Sadık Yalsızuçanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sadık Yalsızuçanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2012 Perşembe

Aşkı bilmek isteyen Mevlâna olmalı

Aşkı bilmek isteyen Mevlâna olmalı


Aşk... İlahi de olsa beşeri de olsa farketmiyor... Hangi zamanda olursak olalım, zamandan azade, Aşk bir tane ama yaşattığı hal, yıllardır birçok hikayeye konu oluyor. İlahi aşk denilince onu ifade ediş şekliyle bizi adeta büyüleyen isim hiç kuşkusuz Hz. Mevlana... Herkes onun duyduğu o büyük aşktan bahsediyor, fakat biz bu anlatılanlardan ne anlıyoruz? Her yıl Mevlana ölüm yıl dönümü olarak bilinen Şebi Arus'a yaklaştığımız şu günlerde "Aşkı" anlamak için yola koyulduk ve sorularımızı edebiyatçı Sadık Yalsızuçanlar'a yönelttik...

Hz. Adem ile Havva'dan bu yana bir aşk var yeryüzünde...
Adem'den önce de vardır, der arifler. Şair, 'aşk, kadim ezelidir' diyor. 
Nasıl yani?
Basbayağı. Başlangıçta aşk vardı, derler. Aşk, Hakk'ın sıfatıdır. Cenab-ı Aşk denmesi bundandır.
Çok ilginç...
Evet...Gizem de buradadır. Bir kutsi rivayet vardır : 'Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim...' şeklinde. Varoluş, aşktandır. Bilginin de kaynağı aşktır bu önermeye göre. Varlığımızı aşka borçluyuz yani. Bilmek de sevmektir. Burada aşk, epistemik bir kaynak olarak da anılmaktadır.
Ama aşk bir tane... Fakat hepimizin aşktan anladığı tek mi?
Aşk bir olduğu gibi, birliktir, birlemektir, bir olmaktır. Aşk, biliyorsunuz Arapça bir kelime. Aşaka eylem kökünden geliyor. Aşaka, bir varlığın bir varlığa, bir nesnenin bir nesneye sarılmasıdır.
Birleşme var yani işin doğasında?
Gelenekteki tabiriyle söyleyelim: Vuslat var. Buradaki birleşme, birleme, birlenme ve birlik anlamlarını içerir. Ama, dünyada insan sayısınca aşk tanımı vardır, aşk anlayışı veya algısı. Herkes, her şeyi, kendi manevi düzeyinden görür. Baktığınız yer önemli. Aşkı da ruhsal düzeyiniz, halinizden algılarsınız. Ne gördüğünüz, nereden, nasıl baktığınızla kayıtlıdır. İbn Arabi, Füsus'un son Fassında, 'bana dünyanızdan üç şey sevdirildi...' hadisini yorumlarken şöyle der : 'Peygamberimiz, sevgiyi, yani beşeri sevgiyi, nefsine nisbet etmemiştir, 'sevdim' dememiş, 'sevdirildi' demiştir. Bu algı düzeyinden bakmayan, doğrudan nefsine nisbet eden kişide şehvetin ilmi eksiktir...' Bu çok önemli...
Vuslat şart mıdır?
Şart değildir. Ama hakiki ve tutkulu bir aşkın sonucu zaten vuslattır. Sağlıklı aşkta seven, sevdiğini manipüle etmez. Şair diyor ya, 'seni seviyorsam bundan sana ne?' Bu sağlık alametidir. Ama, karşılıksız aşk patoloji üretmeye elverişlidir.
Aşk bize nasıl tercüme ediliyor? 
En güzel tercüme eden Yunus Emre'nin : 'Aşk bir güneşe benzer' diyor. Hz. Şems'in adına yani. Lale Müldür, 'ormanda veya yürek denilen orman boşluğunda bir kuşun anormal bir hızla dönüşü'ne benzetir. Bu, bir duygu durumu olarak aşkı değil de daha çok aşk yaşantısındaki sorunu ima ediyor tabi... Bir başkası, 'bela yağmur gibi gökten yağarsa, başını ona tutmanın adıdır aşk...' diyor. Bir diğeri, 'Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvay'da, ansızın 'yüreğinin ellenmesi' olarak niteliyor. Bir şair, 'aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır' diyor. Ne bileyim, binlerce 'tanım' var yani... 
Aşk bir sevgi çeşidi midir yoksa sevgiden bağımsız mıdır?
Aşk için, eski Anadolu Türkçesi'nde 'sevü' tabiri de kullanılıyordu. Sevgi yani. Ama, Yunus Emre'de aşk sözcüğünün yaygın biçimde olduğunu görüyoruz. Aşk, diyor İbn Arabi, sevginin ifrat halidir. 
Bu doğru bir tercüme mi?
Aşk kelimesinin nice zamandır çürüdüğü kesin. Sadece aşk mı? Sevgi, merhamet, adalet... gibi çoğu sözcük kullanılamaz, bir şey iletemez hale geldi. 
Mevlana ile aşk bir bütün olarak biliniyor. Mevlana'nın sizce amacı neydi aşkı anlatmak mı yoksa âşık olmayı anlatmak mı?
Hz. Mevlana, Moğol istilalarının diyar-ı Rum'u kasıp kavurduğu ve mistisizmin, Tanpınar'ın deyişiyle kara bir dalga halinde kuzeyden inerek Anadolu'yu sardığı bir evrede belirdi. Belh'ten Anadolu'ya geldi. O çağda, birkaç önemli kişi daha vardı: Hacı Bektaş-ı Veli, İbn Arabi, Yunus Emre... Biri Arapça, biri Farsça, biri Türkçe hakikati terennüm etti. Hz. Mevlana da 'irfan' da baskındı fakat o, daha çok aşk burcundandı. Şöyle diyordu: Aşık da, maşuk da aşk da birdir. 
Yani?
Aşkınlaşmıştı, aşkınlaştırıcıydı, aşıktı ve aşkla konuşuyordu. 
Allah aşkı ve beşeri aşk hep birbirini tamamlayıcı iki unsurdur. Aşkın yeterince farkında mıyız?
Geleneksel sözlükteki ifadesiyle söyleyelim dilerseniz: Mecaziaşk-hakiki aşk. İlki, nefsani ve Hak'tan perdelenmiş bir algıyı işaret eder. Diğeri, aşkın doğru adrese yönelmiş olmasıdır. Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı'ndan burs almak için gelen bir hanım kıza, 'hiç aşık oldun mu?' diye sorar. Kızcağız utanır, sıkılır. Üç kez ısrarla sorar. Kız mahçup hala. 'Evladım niçin utanıyorsun, Hakk'ın yarattığı bir insana aşık olmayan Hakk'a aşık olabilir mi?' der. Bu, sanırım yeterince açıklayıcıdır.
Yani İlahi aşka beşeriden mi ulaşılır?
Her zaman değil. Doğrudan Hakk'a, Hakk'ın en yetkin tecellisi olan Kamil insana da aşık olunur. Yunus Emre gibi, 'söylemezsem bu aşk derdi beni boğar' noktasına gelinebilir. Yunus'ta böylesi bir tecrübe yok. Bir kadına aşık olmamış. Tapduk Emre'ye aşık olmuş. O'nun üzerinden Rabb'e aşık olmuş. Aksi de olur. Hakk'a aşık olan ki, her şeyi-herkesi sever. 'Hakk'ı gerçek sevenlere cümle alem kardeş gelir' diyor Yunus.
Bizler aşkın neresindeyiz?
Bilmem...
Neden böyle söylüyorsunuz?
Çok genel bir şeyden söz ediyorsunuz çünkü. 'Biz'in içinde neler var?
O zaman şöyle sorayım: Aşkı anlayan ve anlatan kişinin bu duyguyu iyi yaşaması anlamına gelir mi? Mesela siz aşkı nasıl yaşıyorsunuz?

