24 Mayıs 2012 Perşembe
Regaip Kandili
1 Haziran 2010 Salı
İt Tutkusu
Batıdan gelen çirkinlikleri seyretmek bana daha çok derin bir acı verir. Çünkü batıdan gelen rüzgarların çoğu geçtiği yerlerin taaffun korkusunu da peşinde sürükler. İnsanlara gerçek yüceliği veren mânânın kutsal sihri ise, bu kokuşmuş rüzgarların altında kaybolur gider… En acısı da insanların mânevî değerlerini küçültüp insanı kuru bir dal hâline getiren tutkuların bir meziyet gibi gösterilmesidir. Son günlerde büyük kentlerde hızla yayılan "it tutkusu" da bunlardan biridir.
Hayvan sevgisi hatta bu sevgiden gelişerek insan sevgisine götüreceği varsayılan gençler ve çocuklar batı modası çılgınlığı içinde köpek sevgisine alıştırılmaktadır. Hem insanlık sevgisini hem de insanın evrendeki coşkusunu fark etmeyenler için mazur gösterilmek istenen bu "it tutkusu" aslında sevgiden kaçışın bir acayip tarzıdır. İnsanları sevmek çok yüksek bir meziyettir ve de çok zor bir beceridir. Halbuki ilgisini bir "it" e yönelterek sevgiden kaçış çok kolaydır. Ve kendi kendine murakabe sırası geldiğinde "Bende sevgi yok değil ancak insanlar sevgiden anlamıyor, bu hayvan anlıyor." mâzereti herkesin kolayına gelmektedir. Yaradılan herşeyi bitkiyi, hayvanı hatta taşı, toprağı sevmek gerçek insan için Allah'a karşı taşıması lâzım gelen bir mes'uliyet hatta borçtur. Çok ince düşündüğünüz zaman böyle yaygın bir sevgi gerçek insan için farzdır. Ne var ki gönüllerdeki sevginin temel kaynağı Allah ve Resûlü'ne karşı duyulan sevda nisbetinde dayanılmaz bir câzibedir. Bu câzibenin ilk yansıma odağı ise kesinlikle insanlardır. İnsanları sevmeden İlâhî sevgiyi yakalamak imkansızdır. Böyle oldukça bütün zorlukları yenerek insanı sevme becerisi kazanmak her insan için vazgeçilmez bir amaç olmalıdır. Fahr-ı Kâinat Efendimiz (s.a.v.) gibi her zorluğu ve çirkinliği aşarak, insanı sevebilmek sünnetlerin en faziletlisidir. Bunun için Efendimiz'in (s.a.v.) tavsiye ettiği hoşgörü, affetme ve merhamet gibi duyguları gönlümüzde hızlandırarak gerçek kulluğa kavuşmak yerine bunlardan kayıp gönlünü bir köpekle doldurmak insanın gelecekte bile başkalarını sevebilme yeteneklerini bütünüyle yok eder.
İşte mâsum bir moda gibi görünen ve son günlerde hızla yayılan "it" sevdasından bir an önce kurtulmak çok ciddî bir zarurettir.
Yüce dinimizin sınırları tâyin ettiği bekçilik ve hayvancılık gibi konumların dışında "it tutkusundan" vebadan kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Konu ne Paris, Londra gibi büyük şehirlerin caddesini köpek pisliğiyle doldurmanın bir benzerini İstanbul'da görme korkum, ne de hayvanlardan gelecek biyolojik zararlardan kaçmak dâvâsıdır. Asıl sorun gençleri gelecekteki insanlık sevgisinden mahrum edecek "it tutkusundan" kaçınma dâvâsıdır. Ve bence çok önemlidir.
