelerini emmeye çalışırken yanlarında değilsin.

Burnun, yağmurlu bir günün toprak kokusunu unutalı yıllar oluyor.

De bana, çiçek açan bir şeftali ağacını en son ne zaman gördün?

İncecik bitkilerden gıda emen iri karpuzlarla dolu bir tarlayı hayretle temaşa etmiş miydin?

Bu nârin teller şu kocaman kütleleri nasıl besliyor, bu şirin karpuzun şekeri şu tatsız topraktan nasıl çıkıyor, dışı niçin yeşil de içi kırmızı diye sormuş muydun?

İhtimamla çekirdekler dizen, her çekirdekte kaderler yazan kim, dedin mi?

En son ne zaman kullandın hayret nidasını?

Kimlere hayret ediyorsun ya da nelere?

Elindeki beş topu birbirine dokundurmadan beş dakika döndürenlere şaşarak bakıyor, ama on iki dev gezegeni güneşin etrafında milyon senedir birbirine çarptırmadan döndüren kudrete dönüp bakmıyorsun bile.

Resmini sana benzetenlere hayran oluyor, seni sen yapanı hatırlamıyorsun.

Aynaya bakıyor, eşsiz bir sanat eseri olan yüzünü görüyor, ama görmüyorsun sanatkârını.

Sormuyorsun, kim?

İçindeki çocuk kan uykularda.

Sormayı çocuktan öğren.

Çocuk gözüyle gör dünyayı.

Bakışın neye dokunursa altın olacak o.

Güzelce bak ki, görebilesin güzellikleri.

Sorularla yaşarsan, cevaplarla coşarsın!

Küremizin kalbinde yanar bir ateş, derecesi iki yüz bin.

Üstü kabuklu bir ateş topunun üstünde yaşıyorsun.

Şemsin etrafında pervâne misâli dönen bir uzay gemisinde misafir yolcusun, ama sormuyorsun, kim bindirdi?

Ne korku hissediyorsun, ne endişe, fakat sual etmiyorsun, bu emniyet niye?

Anne kucağında bir bebek kadar huzurlusun, rahatsın.

Demiyorsun, dünya üstünde bana bu güven duygusunu veren kim?

Suallerle yürümeyen cevaplara varamaz.

Sen bir kovan olsan, arılar olsa gözlerin.

Konuversen yıldızlara, aylara.

Ak köpüklü dalgalara dokunsan.

Tırmansan tepelere, dağlara.

Hayret sedasıyla okusan baharın şiirini.

Ve yaldızlı kasidesini yazın.

Hayran olsan incili çiçeklere, yeşim yapraklara, mücevher meyvelere, ibrişim dallara.

Yükselsen semalara, miraç yolu merdiven.

Yıldızlar dersen sema tarlalarından ve en güzel esma bahçelerinden.

Dinlesen rüzgârların terennümünü, kuşların cıvıltısını, yağmurların tıpırtısını!

İşitsen denizlerin haykırısını, bulutların nârasını, taşların tıkırtısını.

Hepsi birer dâvet sesi.

“Biz de varız, bize de bak!” diyorlar.

Gören gözlerin nerde, nerde gözlerin senin?

Ömer Sevinçgül