Bu, huyunuzla, doğanızla ilgili bir şey. Benim nasıl yaşadığım bana kalsın dilerseniz. Sadece şunu söyleyeyim. Ahmed Gazzali, İbn Arabi, Mevlana gibi ariflerin kitaplarında da geçer. Aşkın kimde, nelere yol açtığının çok objektif ölçütleri, belirtileri yoktur. Ama genelleme yapmayı mümkün kılacak kadar belirtiden söz edebiliyoruz. 
Mesela?
Bir genelleme yapalım o halde. Aşk, olağandışı, olağanüstü bir duygu, bir hal. İnsanı kesinlikle rutin dışına çıkarıyor. İrademizle belirleyemediğimiz iki şey var yaşamımızda : Doğum ve ölüm...
Peki, irademizle belirleyemediğimiz iki şey mi var sadece?
Buna aşkı, evliliği katan düşünürler de var. Aşkın ömrü üç yıldır, diye bir kitap vardı yanlış hatırlamıyorsam. Psikiyatrlar, en az üç saat en fazla üç yıldır, diyorlar. Hakiki aşk vuslata değin sürer. Kavuşunca irfan başlar.
Aşk insanı iradesizleştiriyor bir de...
Bir duvar yazısı şöyle diyor: 'Aşk, sadece aptalların düştüğü bir çukurdur. Abi beni ittiler...'
Aşkı anlamak için önce Mevlana'yı mı anlamak gerekiyor?
Hz. Mevlana'yı ancak aşkla anlayabiliriz. O'nu anlayınca da aşkı anlayabiliyoruz.
Anladığımızla olan arasında ne kadar mesafe var?
Doldurulamaz kadar olabilir bazen. 
Aşk anlatılabilir bir şey mi?
Bizim geleneksel edebiyatımız tümüyle aşkı anlatır. Buna rağmen onu anlatmak imkansız gibidir. Hani konuştukça insanın yalnızlığı artar, onun gibi bir hal. Eskilerin tabiriyle, aşk-ı daimide olan arifler var. En çok onlar anlatmıştır. Yunus Emre, Fuzuli, Kemali Baba, Seyit Nizam gibi bilgelerin solukları yanık ciğer kokar. Sürekli yanmışlardır. Rilke'yi doğrulayan bir durum. Aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır. Bu yüzden üstatlar, öğrencilerini sürekli aşkta tutmazlar, irfana çekerler. O olağanüstü hal sürekli yaşanılabilir mi? O ağırlığa dayanılabilir mi?
Dayanılamaz mı?
Aşıklara sormak lazım.
Aşık olmayan bilemez mi?
Hz. Mevlana'ya, 'aşk nedir' diye soruyorlar, 'ben ol da bil' diyor.
Aşk ve emek ilişkisi... Biz sevginin emek gerektirdiğini fakat âşık olmak için bir emek olmadığı görüşü hâkimdir. Aşk emek gerektirir mi?
İnsan için emeğinden fazlası yoktur.
Aşk öğrenilir mi?
Evet. Hz. Mevlana alimdi. Hz. Şems, onu 'aşk mektebi'nde eğitti. Ona aşkı tattırdı, oradan Divan-ı Kebir doğdu. Sonra irfan burcuna geldi. Oradan da Mesnevi-i Şerif çıktı.
Dünya daha adil olabilirdi
Mevlana'nın aşkı bu yüzyılda hala diri bir şekilde yaşıyor. Mevlana mı aşkı yaşatıyor yoksa aşk mı Mevlana'ya hayat veriyor?
Günümüzde nice mahfi Mevlana'lar var. Konuşmayan, hafada işini işleyen. Ne aşıklar var. Bütün insanlık için yakaran nice ağzı dualı aşıklar...Birine aşık olup, Erzurumluların tabiriyle senelerce hissettirmeden onu kendi melalinde yaşayan bağrıyanıklar var. Mevlana'nın sözlerinin bugün hala bizi etkilemesi, ilmini, Ölmeyen Diri'den almış olmasındandır. 
Aşk bazılarımızı yüce bir makama çıkarırken bazılarımızı ise tepe taklak ediyor. Aşk denen şey aynı zamanda tehlikeli bir hal de değil mi? Her insan bu halle başa çıkabilir mi?