MODAMSI ÇİRKİNLİKLER
Batı'dan gelen modamsı çirkinliklerin her birinde mânâyı öldürüp insanları yozlaştıran bir felaket büyüsü vardır. İsraftan gösterişe, çıkarcılıktan köşe dönmeciliğe kadar her türlü insanlığı kahreden çirkinlikleri seyretmek ve bunlar karşısında susmak gibi çok âdi bir alışkanlığımız vardır. Son yıllarda gençlerimizde gördüğümüz uyanışın yaygınlaşması niyâzıyla gönüllerimiz huzur içinde iken caddelerde her gün artan "it tutkusu"na gerçekten yüreğim parçalanıyor. Kötü alışkanlıklar dediğimiz zaman genellikle bunları en uç noktalarda seyrediyor ve onlardan uzak kalmanın çârelerini arıyoruz. Gittikçe şiddetlenen hastalıklara yakalanmamak için elimizden gelen çabayı göstermek istiyoruz. Fakat bir şeyin farkında değiliz. Kötülükler ve yanlışlar insanlara zirve noktasından intikal etmez. Tabanda oluşarak devleşir. İşte her türlü çirkinliklerin temelinde yatan yanlışı bulmadıkça bu çirkinliklerden korunma imkânına sahip olamayız. Hepimiz biliyoruz ki insanın insanlık meziyetlerine kavuşup bunları ömrü boyunca yürütebilmesi için ilk şart Allah'a sıcak bir imandır. Bu imanı karakterimize kuvvetli bir çizgi halinde nakşetmedikçe yanlışlardan ve şerlerden kurtulma şansımız yoktur. Bu imanın kişiliğimizde değişmezliğini koruyabilmemiz için Efendimiz'in tarif ettiği sınırları korumak şarttır. Allah'a inanış hayâlde kaldıkça insan karakterine intikal etmez ve vicdan dediğimiz hârika meyvesini veremez. Bundan mahrum gönüller günün birinde yanlışın kucağına koşmaya mahkûmdur.
İşte biz batı taklitçiliğini bu ana ilkeyi zedelediği için nefretle karşılıyoruz. Yoksa ne Hıristiyan kültürünü benimsemiş bir batılının, ne de teknolojik disiplinin hiçbir zaman karşısında değiliz. Biz batı taklitçiliğini ateist kavramlar içinde insanı hayvansal hayatta varsayan tüm esintilerin karşısındayız.
BATIYI TAKLİT…
Dikkat ederseniz bugünkü toplumda Allah'ın emrettiği im sanlık haysiyetini kaçınılmaz şekilde ayakta tutan pek çok ilkeler yanlış taklitleriyle toplumumuza sokulmak istenmekte" dir. 14 asırdır yıkanmanın, temizliğin sırrını taşıyan toplumumuz 80 yıl evvel yüzünü yıkamasını öğrenen batıdan aldığı görüntüye yeni kavuştuğu bir güzellik sanmaktadır. Hatta bu noktada öyle zâlim varsayım vardır ki, yıkanmayı belki yaşamın bir unsuru, fazileti olarak göstermek şaşkınlığındadır. Bunun yanında batı'nın hiçbir zaman ulaşamadığı abdest almanın faziletlerini öğrenmek bile istememektedir. 14 asırdan beri ağız sağlığına ve diş fırçalanmasına ibadet zevki içinde yaklaşan kendi toplumunu yok sayarak batıyı taklit ettiği için dişlerini temizlediğini sanmaktadır. Sabahları kalkınca aptal birtakım beden hareketlerini yaparak sağlığını ayakta tutmayı batıdan taklit ettiği mucize bir sağlık reçetesi sanmaktadır ve bunun yanında da namazın hârika hakikatlerini aklına getirmek insafını bile düşünmemektedir.
İLÂHÎ CEZAYI MÂSUMLAŞTIRMAK (!)
Bu batı taklitçiliğinde çok acı bir körlükte ilme ve sağlığa ters düşen pek çok davranışı savunmakta ısrar etmektir. Mesela alkolün zararı kaçınılmayacak derecede âşikar olduğu halde sırf batıdan geldiği için bu zararları gündeme getirmemekte, görmezlikten gelmektedir. Cinsi sapıklığa bir İlâhî ceza olan AİDS hastalığını bile mâsumlaştırmak sıradan bir bulaşma olasılığı olduğunu ısrarla savunmaktadır. Müstehcenliğin cinsel yaşamı öldürdüğü bilimsel olarak kanıtlandığı halde hâlâ müstehcenliği batıdan gelen hoş bir lüks olarak görmektedir. Çağımızda bütün bilim adamları gittikçe çıkmaza giren cinsel yaşamın disipline edilerek, yeniden müstehcenliğin kaldırılıp duyguların güçlendirilmesini savundukları halde gerçeği görmezlikten gelmektedirler.
