Kıssadan Hisse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıssadan Hisse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2012 Pazar

Kardan Adam

Kardan Adam

Eğlenmek amacıyla insana benzetilerek yapılan kardan heykeldir kardan adam. Gözleri kömürden ya da zeytinden olabilir. Burnu için ise havuç kullanılır. Kolları daldan yapılır. Başına şapka giydirilir, koluna süpürge tutuşturulur. Kardan gövdesine küçük taşlardan düğmeler yerleştirilir. Son olarak da boynuna bir atkı dolanır. Oldu mu size mükemmel bir kardan adam. Kocaman harflerle yazılmış bir duvar yazısı okudum geçenlerde : "Kardan adam olur da senden adam olmaz!" Sonradan öğrendim ki bu bir şarkı sözüymüş, olsun. Bu söz ilgimi çekti. Kardan adam olurdu, olurdu ama ne zamana kadar? Güneş hükmettiği ana kadar, ondan sonra kardan adam yaşayamazdı, onun varoluş sahası soğuk ve güneş ışıklarının hükmetmediği alanlardı. Acaba bizim içimizde de "kardan adam"lar var mı? İçimizde derken kalbimizde demek istiyorum. Biz de ara sıra soğuktan kaskatı olmuş kalbimizin tepelerinden kartopu yuvarlayarak kardan adam yapıyor muyuz kendimize? Onu süslüyor muyuz özenerek? Sonra hayatın akışına kapılıp gidiyor muyuz başkaları gibi? Kartopu, içimizdeki mal biriktirme hırsıdır. Ayarında yuvarlanırsa kardan adamın gövdesini oluşturur ama bir de fazla yuvarlanırsa... işte o zaman vay halimize, o küçük kartopu büyür büyür ve çığ halini alır, bizi de içine alarak helak eder. Kalbini hakikate açmayan insanlar, eğlence olsun diye, yine kalplerinin güneşsiz, soğuk, karlı tepelerinde kartopu yuvarlar, kardan adam yaparlar. Dünyayı eğlenilecek bir yer olarak görürler. Halbuki Kur'an'da "Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık." [Enbiyâ Sûresi/16] diyor Rabb'imiz, o halde bu oyalanma, mal biriktirme hırsı neden? Biriktirdiklerinin Rabb'leri katında hiçbir değeri yoktur üstelik, kardan adamları da bir güneşle eriyiverir, İslâm güneşiyle; çünkü Allah (c.c.) katında din İslâm'dır, kardan adam değil. Eğer kalpte biriktirilen, bir -iman- tohum(u) olsaydı güneş onu eritmez, besler büyütürdü. Cennete açılan bir fidana dönüştürürdü. Kârun gibi malımız, saltanatımız olsa neye yarar? Kalbimizdeki kardan adamları eritmedikten, bol meyve veren infak ağacına dönüştürmedikten sonra...kardan adam olur da bizden adam olmaz!..
CANAN AYDEMİR

7S38HY2FYC6C

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Pencere


Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da camaşırları asıyormuş. Kadın kocasına "Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor." demiş. Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş.

Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş.

Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış "Bak" demiş kocasına "Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?'"

"Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim" diye cevap verdi kocası.


Hayatta da böyle değil midir ?

Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır. Birini eleştirmeden ve hemen yargılamaya başlamadan önce zihin durumumuza bakmak ve "iyi" olanı görmeye hazır olup olmadığımızı farketmek güzel bir fikir olabilir...


Alıntıdır….

12 Nisan 2010 Pazartesi

Toprak ile ayna


TOPRAK bir gün aynaya dedi ki:
“Ay ayna! İmreniyorum sana! Çünkü kim sana baksa, kendini görür; bana bakanlar ise, sadece beni görür!”

Ayna toprağa şöyle cevap verdi:

“Ey kara toprak, ne beyhude bir dert ile dertlenmişsin. Bilmiyor musun? Ben bana bakanların bugününü gösteririm. Oysa sen, sana bakanların yarınından haber verirsin....”

