Aşk Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2012 Perşembe

Aşkı bilmek isteyen Mevlâna olmalı

Aşkı bilmek isteyen Mevlâna olmalı


Aşk... İlahi de olsa beşeri de olsa farketmiyor... Hangi zamanda olursak olalım, zamandan azade, Aşk bir tane ama yaşattığı hal, yıllardır birçok hikayeye konu oluyor. İlahi aşk denilince onu ifade ediş şekliyle bizi adeta büyüleyen isim hiç kuşkusuz Hz. Mevlana... Herkes onun duyduğu o büyük aşktan bahsediyor, fakat biz bu anlatılanlardan ne anlıyoruz? Her yıl Mevlana ölüm yıl dönümü olarak bilinen Şebi Arus'a yaklaştığımız şu günlerde "Aşkı" anlamak için yola koyulduk ve sorularımızı edebiyatçı Sadık Yalsızuçanlar'a yönelttik...

Hz. Adem ile Havva'dan bu yana bir aşk var yeryüzünde...
Adem'den önce de vardır, der arifler. Şair, 'aşk, kadim ezelidir' diyor. 
Nasıl yani?
Basbayağı. Başlangıçta aşk vardı, derler. Aşk, Hakk'ın sıfatıdır. Cenab-ı Aşk denmesi bundandır.
Çok ilginç...
Evet...Gizem de buradadır. Bir kutsi rivayet vardır : 'Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim...' şeklinde. Varoluş, aşktandır. Bilginin de kaynağı aşktır bu önermeye göre. Varlığımızı aşka borçluyuz yani. Bilmek de sevmektir. Burada aşk, epistemik bir kaynak olarak da anılmaktadır.
Ama aşk bir tane... Fakat hepimizin aşktan anladığı tek mi?
Aşk bir olduğu gibi, birliktir, birlemektir, bir olmaktır. Aşk, biliyorsunuz Arapça bir kelime. Aşaka eylem kökünden geliyor. Aşaka, bir varlığın bir varlığa, bir nesnenin bir nesneye sarılmasıdır.
Birleşme var yani işin doğasında?
Gelenekteki tabiriyle söyleyelim: Vuslat var. Buradaki birleşme, birleme, birlenme ve birlik anlamlarını içerir. Ama, dünyada insan sayısınca aşk tanımı vardır, aşk anlayışı veya algısı. Herkes, her şeyi, kendi manevi düzeyinden görür. Baktığınız yer önemli. Aşkı da ruhsal düzeyiniz, halinizden algılarsınız. Ne gördüğünüz, nereden, nasıl baktığınızla kayıtlıdır. İbn Arabi, Füsus'un son Fassında, 'bana dünyanızdan üç şey sevdirildi...' hadisini yorumlarken şöyle der : 'Peygamberimiz, sevgiyi, yani beşeri sevgiyi, nefsine nisbet etmemiştir, 'sevdim' dememiş, 'sevdirildi' demiştir. Bu algı düzeyinden bakmayan, doğrudan nefsine nisbet eden kişide şehvetin ilmi eksiktir...' Bu çok önemli...
Vuslat şart mıdır?
Şart değildir. Ama hakiki ve tutkulu bir aşkın sonucu zaten vuslattır. Sağlıklı aşkta seven, sevdiğini manipüle etmez. Şair diyor ya, 'seni seviyorsam bundan sana ne?' Bu sağlık alametidir. Ama, karşılıksız aşk patoloji üretmeye elverişlidir.
Aşk bize nasıl tercüme ediliyor? 
En güzel tercüme eden Yunus Emre'nin : 'Aşk bir güneşe benzer' diyor. Hz. Şems'in adına yani. Lale Müldür, 'ormanda veya yürek denilen orman boşluğunda bir kuşun anormal bir hızla dönüşü'ne benzetir. Bu, bir duygu durumu olarak aşkı değil de daha çok aşk yaşantısındaki sorunu ima ediyor tabi... Bir başkası, 'bela yağmur gibi gökten yağarsa, başını ona tutmanın adıdır aşk...' diyor. Bir diğeri, 'Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvay'da, ansızın 'yüreğinin ellenmesi' olarak niteliyor. Bir şair, 'aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır' diyor. Ne bileyim, binlerce 'tanım' var yani... 
Aşk bir sevgi çeşidi midir yoksa sevgiden bağımsız mıdır?
Aşk için, eski Anadolu Türkçesi'nde 'sevü' tabiri de kullanılıyordu. Sevgi yani. Ama, Yunus Emre'de aşk sözcüğünün yaygın biçimde olduğunu görüyoruz. Aşk, diyor İbn Arabi, sevginin ifrat halidir. 
Bu doğru bir tercüme mi?
Aşk kelimesinin nice zamandır çürüdüğü kesin. Sadece aşk mı? Sevgi, merhamet, adalet... gibi çoğu sözcük kullanılamaz, bir şey iletemez hale geldi. 
Mevlana ile aşk bir bütün olarak biliniyor. Mevlana'nın sizce amacı neydi aşkı anlatmak mı yoksa âşık olmayı anlatmak mı?
Hz. Mevlana, Moğol istilalarının diyar-ı Rum'u kasıp kavurduğu ve mistisizmin, Tanpınar'ın deyişiyle kara bir dalga halinde kuzeyden inerek Anadolu'yu sardığı bir evrede belirdi. Belh'ten Anadolu'ya geldi. O çağda, birkaç önemli kişi daha vardı: Hacı Bektaş-ı Veli, İbn Arabi, Yunus Emre... Biri Arapça, biri Farsça, biri Türkçe hakikati terennüm etti. Hz. Mevlana da 'irfan' da baskındı fakat o, daha çok aşk burcundandı. Şöyle diyordu: Aşık da, maşuk da aşk da birdir. 
Yani?
Aşkınlaşmıştı, aşkınlaştırıcıydı, aşıktı ve aşkla konuşuyordu. 
Allah aşkı ve beşeri aşk hep birbirini tamamlayıcı iki unsurdur. Aşkın yeterince farkında mıyız?
Geleneksel sözlükteki ifadesiyle söyleyelim dilerseniz: Mecaziaşk-hakiki aşk. İlki, nefsani ve Hak'tan perdelenmiş bir algıyı işaret eder. Diğeri, aşkın doğru adrese yönelmiş olmasıdır. Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı'ndan burs almak için gelen bir hanım kıza, 'hiç aşık oldun mu?' diye sorar. Kızcağız utanır, sıkılır. Üç kez ısrarla sorar. Kız mahçup hala. 'Evladım niçin utanıyorsun, Hakk'ın yarattığı bir insana aşık olmayan Hakk'a aşık olabilir mi?' der. Bu, sanırım yeterince açıklayıcıdır.
Yani İlahi aşka beşeriden mi ulaşılır?
Her zaman değil. Doğrudan Hakk'a, Hakk'ın en yetkin tecellisi olan Kamil insana da aşık olunur. Yunus Emre gibi, 'söylemezsem bu aşk derdi beni boğar' noktasına gelinebilir. Yunus'ta böylesi bir tecrübe yok. Bir kadına aşık olmamış. Tapduk Emre'ye aşık olmuş. O'nun üzerinden Rabb'e aşık olmuş. Aksi de olur. Hakk'a aşık olan ki, her şeyi-herkesi sever. 'Hakk'ı gerçek sevenlere cümle alem kardeş gelir' diyor Yunus.
Bizler aşkın neresindeyiz?
Bilmem...
Neden böyle söylüyorsunuz?
Çok genel bir şeyden söz ediyorsunuz çünkü. 'Biz'in içinde neler var?
O zaman şöyle sorayım: Aşkı anlayan ve anlatan kişinin bu duyguyu iyi yaşaması anlamına gelir mi? Mesela siz aşkı nasıl yaşıyorsunuz?

Bu, huyunuzla, doğanızla ilgili bir şey. Benim nasıl yaşadığım bana kalsın dilerseniz. Sadece şunu söyleyeyim. Ahmed Gazzali, İbn Arabi, Mevlana gibi ariflerin kitaplarında da geçer. Aşkın kimde, nelere yol açtığının çok objektif ölçütleri, belirtileri yoktur. Ama genelleme yapmayı mümkün kılacak kadar belirtiden söz edebiliyoruz. 
Mesela?
Bir genelleme yapalım o halde. Aşk, olağandışı, olağanüstü bir duygu, bir hal. İnsanı kesinlikle rutin dışına çıkarıyor. İrademizle belirleyemediğimiz iki şey var yaşamımızda : Doğum ve ölüm...
Peki, irademizle belirleyemediğimiz iki şey mi var sadece?
Buna aşkı, evliliği katan düşünürler de var. Aşkın ömrü üç yıldır, diye bir kitap vardı yanlış hatırlamıyorsam. Psikiyatrlar, en az üç saat en fazla üç yıldır, diyorlar. Hakiki aşk vuslata değin sürer. Kavuşunca irfan başlar.
Aşk insanı iradesizleştiriyor bir de...
Bir duvar yazısı şöyle diyor: 'Aşk, sadece aptalların düştüğü bir çukurdur. Abi beni ittiler...'
Aşkı anlamak için önce Mevlana'yı mı anlamak gerekiyor?
Hz. Mevlana'yı ancak aşkla anlayabiliriz. O'nu anlayınca da aşkı anlayabiliyoruz.
Anladığımızla olan arasında ne kadar mesafe var?
Doldurulamaz kadar olabilir bazen. 
Aşk anlatılabilir bir şey mi?
Bizim geleneksel edebiyatımız tümüyle aşkı anlatır. Buna rağmen onu anlatmak imkansız gibidir. Hani konuştukça insanın yalnızlığı artar, onun gibi bir hal. Eskilerin tabiriyle, aşk-ı daimide olan arifler var. En çok onlar anlatmıştır. Yunus Emre, Fuzuli, Kemali Baba, Seyit Nizam gibi bilgelerin solukları yanık ciğer kokar. Sürekli yanmışlardır. Rilke'yi doğrulayan bir durum. Aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır. Bu yüzden üstatlar, öğrencilerini sürekli aşkta tutmazlar, irfana çekerler. O olağanüstü hal sürekli yaşanılabilir mi? O ağırlığa dayanılabilir mi?
Dayanılamaz mı?
Aşıklara sormak lazım.
Aşık olmayan bilemez mi?
Hz. Mevlana'ya, 'aşk nedir' diye soruyorlar, 'ben ol da bil' diyor.
Aşk ve emek ilişkisi... Biz sevginin emek gerektirdiğini fakat âşık olmak için bir emek olmadığı görüşü hâkimdir. Aşk emek gerektirir mi?
İnsan için emeğinden fazlası yoktur.
Aşk öğrenilir mi?
Evet. Hz. Mevlana alimdi. Hz. Şems, onu 'aşk mektebi'nde eğitti. Ona aşkı tattırdı, oradan Divan-ı Kebir doğdu. Sonra irfan burcuna geldi. Oradan da Mesnevi-i Şerif çıktı.
Dünya daha adil olabilirdi
Mevlana'nın aşkı bu yüzyılda hala diri bir şekilde yaşıyor. Mevlana mı aşkı yaşatıyor yoksa aşk mı Mevlana'ya hayat veriyor?
Günümüzde nice mahfi Mevlana'lar var. Konuşmayan, hafada işini işleyen. Ne aşıklar var. Bütün insanlık için yakaran nice ağzı dualı aşıklar...Birine aşık olup, Erzurumluların tabiriyle senelerce hissettirmeden onu kendi melalinde yaşayan bağrıyanıklar var. Mevlana'nın sözlerinin bugün hala bizi etkilemesi, ilmini, Ölmeyen Diri'den almış olmasındandır. 
Aşk bazılarımızı yüce bir makama çıkarırken bazılarımızı ise tepe taklak ediyor. Aşk denen şey aynı zamanda tehlikeli bir hal de değil mi? Her insan bu halle başa çıkabilir mi?
Buna dilerseniz, Lale Müldür'ün dizeleriyle cevap vereyim: 'ormanda bir kuş hızla dönüyordu / aşık olduğumuz zaman / yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner / ve kaçmamız gerektiğini söyler bize / çünkü her şey çok fazladır / kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş / kendini ve etrafındakileri yaralar / tehlikedir onun adı / bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez / kumrular sakindir bir tek / ben kumru değilim / sen de / bu yüzden birbirimize yaklaşamayız.'
Bugün insanların tümü aşık olsaydı ortaya nasıl bir tablo çıkardı?
Yeryüzünde şairane oturan insanlar çoğalırdı. Daha adil ve merhametli bir dünya olurdu.
Aramak ile bulunmaz
Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Aşka bu kadar eğilmekle göstermek istediği şey neydi?
Hz. Mevlana'nın özellikle Divan'ı aşk doludur. Divan, deyim yerindeyse dağa tırmanırken gaz pedalının dibe kadar indiği yerdir. Doruktan sonraki inişte ise Mesnevi doğmuştur ve burada Hz. Pir'in kademi sürekli frendedir. Mevlana, aşkla irfan arasındaki ankadır.
Aşk neyin ilacı?
Aşk acısı, paylaşılmaz ve sürekli çoğaltır kendisini. Aşk yalnızlığın hem zehiri hem de panzehiridir.
İsteyen Allah'a âşık olabilir mi? Allah aşkı istemek mi yoksa nasip işi midir?
Neye aşık olursak olalım, O'nun Cemal'ine oluyoruz aslında. Dilemeden nasip erişmez. Aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır, bunu söyler. 
Aşk her yerde varsa neden görenlerimiz sınırlı?
Dünya imtihandır. Aşk acısı, gözümüzdeki perdelerin açılmasına hizmet eder. Varolanlar birer perdedir. Her lokma göze bir perde çeker. İktidar perdedir. Şehvetler perdedir. Hırslar, tutkular perdedir. Hakk'ı herkes kendi nefsinde idrak eder. Mısri, 'şehr-i Elmalı, canda bulmalı' diyor. 'Elmalı', hakikat sırrıdır. Hakikat nefiste bulunacak. Nefs'te ise sayısız perde vardır. Bunlar kullukla, riyazetle, zikirle, acıyla, aşkla aralanır. Vücut birliğine inanan arifler bütün varlığı bir vücut olarak görürler. Ona ulaşana kadar arayış sürer. 
Allah'ı tanımak veya ilim sahibi olmak Allah aşkını azaltır mı yoksa arttırır mı?
Artırmaz mı? O'ndan en çok O'nu tanıyan korkar. O'nu en çok, O'nu tanıyan sever. Sevgi bilmektir dediğim gibi. 'Bilinmeyi sevdim...' diyor ya...Sevgisiz hiçbir şey olmaz. Tutkuyla sevilmeden yapılan bir işten hayır gelmez. 
Aşkı yaşayan kişilerin kimileri az kimileri ise çok derin olarak yaşıyor. Bu neye bağlı? Kişinin duygu dünyasına mı yoksa Allah'ın seçtiği kulları olmasından mı?
Hz. İsa'nın bir hadisi var : 'Çokları çağrılır, pek azı seçilir' diye. Bazılarının seçildiği kesin. Bunlar için 'tekamül etmiş ruhlar' demek daha doğru. Kimisi bir mevkiye fit oluyor, kimisi üç beş kuruşa, kimisi güzel bir kadına, yakışıklı bir erkeğe. Başka biri çıkıyor, 'bana Seni gerek Seni' diyor. Hakk'a talip oluyor. İnsan amacı kadarmış. İbn Arabi öyle diyor: 'Neye talipsen osun...'