Buna dilerseniz, Lale Müldür'ün dizeleriyle cevap vereyim: 'ormanda bir kuş hızla dönüyordu / aşık olduğumuz zaman / yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner / ve kaçmamız gerektiğini söyler bize / çünkü her şey çok fazladır / kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş / kendini ve etrafındakileri yaralar / tehlikedir onun adı / bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez / kumrular sakindir bir tek / ben kumru değilim / sen de / bu yüzden birbirimize yaklaşamayız.'
Bugün insanların tümü aşık olsaydı ortaya nasıl bir tablo çıkardı?
Yeryüzünde şairane oturan insanlar çoğalırdı. Daha adil ve merhametli bir dünya olurdu.
Aramak ile bulunmaz
Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Aşka bu kadar eğilmekle göstermek istediği şey neydi?
Hz. Mevlana'nın özellikle Divan'ı aşk doludur. Divan, deyim yerindeyse dağa tırmanırken gaz pedalının dibe kadar indiği yerdir. Doruktan sonraki inişte ise Mesnevi doğmuştur ve burada Hz. Pir'in kademi sürekli frendedir. Mevlana, aşkla irfan arasındaki ankadır.
Aşk neyin ilacı?
Aşk acısı, paylaşılmaz ve sürekli çoğaltır kendisini. Aşk yalnızlığın hem zehiri hem de panzehiridir.
İsteyen Allah'a âşık olabilir mi? Allah aşkı istemek mi yoksa nasip işi midir?
Neye aşık olursak olalım, O'nun Cemal'ine oluyoruz aslında. Dilemeden nasip erişmez. Aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır, bunu söyler. 
Aşk her yerde varsa neden görenlerimiz sınırlı?
Dünya imtihandır. Aşk acısı, gözümüzdeki perdelerin açılmasına hizmet eder. Varolanlar birer perdedir. Her lokma göze bir perde çeker. İktidar perdedir. Şehvetler perdedir. Hırslar, tutkular perdedir. Hakk'ı herkes kendi nefsinde idrak eder. Mısri, 'şehr-i Elmalı, canda bulmalı' diyor. 'Elmalı', hakikat sırrıdır. Hakikat nefiste bulunacak. Nefs'te ise sayısız perde vardır. Bunlar kullukla, riyazetle, zikirle, acıyla, aşkla aralanır. Vücut birliğine inanan arifler bütün varlığı bir vücut olarak görürler. Ona ulaşana kadar arayış sürer. 
Allah'ı tanımak veya ilim sahibi olmak Allah aşkını azaltır mı yoksa arttırır mı?
Artırmaz mı? O'ndan en çok O'nu tanıyan korkar. O'nu en çok, O'nu tanıyan sever. Sevgi bilmektir dediğim gibi. 'Bilinmeyi sevdim...' diyor ya...Sevgisiz hiçbir şey olmaz. Tutkuyla sevilmeden yapılan bir işten hayır gelmez. 
Aşkı yaşayan kişilerin kimileri az kimileri ise çok derin olarak yaşıyor. Bu neye bağlı? Kişinin duygu dünyasına mı yoksa Allah'ın seçtiği kulları olmasından mı?
Hz. İsa'nın bir hadisi var : 'Çokları çağrılır, pek azı seçilir' diye. Bazılarının seçildiği kesin. Bunlar için 'tekamül etmiş ruhlar' demek daha doğru. Kimisi bir mevkiye fit oluyor, kimisi üç beş kuruşa, kimisi güzel bir kadına, yakışıklı bir erkeğe. Başka biri çıkıyor, 'bana Seni gerek Seni' diyor. Hakk'a talip oluyor. İnsan amacı kadarmış. İbn Arabi öyle diyor: 'Neye talipsen osun...'