MÂNEVÎ DEĞERLERİ YOK ETMENİN YOLU…
Yani netice odur ki batı taklitçiliğinin en çirkin yanı yanlışlığı göz göre göre savunma ilkesidir. Yalan yere insan eşitliğinden, insan sevgisinden bahseden batı "it sevgisinden" başka bir sevgiyi sinesine yerleştirememiştir. Halbuki batı bir türlü yok edemediği doğru insanın mânevî değerlerini yok etmenin yolunu fark etmeden bulmuş gibidir. Doğudaki insanın sevgi dolu yüreğini "it tutkusuyla" söndürürken beynindeki keskin zekayı çılgın müziği ile yok etmenin yolunu bulmuştur. Bir başka yazımda gürültülü çılgın müziğin insanın zihinsel melekelerini nasıl yok ettiğini dile getireceğim. Şimdi lütfen gönüllerimizi "it tutkusu" sevgisinden kurtaralım. Yoksa gençlerin yüreğinde sevgi yanından bir mezarlık meydana getiririz.
HALUK NURBAKİ
Fena Fi'l-Aşk

Arapça, aşkta fânî olmak manasındadır. Vücûd-ı mutlak, aynı zamanda kemâl-i mutlak, cemâl-i mutlak ve hayr-ı mutlaktır. Cemâl, aşkı doğurur ve cemâl aşksız olamaz. Dünya üzerinde gördüğümüz her güzel, mutlak güzelden bir parçadır. Bu sebeple güzel olanı sevmek, Cemâl-i Mutlak'ı sevmek demektir. Mutasavvıflar, bundan hareketle, fena fi'l-aşk nazariyesini geliştirmişlerdir. Bu, fena fillah mertebesinin ilham ettiği bir fikir, bir akîde ve bir menzildir. Her şey, sonunda dönüp dolaşıp Vücud-ı Mutlak'a varacağı gibi, aşk da sonunda aynı yere varacaktır. Âşık gerçekte Cemâl-i Mutlak'a aşık olmuştur. Çünkü güzellik, Cemal-i Mutlak'tan insan yüzüne düşen bir nur zerresidir. Aşk da, o nurun doğurduğu bir duygudur. Maşukun güzelliğinde, Cemâl-i Mutlak sezildiği için, âşık, ruhunu derece derece saflaştırarak, heyecandan buhrana, buhrandan vecde, vecdden istiğraka geçerek, tıpkı Kemâl-i Mutlak'a ve Hayr-ı Mutlak'a karşı duyulan hayranlık yüzünden, fena fillah mertebesine erenler gibi, fena fi'l-aşk merhalesine ulaşır. Artık o menzilde, aşk, âşık ve maşuk birleşir, Cemâl-i Mutlak da mahvolup gider. Fena fi'l-aşk sırrına erenler, bütün beşerî duygulardan sıyrılarak ilâhîleşirler, Rabbânîleşirler.
Dr.Haluk Nurbaki
Merhum Haluk Nurbaki Hocamı Rahmetle Anıyorum Makamı Cennet Olsun.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
Ahlâk-ı Muhammedîyi Taklid Reçetesi

Ahlâk-ı Muhammedîyi taklit için eksiksiz, kusursuz bir ahlaka sahip olmamız lazımdır.
Halbuki silik de olsa hepimizde şirk ve nifakın izleri mevcuttur.
Bunları ortadan kaldırmak için özel reçeteler vardır. .
Özellikle kendisinde nifakın tedavisi imkansız hale gelen insanlara yapacak hiçbir şeyimiz yok. Şirkten kurtulmak için infakın, namazın, Kur'ân dinlemenin büyük hikmetleri vardır.
İyi niyetli bir mü'min ahlâk-ı Muhammedîye taliptir, ama imanında bir türlü aşamadığı noktalar vardır. Mesela infakın elini tutan bir şey var, nefis var.
"Dünya malı dünyada kalır" diyor, ama bir öksüz kıza yaklaştığında 10 lira hazırlamışken. 50 kuruşunu veriyor. Böyle bir nefis baltalaması var.