Sadik Yalsizucanlar - Yeni Şafak YAYIN TARİHİ: 04.12.2011

10 Ağustos 2010 Salı

Aşk ve Ön Söz


Karşılıklı sevginin Leyla’larda Mecnun’larda kaldığını anlamak için karşılıksız sevgi yaşamak gerekiyormuş. Birini sevmenin delice bir aşkla bağlanmanın güzelliğini yaşamak için hazan mevsimine gelmek olduğunu bilmiyordum. Meğer hayatta ne çok şey kaçırmışım...



Aşkın insanı büyüttüğünü olgunlaştırdığını da öğrendim artık. Bu yaşıma kadar kimse öğretmedi bana aşkın karşılıksız olduğunu, sadece gönülden sevenin bu acıyla kavrulacağını, sevilenin ise sevildiğini bilmeyeceğini... Yine teşekkür ederim sana karşılıksız aşkım!!! Bana hayatta öğretilmeyenleri öğrettin. Hiç kimseye hissetmediklerimi hissetdirdin. Hiç kimse için yapamayacaklarımı yaptım. Pişman mıyım? Hayır hiç pişman olmadım ve aşkını sonsuzluğuma saklarken bile mutluydum. Hayatımın son basamaklarında bana böyle bir aşkı yaşattın. Seni sevmeme izin verdiğin için teşekkür ederim Aşkım…



Sevgiliye bu kadar serzeniş çok görülmez umarım. Evet yaşadım gördüm öğrendim. Sevgi ve aşk sadece tek kişi tarafından yaşanabiliniyor. Aşkın karşılığı yok. Bazı insanlar sadece sevmeyi bilir,karşısındaki sever mi sevmez mi hiç düşünmeden sever. Hep bekler sevecek diye ve sonunda görür ki sizi kırmamak adına hatır için kendini zorlayarak karşılık verme çabasındadır. Oysa ki herkes duygularında özgürdür ve kimse kimseyi zorla sevemez. Kırgınlık olmaz aşkta. Seviyorsan, gerçekten aşkını yüreğinde hissediyorsan bırakacaksın sevgiliyi özgürce kanat çırpsın ve nerede kiminle mutluysa
Tadına vararak yaşasın... O’nun mutluluğunu uzaktan seyrederek yaralarını sarmayı da öğrenmek gerekir...



Aşk yalnızlığı kabullenmektir...



Aşkın denklemi çözümsüz. Alışmak gerek sadece sevmeye. Sevilmeyi tatmadan da yaşamayı öğrenebilir insan. Ama birini sevmeyi birine sımsıkı bağlanmayı mutlaka yaşamalı. İşte o zaman hayatta bir yanlışlık olur...



Ve ön söz...



Seni sevdiğimi bil. Nerede olursan ol. Her zaman çok sevildiğini bil...
Alıntıdır.....

Bir gelincik tarlasına benzeyen gülüşü gizem


Bir gelincik tarlasına benzeyen gülüşü gizem
bırak da öpeyim yalnızlığını

Sen hiç gelincik gördün mü? Bir kere yapraklarına tutayım dedim, eriyip kaldı ellerimde. O zaman ağlamadığıma ağlarım simdi.

Saklandığım türkülere söylediğim şiirler vardı. Alıp götürsünler diye sesimi sana verdim. Tutanağa geçen sözlerimin sebepsiz bekleyişleri de çâre olmadı yeni türkülerime. Bunun içindir ki güvercin bakışlı olmak heyecan veriyor bana. Bunu biliyor ve ağlamıyorum. Ağlasam ne değişecek? Bunu da bir zarfın üstüne yazarak postalıyorum aşka. Cevabı ilginç olduğu kadar yakıyor yüreğimi: Bul ve tanış kendinle, hayat sende anlam kazanmadıkça sana verebileceğim bir şey yok.

Neden kendime yabancı kalmışım diye eğilip topluyorum çiçeklerini hüznün.
Unuttuğum bir şey vardı: akşam olduğunda saatlerce dönüp duran bulutları görünce rüzgâra bırakılmak ve çıkıp gitmek hayalden öte sandığım isimler zincirine. Biliyorum bir gün gelecek ve defterinin arasına bıraktığım her şeyi saksıdaki çiçeğin köklerine bırakacak duasında kendini unutan adam. Çiçek filiz verecek ve aldığı soluğun anlamına varacak. Sen hangi dalında açacaksın çiçeğin?

Dostluğun yarım açılan kapılarından geçip merdivenlerden hızla tırmanan bir postacının elindeki zarfa tutuşan bir kelebek olmayı ne çok istedim. Sitem ve hüzünlerin orta yerinde oturup gözyaşlarını sayan bir çocuk olmak içimi kemiriyor. Kapıyı açtığımda bir tebessüm vermiyor bana eski dostlar. Ben hangi yüzümle tırmanayım mutluluk merdivenine? Bıraktılar âh yazık, çekemediler tesbih tanelerini. Postacımız nergisin bile tahammülü sınanıyor bak!

Ağlayışlarına anlam katamadılar eski sevinçlerimin. Lirik bir şiir diye kalbime kazındı adın. Sana bir ömür gülümseme borcum var diye mahkûmun oldum.

Yazdıklarımın anlamlı olmasını ve tüm yazdıklarımda beni bulmayı istiyorsan bütün yazdıklarımı birbiri ardına okuman yeterlidir demiştim. Hiç kimse doğru dürüst okumadı. Kapının altından bıraktığım dipnotlar benim en büyük itiraflarım oldu. Fakat hiçbir zaman bir şiirle anlatmadım kendimi. Saklandığım şeylerdi mısralarım.

Mektuplarım ve şiirlerim hüznümün paylaşılmaz yalnızlığını vururken kıyıya, akşamları beni düşlerinde bulacak bir kalbim olsun istemiştim. Sebepsiz bir acımaya dönünce satırlar ve bakışlar, söz vaktinde bana susmak düştü hep.
Yüreğinize su serpen bir soluk dahi olsa, her kelime içine bir ateş gibi düştükçe, insanın tutunası gelmiyor hayatın gözbebeğine. Âh... Uzak bir ihtimal değil sokaklarda bir gülün yaprağını yere düşürmek ya da kendi gölgesinden kaçarken yakalanmak kör bir dilencinin donuk bakışlarına. Beni kimler anlayacak diye kaygısının olmaması ne güzel yüreğimin. Yaşayıp gidiyorduk, sanki kalbimi boydan boya çizdirecek ne vardı?

Artık / rüyasına da yenik düşüyor insan. Sabahları kapımda ağlayanın, minareden sarkan serçe kuşunun bir kanadı olsaydım. Âh bir olsaydım! Gideceğim sadece bir pervaz vardı. Hüzünler bir yangını söndürmüyormuş demek. Gittikçe çoğaltıyormuş gökyüzü güllerimde alevlerini.

Ne yazacağını bilmeyen adam, alıp çıktı güneşin saçlarını gizlediği memlekete doğru aşkını. Vuslat vuslat olalı böyle ayrılık görmedi. Yolu ezber bilinen aşklar yürüsün, biz kalkmayalım zamanın durduğu bu masadan.

Ey ülkesi dua kokan günlerin melikesi, sana anlatmak istediğim çâresizliğimin bin dildeki ifadesidir bu. Dua diye ellerimi kaldırsam unutur dilim heybemde fakirliğimi. Îcâza yeltenen sözlerin bilmediği bir akışla akıyorum sana. Bu yüzden dağılıyor duyuşun ritmine mest olan niyaz.

Kendimin tanığıysam dalgınlığımın şevkine zindedir her dem yüreğim. Hüküm sevmekse, ben aşk mahkûmluğu için giydiğim elbiseyi çıkarmam. Bütün sıfatlardan arınarak karşında olmayı da bir erdem sayıyorum. Aşk yarasına kan bedeli istemem. Yeter ki sükûna ermesin hiç fer/yâdımız.

Bitmesin hücremizde vuslat huzuru.

Galebe çalıyor ruhuma zulmet. Dua ışığına kavuşmak için sevginin gayesine sımsıkı tutunuyorum. Sabah olmadan yine akşama çıkıyorum. Ya Hayy. Bu nasıl cefadır senden gelip sana ulaşamayan. İçimde kızgın bir çöl gibi kanAdıkça susayan

Göğsüm, arı peteği; ateşe su vuruyor göz göz. Bu hazin ruhumun yok mudur saltanatı. Açık bıraksam uçar gönül kuşu eşiğimizden. Ağrıyan yalvarışta önemi var mıdır seslerimizin? Diz çökmeye gelseydim tülden bir duvara nakışladığım söz, sıcak bir sızıyla dolanırdı ömrüne anlam katan şefkati.