Sadik Yalsizucanlar - Yeni Şafak YAYIN TARİHİ: 04.12.2011

1 Haziran 2010 Salı

Aşk’ın Halleri


‘Ben’i arayan Beni bulur. Ben’i bulan, Ben’i tanır ve bilir. Ben’i bilen Ben’i sever. Ben, Ben’i sevene aşık olurum. Ben, aşık olduğumu öldürürüm. Benim öldürdüğümün diyetini ödemek yine Bana düşer. Ben’im öldürdüğümün diyeti ise, bizzat Ben’im.’

ibn arabi
“Aşk, içimizdeki yangını söndürmeksizin taşımaya çalışmaktır.”

Rainer Maria Rilke

Tanımı hatırlayalım : ‘Aşk, en az üç saat en çok üç yıl süresi olan, insanın fizyolojik doğasını sarsacak denli ruhsal bir değişimi içeren, ben’den, ben’likten vazgeçildiği, öteki’nde yokolunduğu, öteki bilincinin hem en ünsiyetli hem de en vahşi biçimde üretildiği, üzerinde en çok konuşulan ama en az tanınan, belirtileri ve sonuçları en çok bilinmesine karşın doğası hala en çok gizemli olan bir haldir.’ Varlığın pek çok görünümünü yansıtan bir hal. İnsanın ve eşyanın bir hali.
Aşk insanın hallerinden bir haldir ve aşkın halleri de, insanın hala kavramak için uğraştığı birer muammadır.
el-Vedud’dan, er-Rahman’dan ve er-Rahim’den süzülen feyzin bir belirtisi.
İnsanın sahiplik dürtüsünün bir yansıması.
Ben’liğin kaptırıldığı bir tuzak.
Ben’likten vazgeçmenin bir yordamı.
Çoğalmanın bir yolu.