Bu cevap, toprağın beğenisine gitse de, tekrar dedi:

“Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin. Söyler misin bana, sana bakanlar, hiç dönüp bakar mı bana?”

Ve ayna toprağa acı bir gülümseyişle şunları söyledi:

“Merak etme! Bana bakacak yüzü kalmayanların gözü, hep sana döner!”


Alıntıdır....

30 Temmuz 2009 Perşembe

Paylaşmak

Soğuk bir kış akşamı, köftecinin kapısından
içeri yaşlı bir amcayla teyze girmişler, bir masaya oturmuşlar.Derken amca, kasaya gidip 1,5 porsiyon köfte,1 porsiyon patates kızartması,1 büyük boy bardak ayran almış.
Elinde tepsiyle masaya dönmüş, köfteleri ikiye bölerek yarısını teyzenin önüne koymuş,sonra bütün patatesleri tek tek sayarak onlarında yarısını teyzeye vermiş, sonra ayran bardağınıda da ortaya koymuş, önce bir yudum kendisi içiyor sonra da teyze bir yudum alıyormuş.
Herkes ne tatlılar, iki tonton buraya gelmişler, bir kişilik yemeği ikisi yiyorlar zavallıcıklar diye onları izliyomuş. Derken bir de bakmışlar ki teyzenin
önünde köfteler ve patatesler olduğu gibi duruyor, kocasının afiyetle yemek yiyişini seyrediyor arada bir de ayrandan dan bir yudum alıyormuş.
Sonunda orda çalışanlardan biri dayanamamış, yanlarına gitmiş:
-Afedersiniz, ben sizi izlemekten kendimi alamadim lütfen izin verin size bir menü kendim ısmarlayayım.
- Yaşlı amca teşekkür ederiz ama biz halimizden memnunuz.60 yıldır evliyiz ve herşeyimizi işte böyle
paylaşırız demiş.
Bunun üzerine genç adam teyzeye dönmüş:
-Peki ama teyzeciğim, siz neden köftelerinizi
patateslerinizi yemiyorsunuz,neyi bekliyosunuz?
Yaşlı teyze cevap vermiş :
-Dişleri...!!!

Kırmızı İbikli Küçük Tavuk...

Zamanın birinde bir çiftlikte kırmızı ibikli küçük bir tavuk yaşarmış. Tavuk kendi yiyeceğini kendisi bulur ve bu güzel çiftlikte çok mutlu bir hayat yaşarmış. Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:

'- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?'

Ördek cevaplamış:
'- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın.'


Domuz oradan seslenmiş:
'- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.'

Fare hemen atlamış:
'- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.'

Ticaretten ve tarımdan anlamayan kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler sonrasında kahve ekmeye karar vermiş ve buğdaydan vazgeçmiş.

Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım istemiş: '- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?'

Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim' demiş.

Domuz:
'- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım' demiş.

Fare de:
'- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm ' demiş.


Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmıııııış çalışmış.


Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
'- Kahveleri satmama kim yardım edecek?'


Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin.'

Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.'

Fare:
'- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen lazım.'

Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım
istemiş:
'- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?'

Ördek:
- Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.'

Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de kalmadı, yiyecek yok.'


Fare:
'- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada
boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.

Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.


Kaynak : İngiltere de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan 'The Little Red Hen' kitabı.(Alıntıdır)

Size neyi hatırlatıyor?

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Taşta saklı meleği görebiliyor musun?