Kendimden geçtim diye kaybettim kimliğimi. Yandım ki ten çölümün her zerresi aşk bulutundan merhamet dileniyor. Vecde gelmez mi zaman?

Kavlimi dara çeken bir sükût bırakmışsın. Ve ben nasıl oluyor da yağmurunu bekliyorum göklerin; kendimi arıyorum senin içinde.



MEHMET ŞAMİL

Ağlamak Da Bir Zevktir, Bu Yüzden Çok Ağlayınız.


Ağlamak Da Bir Zevktir, Bu Yüzden Çok Ağlayınız.

Bulut ağlamayınca, yâni yağmur yağmayınca, yerdeki çimenler nasıl gü!er? Çocuk ağlamayınca anasının sütü nasıl coşar?
Bir günlük çocuk bile, yolunu bilir, "Ağlayayım da şefkatli dadım yetişsin gelsin." Der.
Sen bilmiyor musun ki, dadıların dadısı olan "Kerim Allah" ağ*lamayınca, bedavaca sütünü az verir.
Cenâb-ı Hakk; "Çok ağlayın." Diye buyurmuştur. Bu söze kulak ver de, Allah''ın İhsanı ve kerem sütü aksın.
Buludun ağlayışı, güneşin harareti dünyanın, dünyadaki hayatın direğidir. Bunlar bükülmüş iki ip gibidir. Sen de bu iki ipe iyi sarıl.
Güneşin yakışı, buludun ağlayışı olmasaydı; cisimle a''râ nasıl gelişirdi.
Bu hararetle, bu ağlayış temel olmasaydı, bu dört mevsim nasıl olur da ma''mûr bir hâle gelirdi?
Güneşin sıcaklığı, dünya bulutlarının ağlayışı, dünyanın ağzını tatlılaştınyor, dünyayı güldürüyorsa,
Öyle İse, sen de akıl güneşini yak, parlat; gözlerinden bulut gibi yaşlar saç.
Küçük bir çocuk gibi, sana da bir ağlar göz gerekir. Şerefini ve mânevi zevkini yok eden ekmeği az ye.
Aksine, birisi imanla can verdi de, din hususunda derecesi yücet di mi, iki çeşit şeytan da feryada, ağlayıp sızlanmaya koyulurlar.
Edep sahibi biri, bir kimseye akıl verdi mi, onu doğru yola getir*di mi, iki grup şeytan da haset dişlerini gıcırdatmaya başlar.
Kalem Sevgiliden Yana Olunca
Mevtana "Mesnevi"
Bir âşığın sevgilisine ettiği hizmetleri, gösterdiği vefayı, uzun ge*celer yanının yatak görmediğini, uzun günlerde ise aç kaldığını, su*suz kaldığını, çok ızdırap çektiğini anlatıp da; "Ben bundan fazlasını yapamıyorum, eğer yapılacak başka bir hizmet varsa haber ver, gös*ter ne buyurursan yapayım. Hattâ dilersen Halil (a.s.) Gibi ateşe an*layım, Yûnus (a.s.) Gibi kendimi deniz canavarının ağzına atayım. Circis (a.s.) Gibi yetmiş kere öldürülmem lazımsa öldürüleyim. Şu-ayb(a.s.) Gibi ağlaya, ağlaya kör olmam gerekse kör olayım." Deme*si ve sevgilinin de ona cevap vermesi. Zaten peygamberlerin vefala*rını, Hakk yolunda ölümü göze alarak canlan ile oynamalarını say*maya imkân yoktur.
Bir âşık, sevgilisinin huzurunda yaptığı hizmetleri sayıp döküyor ve ona diyordu ki:
"Senin için şunlan yaptım, bunları yaptım, bu aşk savaşı meyda*nını da kılıç yaraları aldım, oklara hedef oldum.
Mal gitti, güç gitti, namus gitti. Senin aşkından nice muratsızhk-lara uğradım.
Hiçbir sabah beni uyurken bulmadı, gülerken görmedi. Hiçbir akşam beni varlıklı karşılamadı. Dâima yoksul olarak buldu."
Ne acılar tattıysa, ne dertler çektiyse onları bir bir etraflıca say*makta idi.
Bunlan sevgilisinin başına kakmak için değil, aşkına yüzlerce şa*hit olarak sayıp duruyordu.
Aklı olanlara bir işaret yeter de, artar bile. Ama âşıklardaki o su*suzluk nasıl giderilebilir?
Âşık yorulmadan, usanmadan sözünü tekrarlar durur. Hiç balık bir işaretle duru suya kanar mı?
Âşık o eski derdi, temiz, tükenmez olan o aşk derdini, yüzlerce defa anlattığı hâlde; "Ne söyledim ki? Ben bir söz bile söylemedim." Diye şikâyette bulunuyordu.
Sanki bîr ateş içine düşmüştü, yanıyordu. Fakat neden yandığı*nı bilemiyordu. Ancak, o ateşin harareti ile mum gibi eriyor, ağlıyor*du.
Sevgilisi; "Evet." Dedi. Doğru söylüyorsun, bütün söylediklerini yaptın, yerine getirdin ama, kulağını aç da şimdi beni dinle...
Aşkın ve sevginin aslının aslı olan bir şey var kî, sen onu yapma*dın. Bu yaptığın teferruattan, ayrıntılardan ibarettir." Dedi.
Âşık; "O bahsettiğin sevginin aslının aslı olan nedir?" Diye sor*du. Sevgilisi de; "Ölmektir, yok olmaktır." Diye cevap verdi.
"Sen dediklerinin hepsini yaptın, fakat ölmedin, hâlâ dirisin. Ca*nı ile oynayan, aşk uğrunda ölümü göze alan bir âşık isen, hemen kendini öldür."
Âşık sevgilisinin bu dokunaklı sözlerini duyunca, o anda uzanıp can verdi. Gül gibi gülerek, başı ile oynadı. Şikâyet etmeden, neşeli bir hâlde Ölüp gitti.
Arif kişinin zahmet nedir bilmeyen aklı ve canı gibi, o gülüş on*da ebedî olarak kaldı.


Alıntı...

Sen Hz. Ali Misin Ki Hz. Fatıma İstiyorsun


İçimden geçenleri tek tek anlatacaktım ona;
Onunla ikimiz bir dalın iki kirazı, bir kurnanın yan yana akan iki musluğu olacaktık.
Hayat denilen bu köhne mahallede; yıkılmak üzere olan taraçalarımı, balkonumu onun sağlam ve dik duvarına dayayacak ve istimlâk görmemiş iki ahşap ev gibi bitişik nizam yaşayıp gidecektik.
Dışarının tarrakasından bezip dumanlı başımla saadet yuvamıza girdiğim an, onun boynunu bir gelincik gibi büküp, ok kirpiklerini kırpıştırarak “hoş geldin” deyişinde felah bulacak ve mükerreren rabbime şükür duaları edecektim. “rabbim bana iliği mundar bir hatun vermediğin için sana hamdolsun.”
İnsanlar avaz avaz, bar bar bağırıp sokaklarda zift ile sıvanmış gemiler gibi yol alırken mehpare yüzlü sevdiceğimle şal desenli koltuklarımızda oturup ayaklı fincanlarımızla kahvelerimizi yudumlayacak, ben çocukluktan kalma bir alışkanlık ile fincanın dibindeki telveyi yalamaya çalışırken bir an onun müstehzi yüz ifadesi ile karşılaşıp utanacaktım.
Sinirden morardığım, eski bir taka gibi yalpaladığım anlarda marifetli zevcemin masanın üzerine koyduğu balıksırtı desenli bir tabak cevizli tarçınlı kurabiye; tüm çakralarımı açacak, ruhumda tarçın çubuklarından saraylar yükseltecek ve yüz hatlarım “relaks” denilen o muhteşem gevşek eda ile tanışacaktı.
Geçim yoluna koymuşuz ya başımızı efendim. Benim kazdığım çukurları o dolduracak, onun ördüğü zindanları ben yıkacaktım. Benim yaktığım ateşi o söndürecek, onun çattığı darağacını ben yakacaktım. O giderken ben dönecektim, ben kaybederken o bulacaktı. İşte böylece yirmi dört saat mesai yapan iki işçi gibi saadet sarayımızı inşa edecektik.
Ufak tefek tartışmalar da yaşayacaktık elbette. Rica ederim. Elbet biz de hataya namzet bir beşeriz. Misal “LCD televizyona zekât düşüp düşmeyeceği”, “pazar arabasına önce sebzelerin mi meyvelerin mi konulacağı”, “yumurtanın sarısının mı yoksa beyazının mı daha faydalı olduğu” mevzularında elbette sağlıklı beyin hücrelerine sahip her birey gibi biz de tartışacaktık.
Şeyh Sadi’nin “on derviş bir kilime sığar da iki sultan bir saraya sığmaz” sözünü kaidemiz belleyecek ve sultan gibi değil etekleri zikir rüzgârları ile uçuşan dervişler gibi gezinecektik saadethanemizde.
Yaralı geyikler gibi titreyecektik mukaddes kitabımızdan sözler işitince…
Şeytanla, sırçalı sıpalar gibi inatlaşacaktık…
Sabah namazına paçalı güvercinler gibi guruldayarak uyanacaktık.
Kertenkelelerin korkudan kuyruğunu bırakıp kaçması gibi biz de “rabbimizin azametini” ensemizde her hissedişimizde günahlarımızı bırakıp kaçacaktık.
Her yanlış bir nakış demiş eskiler. Biz de hayat denilen kilimi işte böyle nakış nakış dokuyacaktık. Bozulmuş bir nesil ters nallanmış at gibi yeldir yepelek dolanırken, biz sağrısı terli, yeleleri rüzgârlı atlar gibi her daim rıza-i ilahi ye doğru koşacaktık.
Vay hormonlu gıdalarmış, vay kansorejen maddelermiş… Uzun kış gecelerinde saç sobamızın tavana vuran ışığında oynaşan renk fevvarelerinde huzur bulmak varken, patlamış mısırlar eşliğinde sobanın üzerindeki bakır demlikten yayılan o musikiyi dinleyerek uyuklamak varken, bu tür mevzulara dalıp asla mekâna kesafet katmayacaktık.
Pencereden bakınca bir top akasya bir iki akçakavak muhakkak görecektik. Tevazu, tevekkül, kanaat ve feragat adına ne varsa ağaçların dallarından okuyacaktık. Şövalye kitabı okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot gibi biz de ağaçlara baka baka onlar gibi mütevekkil olacaktık. Köklerimiz sağlamlaştıkça dallarımıza abı hayat yürüyecekti. Damarlarımızda sabır öz suyu dolaşacaktı. Yüzümüz ağacın gövdesi gibi nasırlaşsa da bedenimiz her daim meyveye duracaktı. Sonbahar gelip yaprağımızdaki son klorofili de içine çekinceye kadar bu böyle devam edip gidecekti.
Asla plaza adamı, cafe müdavimi, İstanbul enteli, vitrin aylağı olmayacaktık. Zamanı geçmiş fraksiyonlardan bize ne? Markasını yitirmiş şehirlerden, gudubet fikirlerden, küfür fıçısına batmış şiirlerden bize ne? Ne yapacağını iyi bilen kurnaz kadınlardan, ne yaptığını bilmeyen mandagöz adamlardan bize ne?
Biz iki mümin olacak, iki mümin gibi yaşayacak ve iki mümin gibi ölecektik….
Lafı çok uzattım farkındayım. İşte bütün bunları ona anlatacak ve desti izdivacına talip olacaktım. Eğer ki tam ona yetişmişken köşeyi dönmeseydi. O meymenetsiz adamın koluna bir piknik sepeti gibi takılmasaydı. Şuh kahkahaları onu bir azize olarak gören ruhumun duvarlarında yankılanmasaydı. Hz. Fatıma asaleti diye nitelendirdiğim o duruşunu bir mazgalın kenarına bırakıp şehrin lağımına karışmasaydı. İçkili bir kafeden içeriye girerken ardında bıraktığı gönül mabedimi elleriyle yakıp yıkmasaydı.
Tüm bu düşüncelerimle o menevişli siluetin ardından bakışlarımı çekip kendi ruhuma doğru yeniden yola çıkarken içimde bir sesin yankılandığını hissettim. Diyordu ki bu ses; “sen Hz. Ali misin ki Hz. Fatıma istedin, sen Mecnun istidadında mısın ki Leyla aradın karşında”
İşte bu içsel hesaplaşma ile o an Obama gibi irkilmişim. Ayaklarım birbirine karışırken düşmemek için duvardan sarkan elektrik kablosuna sımsıkı tutunmuşum. Ufak bir çarpıntı ve titreme ile üzerinize afiyet kendimi karşı kaldırımda buldum. O an çevreye yayılan yanık kokusunun elimden mi yüreğimden mi geldiğini tam anlayamadım. Ama anladığım bir şey vardı ki; ortada Leyla ve Mecnun yoksa Züleyha ve Yusuf yoksa Ali ve Fatıma yoksa elektrik melektrik bir işe yaramıyor.

