İslami Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslami Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2012 Perşembe

Teravih ve Sandalyede Namaz

Teravih ve Sandalyede Namaz

Mutasavvıf yazar Ömer Tuğrul İnançer teravih namazı tartışmalarına sert çıktı. Sandalyede namaz kılınmaz açıklaması yapan diyanet'i eleştiren İnançer, mütefekkir yetişmemesinden yakındı.
Sandalyeye oturulmaz diyenler var?Gayet samimi söylüyorum, halt etmişler. Halt etmek, karıştırmak demektir. Sandalyeye oturmak da caizdir, ayağını uzatmak da. Kiliseye benzermiş. Benzemez, bu kadar korkmayın! Benzemek kastı olmadan yapılan her şey nasa muhalif olmamak kaydıyla caizdir. Nasa muhalif olmasa bile benzemek kastıyla yapıyorsan onlarla beraber haşrolursun. Beni Avrupalı modern zannetsinler diye giyiyorsan Avrupalı modernlerle haşrolursun. Güneşten korunmak için giyiyorsan benzemek kastın olmadığı için hiç bir şey olmaz. Kilisedeki sırayla, camilere konulan arkalıklı veya arkalıksız sandalyeler aynı mı? Ayrıca Peygamber Efendimiz'in döneminde Ashabı suffede ilk saf hep oturanlardan oluşur. Ashabı suffe bir sandalye yüksekliğindedir. Resululllah Efendimiz'in dervişlerinin oturduğu sıradır. Hâlâ orada o yükseklik muhafaza ediliyor. Oraya hep eğilemeyenler dizi bükülmeyenler oturur. Huzuru Peygamberi'de oturarak namaz kılıyor. Ha sandalye ha seki ne farkı var? Aletlerin peşinde koşmayacak Müslümanlar. Aletler sana hizmet için Allah'ın nimetleridir. O sandalyede oturup namaz kılarsan senin cennet tahtın olur. Onda oturup içki içersen cehennemine ateş olur. Sandalyenin ne kabahati var.  


Emeti Saruhan'ın röportajı

Peygamberimiz'in de teravih kıldığını, ancak adının sonradan konduğunu anlatan yazar, Hz. Ömer'in teravihi cemaatle kıldırdığını söylüyor.

Kamuoyunun yakından tanıdığı mutasavvıf yazar Ömer Tuğrul İnançer yaptığımız sohbette pek çok konuya değindi. Cevaplarında oldukça sert bir üslup kullanan İnançer, birilerinin bunları söylemesi gerektiğini ifade ediyor.

Oruç söz konusu olduğunda 'Açın halinden anlamak için' diye bir ifade kullanılır. Bu ifade doğru mudur? Neden oruç?

İbadetler Allah'ın emri olduğu için yapılır. Bu iptidai müptediler içindir. Mütekamiller, Allah emretti diye yapmazlar, emri yerine getirmek için yapmazlar, Rabbim'in rızasına muhalif iş yapmamak için yaparlar. Emri yerine getirmek için yapanlar menfaat umanlardır. Menfaat umanlar, ticaret yapanlardır. Cennet talebi, cehennem korkusuyla değil, Allah için yapılır ibadetler ama bunun talimi cennet talebi ve cehennem korkusuyla başlar. Fukaranın halini anlamak için oruç tutulmaz. Oruç tutmak zenginlere mi farz? Fukara niye tutuyor o zaman? Bu slogan bilgiler, altına kopya kağıdı konulmuş, her sene tekrar edilen bilgiler, netoplumumuzu ne de fert olarak bizleri yükseltmez.

İSLAM TEVHİDDİR

Ramazan'da birçoğumuz ibadetlerle daha çok meşgul oluyoruz. Bu Ramazan'dan mı kaynaklanıyor?

Ramazan da, bayram da, kurban da, Kâbe de, melek de, güneş de, ay da, her şey insanın emrindedir. Ramazan'da marifet yok, insanda marifet var. İnsandan kasıt Muhammed Mustafa'dır. Allah insan diye onu yarattı. Biz de ona benziyoruz işte şeklen. O Ramazan ayında her zaman yaptığından daha fazla ibadet yapardı. Cebrail'le Ramazan'dan Ramazan'a karşılıklı Kur'an okurlardı, teravih kılardı. Efendimiz'in Ramazan'a mahsus başka yaptığı şeyler var. İşte Ramazan'ın feyzi Resulallah'tan kaynaklanır. Efendimizin yaptıkları Ramazan'dan kaynaklanmaz. Çünkü Ramazan da onun emrindedir. Her yaratılmış şey insanın emrine verilmiştir. Bunun tek mükemmeli Aleyhisselatü vesselam Efendimiz'dir. O Ramazan'da fazla ibadet edi-yordu. Biz de fazla yapacağız. Bizim günlük farz ibadetlerimizde bile çok noksanımız var.

Nasıl tamamlayabiliriz eksiklerimizi?

İbadetler Allah'ın kuluna yükleyeceği yükler değildir. O emri verdi ama ondan önce emri ye-rine getirecek takati verdi. Öyleyse tutulacak, kılınacak, gidilecek, verilecek. Resulullah Efendimiz'in diğer zamanlarda yaptıklarından, farzlardan bahsetmiyorum, Ramazan'da daha fazla ve daha farklı ibadet ediyor. Bizim de bütün Müslüman toplumu olarak Ramazan'da farklı davranmamız, farzlara daha çok riayet etmemiz lazım. Allah'ın bütün bize emrettiği ibadetlerden kast-ı hikmeti bilmek lazım.
TERAVİH KILINIYORDU

Medyadaki Ramazan'ı nasıl buluyorsunuz?