Kısa ve hoş bir Senai Demirci yazısı

Ünlü heykeltıraş Mikelanj kaba bir mermeri önüne aldığında bu sözü söyler ve kendini meleği gördüğüne öylesine inandırırmış ki, meleği özgürleştirinceye kadar yontarmış mermeri. Böylece gördüğüne inandığını herkes için gözle görülür hale getirir, güzel bir heykelin mimarı oluverirmiş. Eşiniz de henüz evlilik yolculuğunun başında sınırlarını bilmediğiniz, bilseniz bile size bire bir uymayabilecek biçimsiz bir mermer gibidir. Size batan yanları olabilir! Mikelanj gibi davranın; onun içinde bir melek sakladığına inanın, bu meleği görün. Ona meleğin ortaya çıkabileceği nezakette davranın; içindeki meleği özgürleştirinceye kadar sevin, okşayın, ince ince emekler verin. Verdiğiniz kadar alabileceğinizi aklınızdan çıkarmayın. Siz onda varoldukça, o size uygun kıvrımlar kazanacaktır. Güzel bir heykel sadece mermerden taşan detaylar değil; heykeltıraşın mermerin kaba yüzünden eksilttiğidir.

Sena Demirci

Baban Gelirse Beni Çağır Oğul!

Balıkesir'de Ali Şuuri ilkokulu karşısındaki boşlukta eski ayakkabı tamircisi kır,pala bıyıklı bir ihtiyar olan Cevdet (Alkalp)dede vardı.

Bir akşam üstü konu çanakkkeleye gelince ağlamaya başladı ve devam etti.
Rahmet babam Hafız Ali Çanakkalede kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım.O'nu hiç tanımadım.Bir fotoğrafı bile yok.
O günler çok zor günlerdi,seferberliğin sıkıntıları,kuvayi milliye zamanı,işgal yılları,kurtuluş yokluk sıkıntı.
Çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.
Ama anam benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta,her nereye giderse gitsin yanıma gelir ve;
- oğlum ben pazara gidiyorum,baban gelirse beni hemen çağır ha..!
-ben teyzenlere gidiyorum,baban gelirse beni hemen çağır ha..!
-ben komşulara gidyorum,baban gelirse beni hemen çağır ha..!
Anam babamı bekledi durdu büyüdüm dükkan açtım.Annem yine bir yere gidişte dükkana gelir gideceği yeri söyler ve;
-baban gelirse beni hemen çağır ha..! diye eklerdi.
Aradan yıllar geçti anacığım ihtiyarladı.Gene deyneğini kaparak bana gelir ve;
-baban gelirse beni hemen çağır ha..!diye tembihlerdi.
Günü geldi ağırlaştı ölüm döşeğinde bizimle helalleşti.'Bana iyi baktınız hakkınız helal edin'dedi.Bana döndü ve yavaşca
-baban gelirse ona anam seni hep bekledi de,dedi.
Birden irkilerek doğruldu ve kapıya doğru gülümseyerek 'Hoşgeldin bey hoşgeldin'ruhunu teslim etti.

Yazarı bilinmiyor.

Vefa dene şey işte budur.

Yüz Puan

BİR adam ölür ve sorunsuz olarak Cennet’ e yönelir. Girişte onu bir melek karşılar. Melek şöyle der “Sana nasıl Cennet’ e gireceğini söyleyeyim. 100 puana ihtiyacın var. Bana yaptığın iyilikleri sayacaksın, ben de onların derecesine göre sana puanlarını söyleyeceğim. 100 puana ulaşınca Cennet’ e girmeye hak kazanacaksın.”

“Tamam,” demiş adam, ve saymaya başlamış, “50 yıl boyunca aynı kadınla evli kaldım ve onu hiç aldatmadım, düşünmedim bile,”

“Bu çok güzel” demiş melek “3 puan değerinde”

“3 puan mı?” diye şaşırmış adam. “Pekala, bütün hayatım boyunca kiliseye devam ettim, ve bağışlarım ve desteğimle onu hep ayakta tutmaya yardımcı oldum.”

“Muhteşem” demiş melek,” bu kesinlikle 1 puanı hak ediyor!”

“1 puan mı? Aman Allah’ ım. Buna ne dersin: Şehirde bir aş evi açtım, ve orada aç ve muhtaçlara yardım etmek için bizzat çalıştım.”