Ayşegül GENÇ

Aşkın Esrârı Esrâr'ın Aşkı


Aşkin Esrâri Esrâr'in Aşki



Derd-i aşkı kime tabir edeyim
Aşk varken bana hem-dem yokdur.

Aşk, üç harf beş nokta... Her harfinde ayrı bir mânâ, her noktasında ayrı bir sır var. Gönüller bu esrâr ile çevrili, zihinler bu bilmece ile yorgun... İnsanlık tarihinin hiçbir devresinin aşka kayıtsız kaldığı söylenemez. Aşk, devası derdinde gizli bir illet; aşk, gönlü deryalara garkeden bir halet; aşk, tozlu ufuklarda kopan kıyamet...


Aşk, devası derdinde gizli bir illet; aşk, gönlü deryalara garkeden bir halet; aşk, tozlu ufuklarda kopan kıyamet... Esrâr Dede bu kıyametin kalbinde atan sırra meftûn olmuş -fakat ne yazık şimdilerde kimselerin yâd etmediği- bir derviştir. Asıl adı Mehmed olan şâir 1749’da İstanbul-Sütlüce’de doğmuş, Arapça ve Farsça’nın yanında birkaç Batı diline de vâkıf olacak derecede iyi bir eğitim görmüştür. 40’lı yaşlarda bir merakın neticesinde Galata Mevlevihanesi’ne uğramış, o sıralar dergâhın şeyhi olan Gâlib Dede’nin sohbetinden fevkalâde etkilenerek ertesi gün Mevlevîliğe intisâb etmiştir. Gerçek mürşidini bulan Esrâr’ın şairliği de bundan sonra başlar. O, geçip giden kırk yılını
Sevdâ-yı mahabbetle gezip hayli zamanlar

Esrâr-ı belâ-keş nice yıl derbeder oldı

beytiyle özetler. Mevlevîlik onun “hüzünler kulübesi”ne dönen gönlünü “safâ bahçesi”ne çevirmiştir. Osmanlı döneminde başlı başına bir “mekteb-i edeb” vazifesi gören Galata Mevlevîhânesi’nde 1001 günlük çilesini tamamlayan Esrâr, “dede” ünvanını alarak hücrede oturma hakkı kazanır, ancak o gece (aynı zamanda mi’râc gecesidir) vefât eder... Vefâtı başta Gâlib Dede olmak üzere onu tanıyan herkesi derinden etkiler. Şeyh Gâlib’e “Kan ağlasın bu dîde-i dür-bârım ağlasın / Ansın benim o yâr-ı vefâdârım ağlasın / Çeşm ü dehân u ârız u ruhsârım ağlasın / Başdan başa bu cism-i siyehkârım ağlasın / Ağyârım ağlasın bana hem yârım ağlasın / Gûş eyleyen hikâyet-i Esrâr’ım ağlasın...” şeklinde başlayan Türk edebiyatının o şaheser mersiyesini yazdıran da bu etkidir. Gâlib Dede bu sâdık dervişinin vefatına “esrâr” ve “hayrân” terimlerini tevriyeli kullanarak şu tarihi düşmüştür: “Hemdemleri hayrân kodu gitti Esrâr göçüb” (1211-1797).
Esrâr Dede aşkı acı, dert, yalnızlık, hasret, ızdırap temaları etrafında işlemektedir. O, şiirlerindeki üstadı Fuzuli’den farklı olarak daima vuslatı arzu eder. Fakat dertten o derece bîtâb düşer ki vuslata dermanı kalmaz. Bu ümitsizlik, yazımızın konusu olan âşıkâne şiirlerinin temel unsurunu oluşturur.
O, halden anlamaz sevgiliye duygularını döker, ondan medet ister. Sevgilinin “ne var bende ki bana hayrân olursun” itirazına,
Nasıl hayrânın olmayam efendim



Ele âyine al hüsnün hayâl et

diye cevap verir.
Esrâr Dede’nin sevgiliye hitaben yazdığı gazelleri “mecmua-ı nâçâr”ı olan divanında büyük bir yekûn tutar. O her dem âh u zâr içindedir. Bu, âşık sayılmanın vazgeçilmez kuralıdır. İstiğnâ semâlarında kanat çırpan sevgili kimi zaman, bilmezmiş gibi âşığın âhının sebebini sorar. Buna Esrâr da şaşırmıştır:

Gelmiş o bî- vefâ sebeb-i hayretim sorar
Bilmezlenir de nâle-i pür hasretim sorar


Zâlim harâb eder dil-i Esrâr’ı cevr ile
Sonra gelir de hâtır-ı bî-minnetim sorar.
Bu suâl onu ney gibi inletmeye yeter. Âh, der sevgiliye... Gözyaşı damla damla sebeb-i cânım oldu; keder yüzümde çizgi, gönülde kanım oldu; evi barkı unuttum sahrâlar hânım oldu; derinden geldi hüzün azîz mihmânım oldu:

Derûnum beyt-i ma’mûr idi hep zîr u zeber etdin
Beni ağlatdın ağyâr ile vardın handeler etdin...
Aşkın tarihi hep bu sahnelerle dolu değil midir zaten?.. Bir ev yapmak için âlem yıkılmamış mıdır? Her kahrı zemzem misali içen âşığa iki damla gözyaşından başka ne kalmıştır ki? Esrâr Dede âşık olduğuna değil, bahtsızlığına üzülmektedir. Feleğin âşıklarla ne alıp veremediği vardır ki onlara ezelden beri cevr u cefâ etmeyi âdet haline getirmiştir?

Esrâr ile tükenmedi gitti husûmetin
Ey çerh bu azâb nedendir neden neden
Yıllar sonra Gâlib Dede onun ardından yazdığı mersiyede “Dehrin budur hemîşe muhibbâna âdeti” diyerek buna işâret edecektir. Görülmemiş şeydir ama olur ya birgün felek âşığa yâri görmesi için müsaade etse bu sefer talihi onu yarı yoldan döndürür, visâle izin vermez...
Âşık, sevgiyi, vefâyı hak ettiğine inanır. Ama aşkın hak edene değil, nasip edilene verildiğini çok geç anlar. Onu bu yolda böyle sermest eden işte bu nasipsizliktir. Böylece o herkesle irtibatını kesmiş, kendi iç âlemine gömülüp gitmiştir:

Felekden nefret ettim âşık-ı vahşet-güzînim ben


Dehrde kimse ile kalmadı ünsiyyetim gitti
Aslında o, kadere pençe gösterecek kudrette değildir. Aşka en baştan mağlup olduğunu bilir. Aşkın yolu kahır taşlarıyla döşenmiştir. Ve aşk ki başlıbaşına noktalı rahmettir… Onu gizlemek ne mümkün!
Âşık, aşka giriftâr olurken önce neye uğradığını bilmez. Sorular karınca ordusu gibi kemirir beynini:

Bilmem bu ızdırâb nedendir neden neden
Gönlüm neden harâb nedendir neden neden
Sonra bu sahraya düşenin derd ile ülfet peyda etmesi gerektiğini anlar. Aşk ile inlemeyen, sevgilinin ismi her anıldığında yüreği kanamayan âşık, iddiasında samimi değildir zaten:

Ehl-i zühdün salât u savmı gibi
Âşıka âh âh vâcibdir
Âşık varlığını sevgilide fenâ kılar. Yârin ayağına batan dikenin âşığın kalbine saplanması bu yüzdendir… O kâh yârin ayağında toz, kâh saçında esir, kâh gönlünde sürgündür… Öyle ki yâr birgün kendisini azâd etse aşk onu azâd etmez artık.
Aşk diyarında Yûsuf’un diğer adıdır ümit… Âşık kâh Züleyha, kâh Yakûb. Ve Yûsuf–ı aşk hep yüz çevirendir. Âşıkların elinde kalan ise Yûsuf’un parçalanmış gömleğidir sadece. Züleyha olmak ne zor... Bundan sonra aşk çiçeği gözyaşlarıyla sulanacak, sabır güneşiyle büyüyecektir. Gözler görmeyecek, yüzler gülmeyecektir yıllarca… Gönül sarayı hüzünler kulübesine dönecek, Yûsuf hep beklenecek, beklenen hep Yûsuf olacaktır. Ne var ki Esrâr’ın Yûsuf’u hiç dönmeyecektir…
Aşk Esrâr’ın gönlünü hayrân, aklını noksan, gözünü giryân, mülkünü talân, ömrünü zindân etmiştir. Öyle bir hâl ki ne zaman derdini söylemeye kalksa ağzından söz yerine kan gelir. Ecel oku iştiyakla beklediği bir rahmettir onun için: “Ya Rab o gün olur mu ki peyk-i ecel gelir?”
O, aşk çeşmesinden abdest almış, aşkın zemzeminden içmiştir. Dolayısıyla amel ve mezhep kaygısından âzâdedir:

Zâhid! Esrâr perîşân-ı mahabbettir
Aşkdan gayrı ne a’mâl u ne mezhebden sor!
Ölümden gayrı her derdin dermanı var derler. Karşılık bulmayan aşkın da dermanı yoktur oysa. Ölüm âşığın yüreğinde “aşk” adını almış olmalı ki âşığa “başka dünyalara doğmak için ölen kişi” demişlerdir. Onu eski hâline döndürmek ölüyü diriltmek gibi muhaldir. Bu derdin ne tamiri var, ne tabiri. Ne takriri var, ne tabibi: “Bu bir illettir ey dil yâresi tamir kabul etmez.” Bu yüzden olur olmaz yerde haykırmak, derd-i derûnunu nâdâna açmak yerine gönül tezgâhında sabır ipliğiyle dokumak gerek aşkı. Anlayana arz-ı hâl etmek gerek:

Derd-i aşkı kime tabir edeyim
Aşk varken bana hem-dem yokdur.
Önce boğuk boğuk sonra alev alev yanan ateşin közde karar kılması gibi âh u zâr ile nâlân olan âşık da gitgide derdini sükût libâsına sarar. Bazan mahallenin çocuklarının oyuncağı olur, bazan dostlarının maskarası… Alaycı bakışlar altında ezilir, selâmı askıda kalır, yalnızlığına sığınır ama “takdîr-i Hudâ”ya karşı gelmez:

Ol şuh cefâ eylesin ancak bana dâim
Bu düşdü benim hisseme takdîr-i Hudâ’dır.
Kendisini ayıplayanlara da cevâbı aynıdır: “Ta’n eyleme uşşâk-ı perîşâna azîzim / Geldi mi senin başına hiç, hükm-i kazâdır.”
Akıl sermâyesini vuslat yolunda tüketmekten çekinmez âşık. Kendisiyle “lutf-ı tekellüm”de dahi bulunmayan yâri vasfetmeye kalktığında dili tutulur, kelime hazinesinin boşaldığını farkeder. Neylesin, “bir derd ki bu, çâresi her lahzâ rızâdır.”
Niçin ağlar her gece, neden inler dâim, kendisi de bilmez. Elinden başka da bir şey gelmez zaten: “Ağla ey dîde hemân ne kârın vardır / Giryeden gayrı bu âlemde ne varın vardır?”
Düştüğü belâ sahrasında, muhabbet vadilerinde susuz, nişansız, darmadağınık dolaşır durur. Sevgiliye yakarmak için tenha vakitleri gözler. Sesi ulaşsın ulaşmasın yalvarır: “Cânım!” der:
Yetmez mi bunca hicrân, bitmez mi bu hasret, gitmez mi bu gam? Batmaz mı bu ıstırab güneşi, olmaz mı akşam? Doğmaz mısın semtime bedir yüzlü? Uğramaz mısın iklimime? Söz vermiştin ya hani bir zamanlar, yalnız bırakmayacaktın? Ağlatmayacaktın, yola baktırmayacaktın? Nerelerdesin, mürüvvet zamanıdır teşrif etmez misin?