Bir varolma biçimi, kendini gerçekleştirme şekli. Bir tutku savaşı. Bir duygular sağanağı. Bir hazlar deryası. Bir tutkular kuyusu. Bir engeller koşusu. Bir aşkınlaşma vasıtası. Bir küçülerek büyüme savaşı. Bir varetme cehdi. Bir yokolma çabası. Bir yok ederek varolma kavgası. Bir varlığın yokluktan geçtiği iddiası. Bir mutlu ederek mutlu olma sinsiliği.
Bir ene cengi. Bir varederek varolma muharebesi. Bir sarhoşluk. Bir karışarak durulaşma. Bir nefis tezkiyesi yöntemi. Bir manevi güçlenme ve yücelme merdiveni. Bir alçalma ve barbarlaşma Bir yitirerek bulma oyunu. Bir varlık yokluk muhasebesi imkanı. Bir diğergamlık acısı. Bir ruh sızısı. Bir kabararak dinginleşme gayreti. Bir gayr edinme ve gayrı tanıma ve gayrı üretme yolu. Bir sonsuzluk iştiyakı…Bir bir…

Bu birler aslında çokluğun kaynağı olan birliğin yansımasından başka bir şey değildir. Ve varlığa ilişkin soru soran herkesin rahatlıkla sorabileceği ve kendi ruhsal tecrübelerinin ışığında kimi zaman aydın kimi zaman loş kimi zamansa alacakaranlık cevaplarını bulabileceği bir hali işaret eder.
Allah sever ve her türden sevginin kaynağıdır.
Allah güzeldir ve tüm güzelliklerin menşeidir.
Aşk, sevgi, cinsel tutku, ilgi, eğilim, arzu, haz, zevk, keyf, iştiyak, birleşme, bütünleşme, çoğalma, ayrılma, savrulma, teklik, tenhalık, yalnızlık, beraberlik hemen tüm hallerin kaynağı Allah’ın bu isim ve sıfatlarıdır.

Aşk da insanın Allah’ın bağışladığı bir varlığıdır. Bir varlıktır çünkü, aşkla insan, varolandan zihnini sıyırma ve varlık’a yönelme imkanları bulabilir. Aşk, insanın yaşadığı olağan alemden olağanüstü aleme geçişi sağlar. Bu sağlama, aynı zamanda, insanın kendiliğini ve kendiliğinin kaynağını farketme yönünde yapılan bir sağlamadır. Bunu insan ister veya istemez. Bir kuyuya düşer bir dağa çıkar gibi ansızın, farkında olmaksızın, başına bir yıldırım düşmüşcesine veya bir rüyada sanki gerçeğin görünümleri bağışlanmışcasına yaşar. Aşkın, cinsle, cinsiyetle, makam mevkiiyle, kültürle, toplumla, işle aşla o kadar ilgisi yoktur kanımca. Bu aşkın hem bir yokoluş hem de altında en iddialı varoluşu taşıyan bir yokediş oluşundandır ki bunun da cinsiyetle milliyetle vs. bir ilgisi olmaz. Olmaz çünkü aşk, olunmazı olduran veya oldurma telaşında olan bir şeydir. Aşkta ben’likten vazgeçme gibi, insanın yapabileceği en fedakar eylem gizlidir.
Aşık olunca insanlar ben’liklerini çalarlar birbirinin. Kadın erkeğin erkek kadının varlığını alır. Böylece karşılıklı veririrler. Verme tüm anlamlarıyladır ve aslında ben’likten geçme diye adlandırılabilir. İnsan aşk dışında hangi hallerde benliğini verebilir öteki’ne. Burada öteki’nin benliğini istediğine göre, bu gerçekte fedakarlık sayılır mı?
‘Al aşkını ver beni’ diyen, daha önce, ‘ver aşkını al beni’ demiştir.
Yani aşık, aşkını verirken karşısındakinin benliğini almış, benliğini vererek de aşkını çalmıştır. Aşk çalınan bir şey değildir ama benlik de öyle kolay verilebilen bir şey değildir.
Kadınla erkeğin-eşcinsel aşkın patolojik olduğunu düşünüyorum-birbirini çekmesi ve birleşmesi her zaman aşk değildir lakin aşkın düzeylerindendir.
Aşk da sanat gibi insanla Allah arasında bir sırdır.
Sırların sırrına doğru insanı hareketlendiren bir ateştir.
Ateş olunca düştüğünü yakar aşk.
Yakınca öteki’ne yöneltir ve yöneltince sonunda mutlaka birleşme arzusuyla veya birleşmeden birleşme umudunu yok ederek dolayısıyla birleşme hazzını tersine çevirerek ayırır ve o dolayımdan geçen insan, varlığının anlamını kavrama yolunda bir sıçrama yaşar.
Bu sıçramalar aşk gibi insana uğrayan başka belalarla da gerçekleşebilir.
Bu yüzden bela-yı aşk der şair ve aşkı bir bela yani hem bir sınav hem bir ağırlık hem de bir ‘evet’ olarak görür.