“Bu da harika” demiş melek. “Bu davranışın da sana 2 yeni puan daha kazandırdı.”

“2 puan mı?” diye yakınmış adam. “Ama bu şekilde puanlarla Cennet’ e girmem için tek yol Allah’ ın bana merhamet etmesi!”

“Evet, doğru! Şimdi Cennet’ e nasıl girileceğini anladın,” demiş melek “Allah’ ın lütuf, kerem ve rahmeti ile.”
Bu tek başına 100 puan eder!

Çeviri ve Uyarlama: Cemal Karabel

Kahve Fincanı

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı. Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti.

Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

"Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın.

"Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

"Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım.

Ama usta sadece gülümsedi ve; "Daha değil!" diye cevapladı beni.

"Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

"Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!"

Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

"Henüz değil!"

"Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek"

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:

"Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!"

"Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha değil!" diyordu.

"Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

"Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

"Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun cevabı ise aynıydı: "Henüz değil!"

"Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!" diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!" diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

"Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

"Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?"

Ona "Evet" dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve "Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım."

"Evet bu sensin!" dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.

Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.

Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.

Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.

Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.

Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.

Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde."

Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

"Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!

Bana zarar vereceğini düşündüm.

Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.

Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.

Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…

Teşekkür ederim."

Usta fincanı, yaratıcı insanı şekillendirir.
Yeter ki acıdaki hikmeti görelim…


Alıntıdır...

Okyanus Yürekli Dostlar...

Su, kendine sırdaş arıyordu. Önce buluta verdi sırrını.
Ağır geldi sır buluta. Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.

Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun
sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman
zaman taşıyordu göl ve çıkıyordu suyun sırrı iyice açığa .

Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir de aldı suyun sırrını çekti
gitti.
Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsa da nehirden, o da götürdü
suyun sırrını bir başka bilinmeze…

Çağlayanlar, şelaleler, akarsular… Hepsi kayboluyordu bir anda.

Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca fark
etti su, bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla,
ırmaklarla…okyanusa taşındığını.

Karar verdi su. Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten.
Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan
başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı
suyun sırrını, ne de kurudu….

Geçenlerde karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu.
Çok uğraştım konuşturamadım.
Ben tam giderken ” Dur !” dedi su. Durdum!

” Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma!
Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar,
utandırırlar….” dedi.

Çevrenizde hep "okyanus yürekli" dostlarınızın olması dileğimle…..
Alıntı...

13 Şubat 2009 Cuma

İnatcılara....

Bilgenin biri evladına iki tane yün çilesi vermiş ve akşama kadar bunları birbirine vurmasını istemiş.
Evlat akşama kadar bunları birbirine vurmuş.
Vurdukça yünlerin içindeki toz toprak temizlenmiş, yünler parlamış, daha da güzelleşmiş.

İkinci gün bilge kişi evladına bir yün çilesi, bir tane de toprak çömlek vermiş ve aynı şekilde birbirine vurdurmuş.
Yün yine güzelleşmiş, çömlekte ise bir değişiklik olmamış.
Üçüncü gün bilge kişi evladına iki tane toprak çömlek vermiş.
Daha ilk vuruşta çömlekler parçalanınca bilge kişi evladını çağırmış ve bundan ne ders çıkardığını sormuş.
Çocuk birşey anlamadığını söyleyince bilge kişi anlatmış:

İlk günkü yün çileleri iki anlayışlı, mülayim insanı temsil ediyordu.
Hem birbirini kırmadılar, hem de birbirlerine çaptıkça olgunlaştılar, arındılar.İkinci gün sert adamla anlayışlı adamı temsil ediyordu.
Sert yumuşak olana çarptıkça, yumuşak olan ortamı dengeledi, yumuşattı. İkisi de bu işten zarar görmeden sıyrıldılar.
Üçüncü gün ise iki sert adam birbiriyle çatıştı ve ikisi de kırıldı.
Üstelik de ortalık toz toprak içinde kaldı....
Kıssadan hisse: İnatlaşmalar kimseye yarar sağlamaz...