Dahi hicrân u gam yetmez mi ya, ey nâzeninim gel
Felekler oldılar bîzâr-ı feryâd u enînim gel!
Sesine ses gelmez yine. “… ne çâre demez imiş o cefâkâr / Esrâr benim âşıkım olmaya sezâdır.” Seher yeline sorar “şîvekâr”ını: “Peyk-i sabâ ne haldedir nâzeninimiz / Ol bî-vefâ güzel bizi de yâd eder mi hiç?” Bâd-ı sabâ da cevap vermez: “Haber-i yâr değil, bûy bile gelmedi hayf / Yoksa bu semte bâd-ı sabâ gelmez mi?”
Sevgilinin kara yüzlü rakibe iltifatı Esrâr’ın “cünûn”unu ziyâdeleştirir, bir kıvılcımla bütün “külbe-i ahzân”ı ateşe verir.
Bir akşam aşkın iksiriyle ser-mest olmuşken kendisi gibi bir bağrıyanığın âhıyla irkilir, çektiği bütün dertler aklına düşer: “Bir âh-ı hazîn etdi bugün bezmde bir mest / Hep çekdiceğim derd u belâ yâdıma geldi.” Terk’i tercih eden “gül-i handân”ına seslenir son kez:
Ey rûh-ı revân-bahş-ı dil-i nâçârım!
Ne zamana dek bu köhne bağ bir bülbülün feryâdıyla yankılanacak?
Ne güne kadar bu hasta gönül senin şifâ dolu bakışlarından istimdâd dileyecek?
Divânece dolaştığımı görenler sanırlar ki sevincimden sema ederim.
Bilmezler ki döner döner bakarım senden yana, âh ederim...
Ayağının altını öpmüş olmasaydı bu topraklar,
Nefesin karışmış olmasaydı bu şehrin havasına,
Düşmeseydi hayalin Boğaz’ın sularına,
Hâtıran köşe bucak çıkmasaydı karşıma,
Zannetme ki yaşardım yüreğinde bu şehrin...
Gelmez misin artık,
Firkatine ağlayan Istanbul’un yüzünü güldürmez misin?
“Yakmadan bahr u berri âteş-i âh-ı Esrâr / Keşti-i nâza süvâr ol da efendim tiz gel!” Gelmez...
Esrâr’ın aşkı aşkın esrârında sırlanır gider onunla beraber... Sevdiklerine vefât yıldönümünde (27 Receb 1211) onun hikâyesini dinleyip bir Fâtiha okumak kalır.


Arş. Gör. Ahmet KARATAŞ
Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi

Bir Leyla düşlemesidir AŞK


Bir Leyla düşlemesidir aşk.
Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye.
Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında
aramanın adıdır aşk.
Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir;
güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.

Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük.

Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için.
Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.
Mecnun'a özendik sevdamızı bir Leyla'ya yüklemek için.
Leyla bir ışıktı, ab-ı hayattı aşkı filizlendiren.
Ferhat olup Şirin'ler hatırına gönül kazmasını
yamaç yüreklere vurmak istedik.
Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.
Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda.
Leyla'ya, Şirin'e, Aslı'ya adadığımız yüreklerimiz vardır.
Suretten öte aradığımız bir yâr vardır.
Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.

"Aşk" ile "ilgi duyma"nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz.

Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor.

Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık.

Tutkulara takılıp kaldık.

Dergâha gelen delikanlıya şeyhin
"Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!" dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını.
Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu.
Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.
Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil,
günübirlik sevdalara takılıp kaldık.
Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi,
tutkuları aşk sandık.
Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.
Sonu "kaf"la biten, "aşk"ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın.
Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye
"aş" (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.
Mecnun'un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar,
çöl değil.
Oysa aşk, çölde haz verir insana.
Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır.
Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa.
Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı,
cânân adı, can verir ölür ruhlara.
Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla'yı görenler,
aşka uyanır seherlerde.
Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde.
Toprak öperken alınlarımızdan,
aslında Leyla'dır buseler konduran.
Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık.
Biz seherlerimizi uykulara feda ettik,
göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları.
Üstümüze güneşler doğar oldu.
Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda
diyemedik gün doğumlarında.
Biz, ceylanların gözlerini öpemedik,
bu gözler Leyla'nın gözlerine benziyor diye.
Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık.
Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.
Biz sevemedik yaratılanı Yaratan'dan ötürü.
Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.
Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva'dan dökülen.
Şimdi ezeli pişmanlıklara değil,
günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.

En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden,
"Ben sana âşık olmuşam ey şerif!"
hitabının tatlı sıcaklığı vardı.

"Levlake..." hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı.
Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.

Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla'ya,
son Leyla'ya, en Leyla'ya sunmanın hesabındayız.

Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe'sinde misafir etmenin telaşındayız.

Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.
Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.
"Kimsin?"
diye seslenir kapısını çalana.

Aşka tutulan âşık "benim" der. Ve tekrar seslenir sevgili.
"Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular."
Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. "Sen'im" der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır.
Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.
Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup
ölümsüzlüğe kucak açanlardır.

Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır.
Dillerde hep Leyla kitabı okunur.
Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla...
Buram buram hep Leyla...
Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında,
göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır.
Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa.
Toprak, Leyla'sıdır yağmurun; toprağın Leyla'sı yağmur...
Mecnun'a adını sorarlar, Leyla der.
Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla,
hep Leyla der. Hep aşk...
Gönlünü Leyla'ya kaptırmışların şafaklarında,
güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır.
Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar,
Leyla'nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır.
Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.
Yüreğine yasak koyanlar,
vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar.
Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar.
Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.

"Cennet gözlüm" dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı
tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...

"Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!" deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını?

Sevdanın ve Leyla'nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık?
Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla'yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla'dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?
Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa.
Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında.
Gönlünü avutur.


Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini Mecnun. Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. "Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün?"

Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla'nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla'ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla'ya uzanır.

Osman Alagöz

İki Ağrı (Dağı) Arasında Bir Ara’f: Aşk


İnsan maddî ve manevî varlığı ile bir bütün olarak yaratılmış. Her bir varlık unsuru izn-i ilahi ile bir duvarın tuğlaları gibi birbirini bütünlüyor. Böylece vücut hanesi meydana geliyor.

İnsanın bir azasındaki haz ve mutluluk hissi diğer azalarını etkilediği gibi o azasındaki ağrı, sızı zamanla diğer azalarına da sirayet ediyor. Onları da bir zaman sonra kendi haliyle muzdarip ediyor. Öyle ki bazen bir uzuvdaki rahatsızlık vücuttaki onlarca uzuvda uç eriyor. O uzuv bizzat kendindeki bir arızadan yada başka uzuvlardaki bir arızadan dolayı düzenini yitiriyor. Bazen, basit bir rahatsızlık olarak gözüken bir diş ağrısının altında altmış çeşit hastalık bulunabiliyor.

Maddi uzuvlardaki bir arıza sair cismani uzuvlarımızı etkilediği gibi manevi uzuvlarımızı da etkiliyor, onlarda bir maraz oluşturabiliyor. Bazen cismani uzuvlarımızdaki bir açmaz, acı, ağrı, sızı yada fıtrata aykırı bir durum manevi latifelerimizde önü alınamaz ağrılara, sızılara neden olabiliyor. Bunun en bariz misali şu ki, adi kavvat derecesine gelmiş bir göz bazen bir namahreme nazar ediyor. Mukabilinde bir muhabbet ve muhatap göremeyince umutsuzluğa kapılıyor, kalbin aynası olan gözünde başlayan bir sapma muhabbetin mahalli olan kalbinde binlerce ağrı açıyor.

İnsanın maddi/cismani varlığını oluşturan unsurlar birbiri ile ve manevi latifeler ile böyle ilişkili olduğu gibi maneviyatını oluşturan akıl, sır, nefs, ruh, kalb gibi azaları da benzer şekilde birbiriyle ilişkili. Manevi azalarının birindeki manevi bir lezzet ve nimet diğer manevi latifelerine ve azalarını besleyebildiği gibi, yine manevi azalarının birindeki bir araz, maraz, kusur, hastalık, ağrı, sızı zamanla diğer azalarına sirayet ediyor. Mesela ruhta var olan mana aleminde kendini bir şeye nispet ettirme arzusu mahall-i iman olan kalbe ulaşıyor ve izn-i ilahi ile iman ve hidayet nimetini meyve veriyor. Tam tersine bazen de akılda başlayan şüphe zamanla nefse, kalbe ve ruha sirayet edip, insanı imansızlığa götürebiliyor. Dostoyevski’nin kahramanlarından Raskolnikov için böyle bir ağrıdan bahsedilir. Eveti Raskolnikov’un bir “iman ağrısı” vardır. Bunu bize biz müminlerin başka başka ağrıları olduğunu öğreten Cahit Zarifoğlu söylüyor.

Allah rahmet eylesin Zarifoğlu her ne kadar Raskolnikov’daki iman ağrısını teşhis edebilmişse de, her ne kadar yaşadığı şehirde sabah ezanının okunmadığını fark edip, bütün müminler adına ağrılara yakalanabilmişse de, her ne kadar “Afganistan Çağıltısı” ismindeki şiiriyle bizlere çok uzak coğrafyalarda ne büyük acıların, ağrıların var olduğunu hissettirebilmişse de, yaşasaydı her halde bu günkü genelde bütün insanlığın özelde bütün müminlerin yaşadığı ağrıları, acıları ne öngörebilirdi, ne de belirtiler ortaya çıktığında teşhis edebilirdi.

Evet, bu gün müminlerin hayatında baş etmesi zor öyle ağrılar var ki. Her şeyden önce İslam dünyasının birçok yerinde kan ve gözyaşı var. Masum müminler eziliyor, katlediliyor. Milyonlarca mümin açlık ve susuzluk girdabında kıvranıyor. Bu katliamlar, bu yoksulluk “Bana ızdırap veren yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlike dışarıdan geliyordu. Mukavemet kolaydı. Şimdi kurt gövdeye girmiş. Korkarım ki cemiyetin bünyesi bunu kaldıramaz…” diyebilen vicdan sahibi müminlerin içini sızlatıyor, kalbini ağrıtıyor. Öte yandan müminlerin manevi dünyalarında bu katliamlardan ve yoksulluktan tevellüd etmeyen, kurdun gövdeye girdiği öyle ağrılar, sızılar, kırgınlıklar, küskünlükler, bıkkınlıklar var ki, katliamlardan ve yoksulluktan mütevellid olmayan ağrılardan, sızılardan daha fazla müminlere zarar veriyor. Öyle bir ağrı ki müminin basireti bağlıyor, nazarı bulandırıyor.

Bu gün müminlerin hayatındaki müminlerin basiretini bağlayan, nazarını bulandıran en büyük ağrının ne olduğunu öğrenmek istiyorsak ehl-i imanın okuduğu kitaplara göz gezdirmek yeterlidir. Tahmin edeceğiniz gibi ehl-i iman arasında son dönemde en çok satan kitaplar aşk ve evlilik kitapları. “Ömür Boyu Aşk”, “Aşkın Terapisi”, “Evlenmeyen Erkekler, Evlenemeyen Kızlar” vb. isimlerle piyasaya çıkan kitaplar gerçekten de çok satıyor. “Aşkın Terapisi” isimli kitaptan da anlaşılacağı üzere bu kitaplar bizlerde var olan bir ağrıya gönderme yapıyor: Aşk ve evlilik.