Aşk beladır. Çarptığı insanı paramparça eder. Sınavdır, paramparça olan varlık kendini yeniden kurmakla karşı karşıyadır. Ağırlıktır, dünyanın ağırlıklarından daha ağırdır veya dünyanın en büyük ağırlığıdır, ağırlıklara karşı hafifleyebilmenin bir yoludur.
Evet’tir, insan acı çekmeksizin ben’liğin buyurucu boyunduruğundan başka türlü nasıl kurtulabilir veya uzaklaşabilir?
Evet, insanın özünden gelen ve insanı özüne yeniden çağıran, O’na yönelten, yolunu doğrultan bir bağıştır.
Aşk, hem bağışlama hem de bağışlanmanın yeridir.
Aşk bir yerdir ve yerleşenlere yersiz/yurtsuzluğu öğretir.
Yerin göğün Sahibi ortadayken, insan nasıl bir yerden veya yersizlikten sözedebilir?
İşte aşk, bunu öğretendir.
Aşk bir öğretmendir. Güzellik’le Aşk’ın öğretmeni gibi Cünun’dur yani çılgınlıktır.
İnsan çılgın bir varlığa sahiptir ve gerçekte hiçbirşeye sahip olamadığını bilebilmesi için çılgınlaşması gerekendir, çılgınlaşarak çılgınlığın yıkımlarından kurtulabilendir.
Aşk bize yetinmeyi öğretir.
Aşk gelicek cümle kusurlar biter miydi o dize?
Aşksız insanın tembelliği içinde, divan’dan o dizeye bakmadan diyebilirim ki, aşk kusursuzluk arayışının adıdır.İnsan kendisi için sever ama öteki için özverir.

Bu çelişik hali en iyi açıklayan en kullanışlı iddia sanırım, aşkın gelince ben’liğin gidişidir. Benliğini ödünç vermez aşık. Benliğinden sıyrılır. Bu sıyrılmanın ne olduğunu bilmiyorum. Benlik zaten kendilik değil mi? İnsanın kendisi deyince benliğini kastetmiyor muyuz?
O halde nefis de neyinnesi oluyor? Nefs’e kalp de denildiğini hatırlıyoruz. Bu unuttuğumuz hali bize aşk hatırlatabilir mi? Kadın erkekteki erkek kadındaki varlığını geri istiyor diyenlere ne diyeceğiz? Kadın erkekteki çocuğunu almak için ona yaklaşıyor diyene. Bütün bunlara birşeyler denebilir. Ama ister kendi ister nefis ister benlik ister kalp/gönül ister vicdan ister ruh ister başka bir ad ne denirse densin, insan aşk merdivenine tırmanmaya başlayınca veya aşk kanadıyla ansızın yükselince/uçunca bir şeyden vazgeçiyor. Bunu dileyerek yapmıyor çünkü isteyerek aşık olmuyor.