Çok iyi niyetli. imanındaki eksiklikleri aşağı yukarı tamamlamış, ama onun şirkten uzaklaşmasını sağlayacak olan namaz ve infak gibi o yüce ibadetlere sokulmasını adeta engelleyen pürüzler var.
Bu pürüzler. imanına inandığımız kardeşlerimizde de olabiliyor.
Bu pürüzlerin telafisi mümkündür.
Yalnız şunu iyi anlamak lazım; bu vereceğimiz reçeteler aşikar müşrikler, aşikar münafıklar için değildir. Bu reçeteler, mü'minlerin bu hastalığa yakalanmaması için adeta bir nevi aşıdır.
Bunlardan mü'minlerin imanında en büyük gediklerden birini açan takdir-i İlâhîye karşı zaaflardır ki, bunlar insanlara vesvese şeklinde yansır.
"Şu nasıl olacak? Bu nasıl olacak?" diye düşünmemesi lazım.
Bir mü'minin bunları zihninden geçirmemesi lazım, ama geçiriyor.
Çünkü bunlar, insanın hayatı boyunca mücadele ederek Cennete götürmekle mükellef olduğu otomatik cereyanlardır, parazitlerdir.
Yani televizyon izlerken birtakım kar yağmalar, bir güzel eser dinlerken radyoda birtakım parazitler oluyor. İşte nefsin vesveseleri de bunlar gibidir.
Bu ekranı, parlak olarak görebilmek için ahlâk-ı Muhammedîyi taklit şarttır.
Bunun için de Fahr-i kainat Efendimizin özel emriyle Nâs ve Felâk Sûrelerini tekrar etmemiz lazım.
Felâk Süresini dışarıdan gelen etkilere, vesveselere Nâs Süresini de kendi nefsimizin icad ettiği vesveselere karşı okumalıyız.
Bu ikisini çok iyi ayırt etmemiz lazım.
Biri dış şerlerden, biri de iç şerlerden korur.
Eğer bizi vesveseye sevk eden dış şerler varsa, ki ekseriya vardır, ikisini beraber okumamız lazım. Bunları ayırt edemiyorsak iki süreyi birlikte okumalıyız.
Ama, hiç bir dış şer sebebi yokken, sırf içimizden gelen vesvese varsa onun ilacı Nâs Süresini on bir defa okumaktır.
İkinci reçete, infaka karşı nefsin doğurduğu parazitlerdir.
Bu parazitleri yenebilmek için, yani cimriliği katletmek için bir reçetedir.
Eğer bir mü'min kendinin infakından bir kısılma olduğunu, infakının zaafa uğradığını hissederse, ki, bir mü'min bunu hisseder, günde on bir defa Süre-i Maûn'u (eraeytellezi) okumalıdır.
Nefsi ısrarlı olarak şirke meylediyorsa, paraya, çevreye tapmaktan kendini kurtaramıyorsa, bunun için de Sûre-i Kafirûn'u' on bir defa okumalıdır.
Bu tertibi hiç unutmamak lazımdır.
Bu üçlü reçeteyi bütün mü'min kardeşlerim pekala uygulayabilirler. Bunun bir saati de yoktur.
Kendisinin gafletini hissettiği saatte, diyelim ki gündüz bir hadise karşısında paraya, dünya saltanatına temayül etti, bu mü'min hemen bunu fark edecek ve arkasından Sûre-i Kâfirûn'u okuyacak.
Biliyorsunuz Sûre-i Kâfirûn, kafirlere karşı Müslümanların, "Senin dinin sana, benim dinim bana" dediği bir reçetedir.
Aslında bu, insanların nefsi ile gönlü arasındaki tecrittir. Eğer nefis gönüle uymuyorsa, dünyaya doğru gitmekte ısrar ediyorsa, gönül. "Senin dinin sana, benim dinim bana" ,diyecek.
Nefis, Sûre-i Kâfirûn'dan çok korkar.
Çünkü gönül. "Senin dinin sana, benim dinim bana" dediği zaman, "Arkadaş sen Cenneti istemiyorsan, canın Cehenneme" demektedir.
Nefis bunun üzerine kendini toparlar.