Rabbimiz kalbin batınını iman, marifet ve muhabbet için yaratmış. Kalbi kendisine layık ibadetle meşgul etmek için içine sevme ve sevilme arzusu koymuş. Değil mi ki kalbin daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Bunun için hemen her insan için kalbine karşılık olacak karşı cinsten bir insan yaratmış. İnsan kendisini nispet ettirebileceği, manevi muktesebatını aktarabileceği, üzerinde kendi siretinin suretini seyredebileceği, sesine ses verebilecek, sesinin yankısı olabilecek, insan veya insanları talep etme arzusu ile yaratılmış. Sevdiğini karşısına bir dağ gibi alıp, ona içindekileri haykırma isteği ile teçhiz edilmiş.

İnsanın karşı cinsten birisi tarafından sevilme ve anlaşılma, muhatap ve muhabbet edilme arzu, istek ve talebi şüphesiz ki fıtri bir hal. Buraya kadar ne imani, ne de insani açıdan bir sorun ortaya çıkmıyor. Ne var ki bu fıtri durum nefsi bir hal arz ettiğinde insan kendini önü alınamaz meseller, meseleler, sorunlar, sıkıntılar, ağrılar, sızılar içinde buluyor. Zira kişi muhabbet edebileceğini ve muhatap olabileceğini sandığı karşı cinsten biri ile karşılaştığı zaman, onun da kendisine muhabbet etmesini ve kendisini muhatap olmasını bekliyor. Ne var ki muhabbet ve muhatabiyet durumu tek taraflı olursa, bir ağrıdır başlıyor kalpte. Herkesin bildiği manada bir aşktır başlıyor insanın kalbinde. Evet aşk kalp ağrısı ile başlıyor. Aşk nefsin beklentileri doğrultusunda işlemeye devam ettiği müddetçe ağrı artıyor. Beklentiler, talepler, istekler, arzular muhabbet edilen ve muhatap alınan kişi tarafından yeterli ölçüde karşılanmadığı müddetçe ağrı baş edilemez hale geliyor. Kalpten fikre bir menfez açılamıyor ki, bu durum aklileştirilebilsin, kalbileştirilebilsin. Sonunda hırs kalbi delip, parçalıyor. Akıl da kalbsiz kalıyor. Artık kalpteki ağrı baş ağrısına dönüşüyor. Sözün kısası aşk kalb ağrısı ile başlıyor, baş ağrısıyla bitiyor.

Buraya kadar ki ifadelerimizden de anlaşılacağı üzere günümüzdeki nefisle sınırlandırılan veya nefsin payının kalbin ve ruhun payından fazla olduğu aşkın ve aşk evliliklerinin geldiği noktayı şöyle özetleyebiliriz: İki ağrı arasında (kalb ağrısı ile baş ağrısı arasında) bir a’raf: Aşk ve aşk evlilikleri.

Baş ağrısı aşık olduğumuz veya olabileceğimizi sandığımız hiçbir insanın bizim muhabbet etme ve muhatap olma taleplerimizi tam anlamıyla karşılayamayacağını bilemememizden veya öngöremememizden kaynaklanıyor. İktidarı cüzi bir varlıktan bize göre külli bir durum olan aşkımıza cevap vermesini beklememizden kaynaklanıyor. Bir kayadan bir dağ olmasını ummaktan kaynaklanıyor. “Bir dağ olsun, sesimize ses versin” şeklindeki ümidimizden kaynaklanıyor.

Baş ağrısı aşık olduğumuz kişi ile aynı yere bakmak yerine onun bizim gözlerimizin içine bakmasını istememizden kaynaklanıyor. Değil mi ki hemen her seferinde sevdiğimiz kişiye karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeden ondan hak ve yetkiler talep ediyoruz.

Baş ağrısı aynı yastığa baş koyarken ayrı ayrı nefislere sahip olduğumuzu unutmamızdan kaynaklanıyor. Şöyle baş başa verip nefislerimizi terbiye etme cesareti gösteremiyoruz. Çünkü doğru dürüst kendimizle baş başa kalamıyoruz.

Baş ağrısı “baş olmak” ve “başa güreşmek” arzusundan kaynaklanıyor. Oysa hiçbirimiz “başaltında” da güreşme tevazusu gösterecek kadar güçlü olmaya çalışmıyoruz. Zira reddedilmeyi yani yenilgiyi kabullenemiyoruz. Bunun için karşımızdakinin yerine getirilmesi çok da büyük bir bedel gerektirmeyen herhangi bir isteğini “baş göz üstüne” deyip kabul etme cesareti gösterecek kadar cesur olamıyoruz. Tam tersine kendimizi bir aşk içinde görmek yerine bir savaş içinde görmeye başlayarak “baş (kelle) almaya” kalkıyoruz.

Baş ağrısı biraz da “ağrısız baş olmaz” hakikatini bilemememizden kaynaklanıyor. Hemen her seferinde, ağrı başlar başlamaz, ağrı ile baş etmek yerine hemen ağrı kesiciler almaya kalkıyoruz.

Baş ağrısından kurtulmanın yolu kişiden kişiye değişse de yine de hemen her insana reçete olabilecek şeyler de yok değil. Özellikle bu insan bir mümin ise. Mesela yukarıda altını çizmeye çalıştığımız şeylerin altını çizmek yerine üstünü çizebilsek şu baş ağrısından büyük oranda kurtulacağız. Sözgelimi muhabbeti ve muhatabiyeti hak eden birisini kendimize habib (sevgili), halil (dost) ve muhatap seçebilsek… Birbirimizin gözlerinin içine bakmak yerine bir hedefe beraberce bakabilsek… Kendi nefsini ıslah etmeyen başkalarının nefsini ıslah edemez, deyip işe kendi nefsimizden başlayabilsek… Mesela birbirimizde fani olabilsek…

Kanaatimce baş ağrısından kurtulmanın en kolay yolu işi baştan sıkı tutmaktan geçiyor. Nefsani nedenlerle sevmek yerine -ki bu sadece hoşlanmaktır- , muhabbetin mahalli olan kalbimizdeki şefkat ve merhamet duygusu ile sevdiklerimize yönelebilsek… Yüreklerimizi fani zevkler ile tüketmesek… Rıza-i ilahi ile ihlas ve uhuvvet prensipleri dahilinde sevdiklerimize muamele edebilsek… Her şeyden önemlisi Kur’an’ın i’cazı beyan etmek için beraberce hizmet etmeyi kendimize hedef seçebilsek… Karşımızdakini Muhammed Mustafa’nın (sav) ve Hz. Hatice’nin bu çağdaki bir gölgesi ve timsali olarak görebilsek… İşte o zaman kayalar dağ olur, sesimize ses verir. İşte o zaman Hz. Davud kıssasında olduğu gibi dağlar bizim hizmetkarımız olur.

Bizler bu gün aşk ve aşk evliliği gibi iki ağrı dağı arasında bir ara’fta yaşıyoruz. Bu ağrı dağı bana hayatı boyunca hiç evlenmemiş, aşka hemen hiç pirim vermemiş, aşka hemen hiç pirim dememiş, bunun yerine acz, fakr, şefkat ve tefekküre sürekli vurgu yapmış bir iman ve i’caz ehlini hatırlatıyor: Bediüzzaman. O, tabir yerinde ise iman hizmetinden başını kaşımaya vakit bulamış bir insandı. Çocukluğundan beri bir ağrısı, bir ağrı dağı vardı. Onun Raskolnikov’dan farklı olarak bir iman ağrısı vardı. Raskolnikov’daki iman etme arzusu mukabil, Bediüzzaman’da Kur’an’ın icazını beyan ederek insanlığı imana çağırma ağrısı vardı. O, bu ağrıya bir rüyada tutulmuştu. Hatırlarsınız, Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Meselesi’ni:

“Bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenab-ı Hakkın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zat, bana amirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et.” Uyandım; anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; i’cazı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.”

Bu gün bizler için Ağrı Dağı nefsimizin isteklerine göre şekillenen aşkımız, aşk evliliklerimiz ve aile hayatlarımızdır. Müthiş infilak eden de aşk, aşk evliliklerimiz ve aile hayatlarımızdır. Yine de korkmamak gerekiyor. Zira Cenab-ı Hak Rahîm’dir ve Hakîm’dir. O bize merhamet etmiş, iman nimetini vermiş. Bize düşen sadece beraberce “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan etmek.”

Bu gün hala bizlerin aşkımızdan, eşimizden, evliliğimizden, ailelerimizden başlarımız ağrımaya devam ediyorsa, bu bizim Bediüzzaman’ınki gibi Ağrı dağı cesametinde ağrılarımızın olmamasındandır. Bediüzzaman’ın gördüğü rüyanın bizim rüyamız olmamasındandır.

Biz bu rüyayı göremiyorsak, daha çok Ağrı Dağı efsanesi dinleyeceğizdir. Daha çok “Ağrı dağından uçtum/ Çayır çimene düştüm/ Ne belalı başım var/ Vefasız yare düştüm…” diyen türküler söyleyeceğizdir.

Mustafa Oral

1 Haziran 2010 Salı

Bir Türbe Ki Ruhum Gelen Ağlar Giden Ağlar


Sevgi, insanî duyguların en mâsumu ve en ziyade hürmete lâyık olanıdır. Sevgiye bir tutam şefkat, bir tutam da nezaket karıştırdığınızda o, melekleri kıskandıran bir kıvama ulaşır. Sevgi, tek başına bir ölçüdür. Hak ona bakar, halk onu arar. Sevgi, Yusuf’un (aleyhisselâm) kuyusunda sabır, Nemrut’un ateşinde gül olur; hicret yolunda emniyet olup dillerde, “lâ tahzen innallahe meana”ya (üzülme Allah bizimle beraberdir) dönüşür.

Bizler, bir tutam sevgiydik önce. Sonra “Ete, kemiğe büründük.” Daha sonra “İnsan gibi göründük.” Ete kemiğe bürünen misâlimizdeki kemalâtı görünce endam aynasında, başladık övünmeye ve sevmemiz gerekenlere tahakküm etmeye. Hem de mâbudiyetten uzaklık noktasında ve mahlûkiyet nispetinde müsavi olduğumuzu bile bile. Sevginin yolunu değiştirdik. O da kurudu. Ve biz, sevgisiz kalıp öldük sanki. Her şey soğudu, kadavralaştık birden. Arzın orta yerine kondu nâşımız. Payandamız ene, gassalimiz kibir, kefenimiz ise, şöhret bezindendi. Semada ve serâda okundu salâlarımız. Duyanlar koşup geldi, bölük bölük. Kimi aşağıydı ayağımızdan, kimi yüceydi âfâkımızdan. “Bir türbe ki ruhum; gelen ağlar, giden ağlar.” misâli gelen ağladı, giden ağladı hâlimize. En çok da melekler yas tuttu ölen bedenimize; İblis, taht-ı derekesinde zafer şarkıları söylerken.

Âdettenmiş, her biri bir hakikati fısıldamak için yaklaştı musallaya. Birisi: “Büyük görünme, küçülürsün, dememiş miydim? Hani Mâlikü’l-mülk ‘kalû belâ’da seni arza halife kılmıştı. Gözlerinden kulluk akıyor, kalbin sevgiyle kaynıyor, beyninse görülmemiş marifet şimşeklerine hamileydi. Ben sana o gün yaklaşıp; ‘Büyük görünme, küçülürsün. Büyüklüğün şe’ni, tevâzû ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir.’ dememiş miydim?” dedi. Bir diğeri, yaklaşıp şöyle seslendi: “Hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem de sebeb-i zillettir. İnne’ş-şehvete tusayyiru mulüke âbiden (Şehvet, efendileri köle yapar) hatırlatmasında bulunmamış mıydım? Kibir, şöhret ve egoizm şehveti; sevgi pınarlarını kurutup, seni zillete mahkûm etti. Bak ne hale düştün!”