Aşk gibi bir sıçramayı bir hamleyi bir boşluğa fırlamayı bir yücelmeyi iradesiyle yapmıyor. Aşk düşüyor insana aşk uğruyor ve onu türlü hallere uğratıyor. Böyle olunca insan en tuhaf yanlarıyla beliriveriyor. Aşk insanı eklerinden soyuyor ansızın, onu yalınlaştırıyor. Yalınlaşan insanın hem asli doğasının işaretleri, hem de en ‘çirkin’ yanları görünüyor. Adem’in ansızın çıplaklığını hissedişi gibi bir şey. Aşk insanı indirmiyor ama indirilmiş olduğuna bir ayna tutarak çocukluğun çıplaklığıyla karşılaştırıyor.
Sonra aşk uğradığı yeri yer olmaktan çıkarıyor ve yuvasını yıkan yavaş yavaş yeniden kuran bir belirleyen olarak acıtıyor. Bu acıtma, insanın yaşadığı acıların tümünden fazla. İnsan kendi doğasının sınırlarını ancak aşkla farkediyor. Aşk, ölümden de güçlü bir şeydir bu bakımdan. Ölüme karşı insanın dayanması, aşk acısıyla mümkün olabiliyor. İnsan ölümün de kalımın da aslında aşkla olduğunu aşktan geldiğini ve aşkın bizatihi kendisi olduğunu ölmeden ancak aşkla anlayabiliyor. Aşkla vazgeçiyor, aşkla kendisini görüyor, aşkla öteki’nin meşruiyetini tanıyor, aşkla öteki’yle ilişkisini nasıl yoluna koyabileceği sorunuyla yüzleşiyor, aşkla korku ve umudun mahiyetini anlıyor, aşkla hayran oluyor ve hayret düzeyine geçiyor, aşkla varlık’ın sesi olduğunu hissediyor, aşkla bu sese kulak vermesi gerektiğini görüyor ve aşkla bu sesin sırlarını öğreniyor, aşkla varolanla münasebetini tayin etmeye başlıyor. Aşkla insan kandan ve zulümden kaçıyor. Ama bu onu arı duru bir hale getirmekle yetiniyor. Yalınlaşan insanın bu halini koruması, ekler edinmemesi çoğu zaman imkansız olduğundan her an, doğasındaki olumsuz kutba yeniden dönmesi hatta bunu aşk aracılığıyla gerçekleştirmesi, kaniçici ve zalim bir varlık olarak, yaşamının en büyük barbarlıklarını ortaya getirmesi mümkün ve muhtemel olabiliyor.
İşte tam da burada, öteki’nin düşmana dönüşerek, bir geçiş ve aşkınlaşma süreci ve aracı olmaktan çıkıp, bir hedef ve işkence nesnesi haline gelmesi durumunda, insan dişlerini ve tırnaklarını çıkararak saldırabiliyor. Burada aşkın, insanın tüm hallerini en görkemli biçimde dışavuran bir ışık olduğunu söyleyebiliyorum. İnsanda öteki bilinci aşk aracılığıyla bir sarsıntıyla birlikte oluşur. Burada gayr’ın, Gayyur sıfatından gelen sarahatini bulmak da mümkündür, gayr’ı bir put olarak üretip Allah’ın gayretine dokunmak suretiyle tıpkı pervane gibi kendisini ateşlerde yakmak da. Ateşlerde yanmayana pervane denilmez. Onun doğası gerektirir bunu ama aşık, ateşe koşarken suya gittiğini sanacak kadar sersemdir de. Bu sersemliği hem sarhoşluk hem de aptallığı içerir biçimde kullanıyorum. Böylece, aşkın insanı hem sarhoş edici hem de aptallaştırıcı etkisinden söz etmiş oluyorum. Sarhoş eder çünkü insan, benliğinden vazgeçmiş ve bir bulut gibi kendini kaybetmiştir. Aptallaştırır çünkü benliğinden vazgeçerken insan aynı zamanda aklını da iptal eder. Akılsızlık değildir bu. Akıldan kalbin alanına geçmek, kalbi aklı keşfetmektir. Çünkü kalbin, aklın anlayamadığı nice akılları vardır. Bunu ancak aşkla anlarız. Aşkla ve ölümle. Ölümle anlaşılan şey anlaşılmamıştır ama ölüm gibi güçlü acıları tadan insan da bir bakıma ölmüştür. Ölmeden önce insan sürekli ölüp ölür dirilir. Gerçek ölüm, hayatın gerçeğinin açılması, perdenin aralanmasıdır. Gerçek dirim de ölümün bu mecazi gücünü yitirmesiyle beliren haldir. İnsan, ölüm gibi güçlü bir acıyı, yani ayrılığı aşkla tanır. Ayrılık, her türüyle, aşktan daha güçlü bir ıstırap olarak, bize, yalnızlığı tanıtır. Yalnızlığı tanımaya başladıkça yalnız olmadığımızı anlamaya da başlarız. Allah nasıl elif’le hatta nokta’yla simgeleniyorsa, insan da elif’in gizine erdikçe yani yalnızlığı tanıdıkça, benliğin de tıpkı elif gibi bir bütün olabilmenin mecazi gücü olduğunu da derketmenin eşiğine gelmiştir.