Ancak bunlar, müşrik ve münafıkların nefsi değil, bir mü'minin gaflete giden nefsi için bir reçetedir.
Sûre-i Maûn'da da aynıdır. Bir insan sanıyor ki, ben infakımı az da yapsam namazımı devam ettirebilirim.
Ama, Sûre-i Maûn çok ince bir şekilde diyor ki, "İnfakınız yoksa namazınız yoktur."
Bundan da nefis kafi derecede ders alır, kopya alır, korkar ve siner.
On bir defa okunmasının hikmetine gelince; on bir sayısının İslamiyetteki özelliği 99'un iki defa üçlenmiş katıdır. Yani on biri 3 ile çarparsanız 33 eder, 3 ile çarparsanız 99 eder.
Esma-i İlahiye bir merdivendir.
Ayrıca on bir sayısı, ilk on bir Müslümana karşı Efendimizin çok özel bir sevgi cereyanıdır.
Onun için on bir defa okuduğumuz zaman, o ilk on bir Müslümandan büyük himmet alırız...
Onk. Dr. Haluk Nurbaki
Ahlak-ı Muhammedi ile ahlaklanmak bizlerede nasip olur inşalahu teala
Yine hakikatlardan dem vuran yazısını sebep olarak verdiğim merhum hocam Haluk Nurbaki'yide rahmetle anıyorum makamı cennet olsun.
12 Nisan 2010 Pazartesi
Taşlar konuşuyor

Şöyle ki; fotosentez olabilmesi için ışık gereklidir. Işık fotosentezin motor gücüdür. Yaprakta hücreler içinde kloroplast adı verilen ve ancak mikroskopla büyütüldüğü zaman görülebilen küçük fabrikalar bulunur. Bunlar gerçek bir şeker fabrikasıdır. Burada önce glukoz, fruktoz ve sakkaroz gibi şekerler sentezlenir, sonra bunlar protein ve yağ gibi diğer besin maddelerine çevrilir.
Ya da bitkinin her tarafına uzanmış olan ve kalbur şeklinde deliklere sahip olan iletim boruları vasıtasıyla yaprak sapından, daldan, gövdeden geçerek bitkinin her tarafına dağıtılırlar. Ancak çoğunlukla meyvelere ve toprak altı kısımlara taşınarak buralardaki hücrelerde depolanırlar.
Yani, meyvedeki besinlerin kaynağı yapraklardaki kloroplast isimli şeker fabrikalarıdır. İnsanoğlunun yapmış olduğu şeker fabrikalarına ‘şeker ayırma fabrikası’ demek daha doğru olur. Zira bunlar pancar kökünde depolanmış olan şekerin suyunu uçurarak mevcut olan şekeri ayırırlar. Yoksa şeker yapan bir fabrika değillerdir.
Meyvelerdeki gıdalar bir çeşit kimyasal enerji formlarıdır. Bu enerjinin kaynağı yapraklardaki kloroplast fabrikaları ve sonuçta bu fabrikalarda emilen güneş ışınlarıdır. Yani, güneşten gelen ışığın fizik enerjisi önce yapraktaki kloroplastlarda, sonra da meyve-lerde de kimyasal enerji olarak tezahür etmektedir. Sonra bu enerji meyvelerini yiyen insan ve hayvanların hücrelerine taşınarak onların hayatiyetinin devamında kullanılır.
Böylece bütün canlıların hayatı güneşten gelen ışınların yapraktaki tecellisine bağlıdır ki buna kısaca fotosentez diyoruz. Yapraktaki kloroplasta ışık çarptığında kloroplasttaki pigment sistemlerini etkiler. Yüzlerce klorofil moleküllerinin organize edilmiş bir kümesi olan pigment sistemlerini bir motordaki irili ufaklı dişlilere benzetebiliriz. Nasıl ki bir dişlinin döndürülmesiyle buna bağlı olan diğer dişli mekanizmaları da harekete geçiyorsa, aynen bunun gibi bir pigment sisteminin ışık tarafından uyarılmasıyla bu uyarılma enerjisi diğer pigment sistemlerine de yayılarak sistemi çalıştırır ve bir çok reaksiyon sonucu elektronların sistemde akışı ve buna bağlı olarak ATP adı verilen kimyasal enerji paketçikleri oluşturulur.