Bir kez daha gücümüzü toplayıp “Hayır, hayır! Bunlar doğru olmaz, olamaz!” diye haykırmak, nefsimizi tezkiye etmek istedik. Fakat dizlerin bağı çözülmüş; dilin ise, cansuyu çekilmişti sanki. Fakat muhatap, gönül diline âşinaydı. Anladı bir çırpıda ızdırabımızı ve art arda dizdi sorularını: “Söyler misin sütünden içtiğin, balından yediğin ve yününden giyindiğin hayvanat âlemi için ne yaptın? Hepsine teşekkür sadedinde en son ne zaman bir kedinin sırtını okşadın? Meyvesinden ve sebzesinden yediğin, gölgesinde eğlendiğin nebatat adına ne yaptın? Onlara teşekkür adına en son ne zaman bir kır çiçeğini Yasinlerle suladın? ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandı.’ söyler misin en son ne zaman yolda insanlara eza veren bir taşı alıp kenara koydun?”

Bir zamanlar bütün bunları yapanlar, başkasını doyurma uğruna aç yatanlar vardı. Onlar serapa sevgi kahramanıydılar. Sevgiyi sever, nefretten nefret ederlerdi. Sevgisizler, onlara da kıydılar. Yüreği sevgide harman olmuş bir sevgi kahramanının elleri, marifetten mahrum softalar tarafından kesilince hazret, ellerini açar ve naz makamında şöyle dua eder: “Allah’ım ellerimi kesen bu insanları bağışlamadığın sürece ruhumu alma.” Sevgisizler, hayatı sevgiden tecrit ederek, adı bilinmez nice sevgi kahramanına da kıydılar. Sevgi kahramanlarının yücelttiği insanlık haysiyeti, esfelin karanlıklarında çile dolduruyor şimdi. Ve kendisine sahip çıkacak kutlu elleri bekliyor.

Sana düşen, ellerini yıkamak hem de dirseklerine kadar; sîmana yerleşen kibir tortusundan arınmak için yüzünü paklamak/yıkamak, hem de tüy bitimine kadar; ayağını kaydıran fikirler için bir merkez yaptığın başını da soğuk bir su ile mesh etmek; bu kadar arınmadan sonra iş tamam olsun diye, bir de seni sevgisizler ülkesine taşıyan ayakları yıkamak. Yıka ki, artık hiçbirinin oralarda bezi olmasın.

Kibir musallasında yatan insan için, cümle âlem ağlaşırken, beyazlar içinde bir mevta daha getirildi onun yanı başına. Ağlaşmalar yeri göğü delercesine çoğaldı. Eyvah! Bu gelen sevgiydi. Sararmış, solmuş; Züleyha’dan daha perişan olmuştu. O da ölmüştü sanki insan gibi. Musallanın birisinde yatan, mahallinden mahrum sevgi; ötekinde ise, sevgiden mahrum insanın kalbiydi. Fakat sevginin her yanını masumiyet kaplamıştı. Duruşuna bakılırsa, söyleyeceği çok şey vardı. Ama dilin hükmü yoktu musalla taşında. Gönül dili tercüman oluverdi sevgiye: “Kendi rızasıyla zarara girene merhamet edilmez; fakat insanın sevgisizlik ateşi beni de yaktı, bitirdi. İnsanın ölümü benim de ölümüm oldu sanki. Onun olmadığı âlemde ben de mânâmı yitirdim. Şeyh Galip’ten ödünç aldığım şu mısralarla insanlık adına af için geldim gufran kapısına. ‘Su uyur, düşman uyur, haste-i hicran uyumaz.‘ Çiçek için dalı ne ise, benim için de insan o. Onsuzluk hicranı hasta kıldı ruhumu. Yedi kat semanın sularını uyuttum, ekmeği aşı unuttum; ama sevgiye mahal olan insan kalbinden ayrı kalmanın hicranıyla hasta olan ruhumu bir türlü uyutamadım. Şimdi insan için bir fırsat dilenmeye geldim. O da yaptıklarından nâdim ise, bir iksir-i nuranî olan şefkat-i İlâhiyye’den mağfiret diliyorum.” Sevginin sevgi dolu sözlerinden güç alan insan, içini şerh etmek istedi; ancak ümitsizliğin küflü prangaları bütün ruhunu sarmıştı. Bu zincirleri kırmak da sevgiye düşmüştü. Şöyle dedi: “Düşün bir defa, senin gibi zaif, aciz ve fânî bir mahlûka bu koca kâinatı hizmetçi eden ve imdadına gönderen Zât; ilim, kudret, hikmet sahibidir; şefkati ve rahmeti boldur. Ondan istedikçe değer kazanacaksın. Onun mağfiretinden müstağni kaldıkça rahmetten uzak kalacaksın. ‘Dua edin, cevap vereyim.’ diyen O. ‘Dualarınız olmasaydı hiç kıymetiniz olmayacaktı.’ diyen O. Ruhunu öldüren şu kibir libasını çıkar, fakra bürün. Acz Burak’ına bindiğinde kalbin zümrüt tepelerinde dolaşabilirsin.” İnsan da öyle yaptı. İblis’in gönül tahtına inşa ettiği kibir tahtı, hak ile yeksan oluverdi birden. Musallası beyaz bir Burak’a dönüştü. Sevginin, aczin ve fakrın gücünü fark eden insan, yükseklere, daha yükseklere kanat açarken, bulutları sayfa yapıp ardında şu satırları bıraktı:

“Sırtında şalın
Yanağında alın
Veya
Kovanında balın
Olmasa bile
Sevgiyle çal kapımı
Sana
Gönül sarayımın bütün kapılarını açarım
Ama
Sevgiyle sulamadığın bir gülle
Sevgiyle arşınlamadığın bir yolla
Sevgiyi bilmeyen bir kulla
Geleceksen kapıma,
Sakın gelme!
Sana
Gönül sarayımın bütün kapılarını kaparım.”


Orhan Tek
Sızıntı dergisi

Aşk’ın Halleri


‘Ben’i arayan Beni bulur. Ben’i bulan, Ben’i tanır ve bilir. Ben’i bilen Ben’i sever. Ben, Ben’i sevene aşık olurum. Ben, aşık olduğumu öldürürüm. Benim öldürdüğümün diyetini ödemek yine Bana düşer. Ben’im öldürdüğümün diyeti ise, bizzat Ben’im.’

ibn arabi
“Aşk, içimizdeki yangını söndürmeksizin taşımaya çalışmaktır.”

Rainer Maria Rilke

Tanımı hatırlayalım : ‘Aşk, en az üç saat en çok üç yıl süresi olan, insanın fizyolojik doğasını sarsacak denli ruhsal bir değişimi içeren, ben’den, ben’likten vazgeçildiği, öteki’nde yokolunduğu, öteki bilincinin hem en ünsiyetli hem de en vahşi biçimde üretildiği, üzerinde en çok konuşulan ama en az tanınan, belirtileri ve sonuçları en çok bilinmesine karşın doğası hala en çok gizemli olan bir haldir.’ Varlığın pek çok görünümünü yansıtan bir hal. İnsanın ve eşyanın bir hali.
Aşk insanın hallerinden bir haldir ve aşkın halleri de, insanın hala kavramak için uğraştığı birer muammadır.
el-Vedud’dan, er-Rahman’dan ve er-Rahim’den süzülen feyzin bir belirtisi.
İnsanın sahiplik dürtüsünün bir yansıması.
Ben’liğin kaptırıldığı bir tuzak.
Ben’likten vazgeçmenin bir yordamı.
Çoğalmanın bir yolu.

Bir varolma biçimi, kendini gerçekleştirme şekli. Bir tutku savaşı. Bir duygular sağanağı. Bir hazlar deryası. Bir tutkular kuyusu. Bir engeller koşusu. Bir aşkınlaşma vasıtası. Bir küçülerek büyüme savaşı. Bir varetme cehdi. Bir yokolma çabası. Bir yok ederek varolma kavgası. Bir varlığın yokluktan geçtiği iddiası. Bir mutlu ederek mutlu olma sinsiliği.
Bir ene cengi. Bir varederek varolma muharebesi. Bir sarhoşluk. Bir karışarak durulaşma. Bir nefis tezkiyesi yöntemi. Bir manevi güçlenme ve yücelme merdiveni. Bir alçalma ve barbarlaşma Bir yitirerek bulma oyunu. Bir varlık yokluk muhasebesi imkanı. Bir diğergamlık acısı. Bir ruh sızısı. Bir kabararak dinginleşme gayreti. Bir gayr edinme ve gayrı tanıma ve gayrı üretme yolu. Bir sonsuzluk iştiyakı…Bir bir…

Bu birler aslında çokluğun kaynağı olan birliğin yansımasından başka bir şey değildir. Ve varlığa ilişkin soru soran herkesin rahatlıkla sorabileceği ve kendi ruhsal tecrübelerinin ışığında kimi zaman aydın kimi zaman loş kimi zamansa alacakaranlık cevaplarını bulabileceği bir hali işaret eder.
Allah sever ve her türden sevginin kaynağıdır.
Allah güzeldir ve tüm güzelliklerin menşeidir.
Aşk, sevgi, cinsel tutku, ilgi, eğilim, arzu, haz, zevk, keyf, iştiyak, birleşme, bütünleşme, çoğalma, ayrılma, savrulma, teklik, tenhalık, yalnızlık, beraberlik hemen tüm hallerin kaynağı Allah’ın bu isim ve sıfatlarıdır.

Aşk da insanın Allah’ın bağışladığı bir varlığıdır. Bir varlıktır çünkü, aşkla insan, varolandan zihnini sıyırma ve varlık’a yönelme imkanları bulabilir. Aşk, insanın yaşadığı olağan alemden olağanüstü aleme geçişi sağlar. Bu sağlama, aynı zamanda, insanın kendiliğini ve kendiliğinin kaynağını farketme yönünde yapılan bir sağlamadır. Bunu insan ister veya istemez. Bir kuyuya düşer bir dağa çıkar gibi ansızın, farkında olmaksızın, başına bir yıldırım düşmüşcesine veya bir rüyada sanki gerçeğin görünümleri bağışlanmışcasına yaşar. Aşkın, cinsle, cinsiyetle, makam mevkiiyle, kültürle, toplumla, işle aşla o kadar ilgisi yoktur kanımca. Bu aşkın hem bir yokoluş hem de altında en iddialı varoluşu taşıyan bir yokediş oluşundandır ki bunun da cinsiyetle milliyetle vs. bir ilgisi olmaz. Olmaz çünkü aşk, olunmazı olduran veya oldurma telaşında olan bir şeydir. Aşkta ben’likten vazgeçme gibi, insanın yapabileceği en fedakar eylem gizlidir.
Aşık olunca insanlar ben’liklerini çalarlar birbirinin. Kadın erkeğin erkek kadının varlığını alır. Böylece karşılıklı veririrler. Verme tüm anlamlarıyladır ve aslında ben’likten geçme diye adlandırılabilir. İnsan aşk dışında hangi hallerde benliğini verebilir öteki’ne. Burada öteki’nin benliğini istediğine göre, bu gerçekte fedakarlık sayılır mı?
‘Al aşkını ver beni’ diyen, daha önce, ‘ver aşkını al beni’ demiştir.
Yani aşık, aşkını verirken karşısındakinin benliğini almış, benliğini vererek de aşkını çalmıştır. Aşk çalınan bir şey değildir ama benlik de öyle kolay verilebilen bir şey değildir.
Kadınla erkeğin-eşcinsel aşkın patolojik olduğunu düşünüyorum-birbirini çekmesi ve birleşmesi her zaman aşk değildir lakin aşkın düzeylerindendir.
Aşk da sanat gibi insanla Allah arasında bir sırdır.
Sırların sırrına doğru insanı hareketlendiren bir ateştir.
Ateş olunca düştüğünü yakar aşk.
Yakınca öteki’ne yöneltir ve yöneltince sonunda mutlaka birleşme arzusuyla veya birleşmeden birleşme umudunu yok ederek dolayısıyla birleşme hazzını tersine çevirerek ayırır ve o dolayımdan geçen insan, varlığının anlamını kavrama yolunda bir sıçrama yaşar.
Bu sıçramalar aşk gibi insana uğrayan başka belalarla da gerçekleşebilir.
Bu yüzden bela-yı aşk der şair ve aşkı bir bela yani hem bir sınav hem bir ağırlık hem de bir ‘evet’ olarak görür.