Yani tüm harfleri mündemiş elif haline gelmek, giderek noktaya dönüşmek. Azalarak büyümek. Yokolarak varolmak. Hiçleşerek hep haline gelmek. Bütün bunlar, acıyı kendimiz yaşadığımızda, öteki’ne acı vermediğimizde gerçekleşir zannındayım. Yoksa ahlaki bir gerilime neden olacak biçimde, aşkı, aşığı olduğumuz için bir musibet ortamına dönüştürdüğümüzde, yani yüreğimize ekilen o merhamet tohumunu benliğin alt düzeylerinden gelen pis suyla sulayarak çürütmeye başladığımızda, aşk yaşantısını, aşkın doğasına ihanet eder biçimde gerçekleştirdiğimizde yokolarak varolmaktan ziyade sadece yoketmek ve yokolmakla karşı karşıya geliriz. Böylece benliğini veren aşkını almış ardından benliğini de alarak aşkını geri veremediğinden başladığı noktaya geri dönmüştür. İnsan geri döndüğünde kalmayacağına göre, aslında başlangıçtaki yerden gerilere itilmiş ve sonuçta aşkın aşkınlaştırıcı işlevinden uzak kalmıştır. İnsanın geri dönüşüyle birlikte, nereden başlayacağını bilemediği, loş, belirsiz hatta varlık bakımından netameli bir yere yani yersizliğe uğraması halinde yine elinden ya aşk veya aşk gibi güçlü bir acının tutabileceğini de söyleyebiliriz. Aşktan güçlü olan ayrılıktır, ölümdür ve ölüm de bir kavuşma olduğundan aslında insan hiçbir zaman ayrılmamaktadır. Ayrılığı bu bakımdan, kendi asli doğasının merkezinden ayrılması olarak düşünebiliriz.
İnsanın merkezi kalptir. Bu yani selim kalp aynı zamanda insandaki ilahi merkezdir. İnsan aşkla buraya doğru hareketlenmektedir. Merkeze doğru ilerleyen ve bunu ancak acı çekerek yapabilen insan, acıyı bal eyleyen bir hidayet yağmuruyla yıkanma şansına erdiğinde sessizliğe gömülmeye başlar. Sessizlik ve durgunluk, asli dilimizde sekinet denilen manevi halin ilk basamaklarıdır. İnsan bir yandan fırtınaya tutulan ve dalgaları gittikçe büyüyen, kabaran bir denizdir bu yolculukta bir yandan da kabardıkça içi durulan, ağırlaşan, sakinleşen ve sessizleşen bir göldür. İnsanın merkeze doğru hareketlenmesiyle acıları da büyüyecek ve acının acı olmaktan çıktığı o sabit noktaya yaklaşacaktır. Bu süreci yaşama yönünde kendi çabasıyla Allah’ın inayeti buluşan şanslı kulun, öteki’ne acı verme ihtimalleri de birer birer azalır ve nihayet yok olur. Aşkın kanlı ve kirli bir savaşa dönüştüğü yaşantılarda, iki birey, nefsin aşağılık düzeylerinde takılıp kalmıştır. Acılar, demirin ateşte eriyişi gibi benliği yumuşatır ve insanı yok ederek yeniden yapar. Acılardan egosuna kaçan kişiyi ise, oradan en kalleş silahları kuşanmış olarak yeniden sipere dönmüş görürüz. Artık bir savaş oyununa dönüşmüştür aşk ve aşk adını hak etmeyen, adına ne denirse densin sonuçta bir ahlaksızlığa inkılab etmiştir. İşte aşkların taşıyıcılarını çürüten örneği tam da budur.
Burada, ‘aşkını verip benliğini isteyen’in durumu ise, bu çürüme tehdidiyle yüzyüze gelen vicdanın tepkisidir kanımca.
Bu duyarlığı taşıyan bir şarkıcıyı da düşüncelerime alet ederek diyebilirim ki, geri isteyecek benliğimizi gerilerde bırakabilecek bir ahlaki aşk yaşantısı için kalbimizi ve zamanımızı koruma cehdimizi yitirmemeliyiz.
O zaman aşk gelir ve cümle çirkinlikler biter.
Sadık Yalsızuçanlar

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Hiç (Sadık Yalsızuçanlar Flash Kitap)


Kitap İsmi: Hiç

Yazar: Sadık Yalsızuçanlar


Flash Kitabı Okumak İçin Buraya Tıklayın