Bu ATP’ler kullanılarak yine kloroplastta fakat bu kez pigment sisteminde değil kloroplastın stroma denilen sıvı kısmında Rubisko adı verilen bir enzim vasıtasıyla havadan gelen karbondioksit (CO2) gazı yakalanarak topraktan gelen suyun (H2O) hidrojenleriyle birleştirilir ve bir çok reaksiyon sonucu önce üç karbonlu şekerler sonra da glukoz ve fruktoz gibi altı karbonlu şekerler sentezlenir. Yukarıda bahsedildiği gibi, bu şekerler ya başka besin madde-lerine çevrilir ya da bitkinin kök, gövde ve meyvelerine taşınarak oralarda depolanır.
Dolayısıyla meyveler yaprak mutfağında, kloroplast tence-relerinde, ışık ve ATP ateşinde pişirilerek kalburlu borulardan meyvelere taşınarak burada paketlenen gıdalardan meydana gelir.
BU harika işlerin ar-kasındaki gizli eli görmek lazım. Nasıl ki barajlarda elektrik tribünlerini harekete geçiren güç baraj üstünden aşağıya hızla akan su ise, aynen bunun gibi, özetleyerek ve basite indirgeyerek anlatmaya çalıştığımız fotosentez olayında da pigment sistemlerini çalıştıran güneş ışığıdır. Işık dediğimiz şey ise çeşitli dalga boyunda ışınların bir araya gelmesinden oluşmuş bir hüzme, yani ışın demetidir. Yani ışınların toplamına ışık diyoruz. Güneşten gelen ışığın bünyesinde ultravioleden itibaren mavi, mor, yeşil, sarı, kırmızı ve kızıl ötesi ışınlar gibi çok çeşitli ışınlar bulunur. Her bir ışının dalga boyu farklı olduğundan biz onları farklı renklerde görmekteyiz.
BAZI zamanlar gökyü-zünde su buharının kırmasıyla oluşan gökkuşağında veya ışığı prizmadan geçirdiğimizde ışınları ayrı renkler halinde görebiliriz. Işınlardan ultraviolenin dalga boyu çok kısa ve kızılötesi ışınların dalga boyları da çok uzun olduğundan bunları insan gözü göremez. Yaprağa çarpan güneş ışığının içinde kloroplast fabrikasının çarklarını çalıştıran ışınlar mavi ve kırmızı ışınlardır. Demek ki güneşten gelen ışınların içinde sadece iki tanesi kloroplastta tecelli ediyor. Diğerleri ise bitkinin başka işlerinde tecelli eder.
Buradan şunu anlayabiliriz. Cenabı Hakk’ın yüzlerce esması var. Bu isimlerin kainatta tecellileri ile icraat yapılıyor. Ancak isimler birer sebeptir. Zira, “Bütün varlıkların hakikati, esma-i ilahiyeye dayanır. Eşyanın mahiyeti ise o hakikatin gölgeleridir”. Nasıl ki ışığın yapısındaki farklı ışınları çıplak gözle göremiyorsak ancak prizmadan geçtiğinde bir kısmını görebiliyorsak, esmanın varlığını da ancak tecellileri ile anlıyoruz. Bir meyvenin yok iken varlık alemine çıkması Halık (yaratan) ismini, her meyvenin kendine mahsus özel bir yapıda yaratılması Nakkaş (şekil veren) ismini, yine her meyvenin kendine mahsus renkler ile süslendirilmesi Müzeyyin (süsleyen) ismini gösterir. Bunlar gibi yüzlerce esma tecelli ediyor.
Nur isminin kesif bir aynası olan güneş memuruna ışık parmakları ile yapraktaki kloroplast fabrikalarında fotosentez adı altında iş yaptırılıyorsa ve biz bunu gözle göremiyor ancak bu işin neticesinde ortaya çıkarılan meyvelerde görebiliyorsak; esma da yüce yaratanın gizli elinin ışık parmakları gibi kainattaki fiillerinde tecelli ediyor.