Aşk beladır. Çarptığı insanı paramparça eder. Sınavdır, paramparça olan varlık kendini yeniden kurmakla karşı karşıyadır. Ağırlıktır, dünyanın ağırlıklarından daha ağırdır veya dünyanın en büyük ağırlığıdır, ağırlıklara karşı hafifleyebilmenin bir yoludur.
Evet’tir, insan acı çekmeksizin ben’liğin buyurucu boyunduruğundan başka türlü nasıl kurtulabilir veya uzaklaşabilir?
Evet, insanın özünden gelen ve insanı özüne yeniden çağıran, O’na yönelten, yolunu doğrultan bir bağıştır.
Aşk, hem bağışlama hem de bağışlanmanın yeridir.
Aşk bir yerdir ve yerleşenlere yersiz/yurtsuzluğu öğretir.
Yerin göğün Sahibi ortadayken, insan nasıl bir yerden veya yersizlikten sözedebilir?
İşte aşk, bunu öğretendir.
Aşk bir öğretmendir. Güzellik’le Aşk’ın öğretmeni gibi Cünun’dur yani çılgınlıktır.
İnsan çılgın bir varlığa sahiptir ve gerçekte hiçbirşeye sahip olamadığını bilebilmesi için çılgınlaşması gerekendir, çılgınlaşarak çılgınlığın yıkımlarından kurtulabilendir.
Aşk bize yetinmeyi öğretir.
Aşk gelicek cümle kusurlar biter miydi o dize?
Aşksız insanın tembelliği içinde, divan’dan o dizeye bakmadan diyebilirim ki, aşk kusursuzluk arayışının adıdır.İnsan kendisi için sever ama öteki için özverir.

Bu çelişik hali en iyi açıklayan en kullanışlı iddia sanırım, aşkın gelince ben’liğin gidişidir. Benliğini ödünç vermez aşık. Benliğinden sıyrılır. Bu sıyrılmanın ne olduğunu bilmiyorum. Benlik zaten kendilik değil mi? İnsanın kendisi deyince benliğini kastetmiyor muyuz?
O halde nefis de neyinnesi oluyor? Nefs’e kalp de denildiğini hatırlıyoruz. Bu unuttuğumuz hali bize aşk hatırlatabilir mi? Kadın erkekteki erkek kadındaki varlığını geri istiyor diyenlere ne diyeceğiz? Kadın erkekteki çocuğunu almak için ona yaklaşıyor diyene. Bütün bunlara birşeyler denebilir. Ama ister kendi ister nefis ister benlik ister kalp/gönül ister vicdan ister ruh ister başka bir ad ne denirse densin, insan aşk merdivenine tırmanmaya başlayınca veya aşk kanadıyla ansızın yükselince/uçunca bir şeyden vazgeçiyor. Bunu dileyerek yapmıyor çünkü isteyerek aşık olmuyor.

Aşk gibi bir sıçramayı bir hamleyi bir boşluğa fırlamayı bir yücelmeyi iradesiyle yapmıyor. Aşk düşüyor insana aşk uğruyor ve onu türlü hallere uğratıyor. Böyle olunca insan en tuhaf yanlarıyla beliriveriyor. Aşk insanı eklerinden soyuyor ansızın, onu yalınlaştırıyor. Yalınlaşan insanın hem asli doğasının işaretleri, hem de en ‘çirkin’ yanları görünüyor. Adem’in ansızın çıplaklığını hissedişi gibi bir şey. Aşk insanı indirmiyor ama indirilmiş olduğuna bir ayna tutarak çocukluğun çıplaklığıyla karşılaştırıyor.
Sonra aşk uğradığı yeri yer olmaktan çıkarıyor ve yuvasını yıkan yavaş yavaş yeniden kuran bir belirleyen olarak acıtıyor. Bu acıtma, insanın yaşadığı acıların tümünden fazla. İnsan kendi doğasının sınırlarını ancak aşkla farkediyor. Aşk, ölümden de güçlü bir şeydir bu bakımdan. Ölüme karşı insanın dayanması, aşk acısıyla mümkün olabiliyor. İnsan ölümün de kalımın da aslında aşkla olduğunu aşktan geldiğini ve aşkın bizatihi kendisi olduğunu ölmeden ancak aşkla anlayabiliyor. Aşkla vazgeçiyor, aşkla kendisini görüyor, aşkla öteki’nin meşruiyetini tanıyor, aşkla öteki’yle ilişkisini nasıl yoluna koyabileceği sorunuyla yüzleşiyor, aşkla korku ve umudun mahiyetini anlıyor, aşkla hayran oluyor ve hayret düzeyine geçiyor, aşkla varlık’ın sesi olduğunu hissediyor, aşkla bu sese kulak vermesi gerektiğini görüyor ve aşkla bu sesin sırlarını öğreniyor, aşkla varolanla münasebetini tayin etmeye başlıyor. Aşkla insan kandan ve zulümden kaçıyor. Ama bu onu arı duru bir hale getirmekle yetiniyor. Yalınlaşan insanın bu halini koruması, ekler edinmemesi çoğu zaman imkansız olduğundan her an, doğasındaki olumsuz kutba yeniden dönmesi hatta bunu aşk aracılığıyla gerçekleştirmesi, kaniçici ve zalim bir varlık olarak, yaşamının en büyük barbarlıklarını ortaya getirmesi mümkün ve muhtemel olabiliyor.
İşte tam da burada, öteki’nin düşmana dönüşerek, bir geçiş ve aşkınlaşma süreci ve aracı olmaktan çıkıp, bir hedef ve işkence nesnesi haline gelmesi durumunda, insan dişlerini ve tırnaklarını çıkararak saldırabiliyor. Burada aşkın, insanın tüm hallerini en görkemli biçimde dışavuran bir ışık olduğunu söyleyebiliyorum. İnsanda öteki bilinci aşk aracılığıyla bir sarsıntıyla birlikte oluşur. Burada gayr’ın, Gayyur sıfatından gelen sarahatini bulmak da mümkündür, gayr’ı bir put olarak üretip Allah’ın gayretine dokunmak suretiyle tıpkı pervane gibi kendisini ateşlerde yakmak da. Ateşlerde yanmayana pervane denilmez. Onun doğası gerektirir bunu ama aşık, ateşe koşarken suya gittiğini sanacak kadar sersemdir de. Bu sersemliği hem sarhoşluk hem de aptallığı içerir biçimde kullanıyorum. Böylece, aşkın insanı hem sarhoş edici hem de aptallaştırıcı etkisinden söz etmiş oluyorum. Sarhoş eder çünkü insan, benliğinden vazgeçmiş ve bir bulut gibi kendini kaybetmiştir. Aptallaştırır çünkü benliğinden vazgeçerken insan aynı zamanda aklını da iptal eder. Akılsızlık değildir bu. Akıldan kalbin alanına geçmek, kalbi aklı keşfetmektir. Çünkü kalbin, aklın anlayamadığı nice akılları vardır. Bunu ancak aşkla anlarız. Aşkla ve ölümle. Ölümle anlaşılan şey anlaşılmamıştır ama ölüm gibi güçlü acıları tadan insan da bir bakıma ölmüştür. Ölmeden önce insan sürekli ölüp ölür dirilir. Gerçek ölüm, hayatın gerçeğinin açılması, perdenin aralanmasıdır. Gerçek dirim de ölümün bu mecazi gücünü yitirmesiyle beliren haldir. İnsan, ölüm gibi güçlü bir acıyı, yani ayrılığı aşkla tanır. Ayrılık, her türüyle, aşktan daha güçlü bir ıstırap olarak, bize, yalnızlığı tanıtır. Yalnızlığı tanımaya başladıkça yalnız olmadığımızı anlamaya da başlarız. Allah nasıl elif’le hatta nokta’yla simgeleniyorsa, insan da elif’in gizine erdikçe yani yalnızlığı tanıdıkça, benliğin de tıpkı elif gibi bir bütün olabilmenin mecazi gücü olduğunu da derketmenin eşiğine gelmiştir.
Yani tüm harfleri mündemiş elif haline gelmek, giderek noktaya dönüşmek. Azalarak büyümek. Yokolarak varolmak. Hiçleşerek hep haline gelmek. Bütün bunlar, acıyı kendimiz yaşadığımızda, öteki’ne acı vermediğimizde gerçekleşir zannındayım. Yoksa ahlaki bir gerilime neden olacak biçimde, aşkı, aşığı olduğumuz için bir musibet ortamına dönüştürdüğümüzde, yani yüreğimize ekilen o merhamet tohumunu benliğin alt düzeylerinden gelen pis suyla sulayarak çürütmeye başladığımızda, aşk yaşantısını, aşkın doğasına ihanet eder biçimde gerçekleştirdiğimizde yokolarak varolmaktan ziyade sadece yoketmek ve yokolmakla karşı karşıya geliriz. Böylece benliğini veren aşkını almış ardından benliğini de alarak aşkını geri veremediğinden başladığı noktaya geri dönmüştür. İnsan geri döndüğünde kalmayacağına göre, aslında başlangıçtaki yerden gerilere itilmiş ve sonuçta aşkın aşkınlaştırıcı işlevinden uzak kalmıştır. İnsanın geri dönüşüyle birlikte, nereden başlayacağını bilemediği, loş, belirsiz hatta varlık bakımından netameli bir yere yani yersizliğe uğraması halinde yine elinden ya aşk veya aşk gibi güçlü bir acının tutabileceğini de söyleyebiliriz. Aşktan güçlü olan ayrılıktır, ölümdür ve ölüm de bir kavuşma olduğundan aslında insan hiçbir zaman ayrılmamaktadır. Ayrılığı bu bakımdan, kendi asli doğasının merkezinden ayrılması olarak düşünebiliriz.
İnsanın merkezi kalptir. Bu yani selim kalp aynı zamanda insandaki ilahi merkezdir. İnsan aşkla buraya doğru hareketlenmektedir. Merkeze doğru ilerleyen ve bunu ancak acı çekerek yapabilen insan, acıyı bal eyleyen bir hidayet yağmuruyla yıkanma şansına erdiğinde sessizliğe gömülmeye başlar. Sessizlik ve durgunluk, asli dilimizde sekinet denilen manevi halin ilk basamaklarıdır. İnsan bir yandan fırtınaya tutulan ve dalgaları gittikçe büyüyen, kabaran bir denizdir bu yolculukta bir yandan da kabardıkça içi durulan, ağırlaşan, sakinleşen ve sessizleşen bir göldür. İnsanın merkeze doğru hareketlenmesiyle acıları da büyüyecek ve acının acı olmaktan çıktığı o sabit noktaya yaklaşacaktır. Bu süreci yaşama yönünde kendi çabasıyla Allah’ın inayeti buluşan şanslı kulun, öteki’ne acı verme ihtimalleri de birer birer azalır ve nihayet yok olur. Aşkın kanlı ve kirli bir savaşa dönüştüğü yaşantılarda, iki birey, nefsin aşağılık düzeylerinde takılıp kalmıştır. Acılar, demirin ateşte eriyişi gibi benliği yumuşatır ve insanı yok ederek yeniden yapar. Acılardan egosuna kaçan kişiyi ise, oradan en kalleş silahları kuşanmış olarak yeniden sipere dönmüş görürüz. Artık bir savaş oyununa dönüşmüştür aşk ve aşk adını hak etmeyen, adına ne denirse densin sonuçta bir ahlaksızlığa inkılab etmiştir. İşte aşkların taşıyıcılarını çürüten örneği tam da budur.
Burada, ‘aşkını verip benliğini isteyen’in durumu ise, bu çürüme tehdidiyle yüzyüze gelen vicdanın tepkisidir kanımca.
Bu duyarlığı taşıyan bir şarkıcıyı da düşüncelerime alet ederek diyebilirim ki, geri isteyecek benliğimizi gerilerde bırakabilecek bir ahlaki aşk yaşantısı için kalbimizi ve zamanımızı koruma cehdimizi yitirmemeliyiz.
O zaman aşk gelir ve cümle çirkinlikler biter.
Sadık Yalsızuçanlar