Tecellinin mahiyetini tam anlayamıyorsak da neticesi olan varlıklara bakarak bir gizli elin varlığını anlıyoruz ve bu el sahibi-nin isimlerinden onun marifetini kazanmaya çalışıyoruz. Maddi sebepler birer perde olduğu gibi, esma da perde, melekler de birer perde olarak yaratılmış.
Yetmişbin perdeden bahsedilir. Perdeler arkasında yaratanın gizli elini görmek tefekkürle olur. Sebebi yaratan da müsebbebi yaratan da Yüce Allahtır. Buna iktiran denilir. Hakim ismi gereği bu dünyada her müsebbebi bir sebebe takarak yarattığı için ve daima sebeple müsebbeb birlikte görüldüğü için tabiatçılar müsebbebin yaratılışını sebebe verip hata ediyorlar.
Evrende canlı cansız her varlık bir meyve gibidir ve çeşitli isimlerin tecellilerine mazhardır. Bu bakışla baktığımızda her varlık bir tefekkür vesilesi olur ve marifetullahta terakkimize yardımcı olur. Tefekkür ise akıl nimetinin bir zekatıdır. Bahar ve yaz mevsimi de bu zekatı vermenin en münasip zamanıdır.
İyi tefekkürler.
Merhum Dr. Haluk Nurbaki
30 Temmuz 2009 Perşembe
Fahr-i Kâinatı anış
Hayatta hiç olmazsa son nefeste âlemlerin Fahr-ı Ebedîsiyle tanışabilmek için en kesin çarelerden biri bol bol Fahr-ı Kâinatı zikirdir (Salâvat-ı şerife).
Salâvat-ı şerife Kur'ân'da kesin olarak farz kılınmıştır Allah, kitab-ı keriminde: «Ben Allah iken meleklerimle (beraber) sevgili Peygamberime salâvat-ı Şerife getiriyorum (O'nu zikrediyorum). Ey iman edenler, siz de salâvat-ı Şerife getirin ve ben onu habibime ileteyim» buyuruyor,
Çok ince bir hikmettir ki, Fahr-ı Kâinatı ancak Allah zikreder. Bizim zikrimiz onun namınadır ve Allah o zikri kabul buyurur.
Bir mü'min günlük namazı esnasında kırk defa, namaz için camide beklerken ve namaz sonu civarında 50-60 def'a salâvat-ı şerifeyi otomatikman okur. Zikrin sayıca tam sonsuzluk verdiği nokta salâvat-ı 7erife okumaktır. Hudut ve sınırsız her müslümanın her nefeste okusa bitiremeyeceği bir vecibedir. Bu zikr-i peygamberi, salâvat-ı şerifenin pek çok çeşitleri vardır. En kolay olanı ; «Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlâ âli seyyidinâ Muhammed.»
Meali : «Allahım, Efendimiz olan Hz. Muhammed'e ve âline (ehl-i beyt ve bütün dostlarma) salât ve selâmımızı ulaştır.»
Bu kısa malûmatı dercettikten sonra şimdi Fahr-ı Kâinat: anışın ince hikmetini biraz daha açalım :
Âyetle mukayyettir ve her müslüman îmanla mükelleftir ki; kâinat, bütünü ile Efendimiz yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Yine her fert bilir ki, Allah'a herkes inanır. İnkârda olan bile aslında inanışını başka türlü beyandan başka bir şey yapmaz. Âyet mânâlarından biliriz ki, şeytan da Allah'a inanır. Firavun dahi Allah'a inanmıştır. Nitekim bu günün münkir ve zıt kutbu da Allah'ı tanımakta dolayısıyle gerek şeytan, gerek kâfir, Allah'ı -kendi zan ve evhamında da olsa- anmaktadır. Asıl kulluğa ve imana has özellik, fark, Fahr-ı Kâinatı zikretmektedir.
Fahr-ı Kâinatı anış öyle bir sırdır ki, nefsin bütün hastalıklarının en kuvvetli ilacıdır. Onun içindir ki nefs, en çok Fahr-ı Kâinatı anıştan kaçmak ister. Gerek madde ve gerek mânâda her türlü şerden ve sıkıntıdan kurtaran tek hikmet, âlemlere rahmet olarak indirilen Efendimizi anıştadır.
Efendimizi anışta esas, aşk-ı Muhammedîyi dâvet eder ki, kâinatı feth eden,:kuvvet de budur: Kalbin, rûhun, nefsin ve bedenin her türlü felâhı ancak aşk-ı Muhammedîdedir.
Fahr-ı Kâinatı anışın zâhiri, salâvat-ı şerife okumaktır (Sûre : 33 Âyet : 56). Bâtını ise. Fahr-ı Kâinat ve âlini (ehl-i beyt ve dostlarını) sevmek, onları sevenleri sevmek, onları sevmeyenlerden nefret etmektir.
Bir müslüman, Fahr-ı Kâinat düşmanı, ehl-i beyt düşmanı olandan nefret etmezse İslâm defterine ismini geçirtemez. Tarih boyunca İslâm fert ve cemiyetlerinin en çetin derdi bu olmuştur.
Fahr-ı Kâinat düşmanı evlâdı da olsa ondan nefret edecek. Ehl-i beyt düşmanı kardeşi de olsa ondan kaçacak. Aksine Fahr-ı Kâinat ve ehl-i beyt dostunu kendi evlâdından çok sevecek. Dâvâ budur. Bu meleke ile yoğrulan İslâm cem'iyetini ezecek bir kuvvet yoktur. Bu boya ile boyanmış insanı ne şeytan ne hiç bir şey çelemez.
Bütün kâinatı, madde ve mânâsı ile ayakta tutan hikmet Fahr-ı Kâinat iken, bir insanın bu noktada da anlayış göstermemesi ancak nasipsizliktir.
Dr. Haluk Nurbaki
Makamı Cennet Olsun.
8 Temmuz 2009 Çarşamba
Cemâl ve Celâl’in aynılığı…
Arapça. Güzel, güzellik, iç ve dış güzelliğini ifâde eder.
İki türlü cemâl olduğu söylenir, birisi halkın bildiği güzellik, ikincisi hakiki güzellik. Bu da her uzvun, olması gerektiği karakter ve hey'etin en faziletlisi üzere bulunmasıdır. Cemâl, Allah'ın müşâhede-i ilmiyye olarak, kendi Zâtında ilk müşahede ettiği ezelî bir sıfatıdır. O, müşâhede-i ayniyye olarak yarattıklarında bu sıfatı görmek diledi, bunun üzerine ayna gibi kendi cemâlinin aynını görmek üzere âlemi yarattı.
Cürcânî'ye göre cemâl, rıza ve lütfa taalluk eden sıfatlardandır.
Kâşânî'ye göre de, el-Cemâl, Allah'ın lütf ve rahmetinin vasıflarıdır. Kâşânî konuyla ilgili olarak şöyle devam eder: Cemâl; Allah'ın, Zâtı için vechi ile tecellî etmesidir. Allah'ın mutlak cemâli için bir celal vardır ki, bu da, O'nun veçhiyle tecellî ettiği sırada herşeyi kahretmesidir. Bu şekilde O'nu görecek kimse kalmaz. O, cemâli yüce olandır. Cemali için bir yaklaşma vardır; işte o, bize bununla yaklaşır. O'nun herşeydeki zuhuru, şu beyitte zikrolunduğu gibidir:
Hakikatların hepsinde cemâlin seyreder
Celâlinden gayri yoktur onu setredecek
Cemâl için bir celâl vardır. Bu da, kainatın taayyünleri ile cemalin perdelenmesidir. Her celâlin ardında da, bir cemâl vardır. Allah celâl ve kahriyle bütün mevhum varlıkları ortadan kaldırır, böylece cemâlini ortaya çıkarır. Bu sebeple, celâl cemâlin aynıdır.
Erzurumlu ibrahim Hakkı'nın "Kahrın da hoş, lütfün da hoş" diye terennüm etmesi, hakikatte cemal ve celalin aynılığına işaret etmek içindir.
Bu konudaki bazı atasözleri şu şekildedir:
"Celâli de hak, Cemâli de hak",
"Celâlinden Cemâline sığın",
"Cemâlin hakkı için".
Görmek ister isen yârin cemâlinden eser
Gayrîden saf eyleyip âyînene gel kıl nazar
Dr. Haluk Nurbaki
Makamı Cennet olsun