Ticari buluyorum. Menfaat, ilkesizlik...

Her Ramazan'da çıkan bazı tartışmalar var. Bu sene de teravih var mı yok mu tartışılıyor?

Bir Müslüman namaz kılmaya mı bahane arayacak, kılmamaya mı? Hz. Ömer zamanında kadınlara ve erkeklere iki ayrı imam tayini ile 20 rekat namaz kıldırılmaya başlandığı tarihi bir vakıa mıdır değil midir? İbn-i Esir tarihinde bu var. İsimleri bile belli. Übeyd bin Kab, Efendimiz Hazretleri'nin delikanlılara ve çocuklara Kur'an-ı Kerim öğretirken görüp, 'Ne güzel bir şey yapıyor' diye iltifat ettiği zat, Hz. Ömer zamanında teravih kıldırmak üzere vazifelendirilmiştir. Ayrıca başka biri de 'Teravih Emevi uydurmasıdır' dedi. Hz. Ömer Emevi midir? Resulullah Efendimiz Ramazan'da fazla ibadet ederdi. Bunun adı da teravihtir. O zaman adı teravih değildi, doğru. Adının sonradan konması kurumun sonradan oluştuğunun işareti değildir. Cemaatle kılınmaz diyenler Hz. Ömer'e sorsunlar.

Bu tartışmalar neden her sene çıkıyor?

Allah cehennemi neden yaratmış ki? Bunlar da onun için. Ebu Cehil'in veya Abdullah ibn-i Selül'ün varislerine mi uyacağız yoksa Muhammed Mustafa'nın varislerine mi uyacağız? Abdullah ibn-i Selül, münafıkların reisi, Mescid-i Dırar'ı yaptırdı, Efendimiz gelip yıktırdı. Cami yaptırdığı halde yıktırdı Efendimiz, çünkü adam münafık. Şimdi de Müslüman görünen nice münafıklar var. Öyleyse onun binasını Resulullah yıktığı gibi, bizim de o fikirleri yıkmamız lazım.

Doksan yıldır mütefekkir yetişmiyor

Zekatın daha çok Ramazan'da verilme sebebi nedir?
Zekatı Ramazan'a toplamamız biraz sevap ticaretinden kaynaklanıyor. Zekatı daha çok sevap kazanayım diye Ramazan'dan Ramazan'a veriyoruz. Recep ayında, Şaban ayında senesi dolmuş bir zekatı, daha çok sevap alayım diye Ramazan'da vermek kazaya bırakmaktır. Hiçbir ibadetin kazası edasının yerini tutmaz. Zekat mükellefiyettir ve zekat vermeyecek durumda olanların zekat verecek durumda olanların üzerindeki hakkıdır. Zengin sadaka vermekle yükümlüdür. Senesi dolmuş bir zekatı Ramazan'a tehir etmek caiz değildir ve ibadeti edadan kaza haline indirger. Ramazan'da ise sadakayı çok vereceğiz. Artığımızdan değil, eskiden değil. Yediğimizden, giydiğimizden. Şimdi pek yok ama iftar edemeyecek durumda olanları iftar ettireceğiz. Belediyelerin yaptığı çok hayırlı bir şey. Allah emsalini çoğaltsın. Yapandan devam ettirenden Allah razı olsun. Ama fitre bayram namazına kadar verilmeli. 
haber7.com

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Rûhânî Bir Hayat Terbiyesi: Ramazan-ı Şerif

Rûhânî Bir Hayat Terbiyesi: Ramazan-ı Şerif

Rabbimiz, kullarının ebedî saâdeti için; hayat takviminde, ilâhî rahmet, af ve mağfiretin âdeta tuğyân ettiği birtakım mânevî kazanç mevsimleri tâyin buyurmuştur. Bu mevsimlerin en bereketlisi, hiç şüphesiz ki Ramazân-ı Şerîf’tir. Zîrâ:

- Hidâyet rehberimiz Kur’ân-ı Kerîm, bu mübârek ayda indirilmiştir.

- Müstesnâ bir rûhî olgunluk vesîlesi olan oruç ibâdeti, bu aya mahsus bir farz kılınmıştır.

- Bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi, Ramazan geceleri içinde lutfedilmiştir.

- Bu ayın geceleri; iftar, terâvih ve sahurlarla bereketlendirilmiştir.

- Çeşitli ihtiyaç ve mahrûmiyetler içinde kıvranan muzdarip gönüller, en çok bu ayın gelişiyle ümit ve sevince gark olurlar. Zîrâ zekât, sadaka ve infak gibi ibâdetler, tebessümü unutmuş nice yüzleri bilhassa bu ayda sürûra kavuşturur.

- Bu ayda ulvîliklerin ve cennetlerin kapıları açılır.

- Günahlardan korunmak, kötülüklerden el çekmek sûretiyle cehennem kapıları kapanır.

- Şerler ve şeytanlar da, kâmil mü’minlerin takvâ zincirleriyle bağlanır.

Böylece mü’minlere ebedî saâdet kapılarını açan Ramazan; bütün bir ümmetin ikbal kapılarını da aralar.

Kur’ân ve Ramazân

Cenâb-ı Hak buyurur:

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden Ramazan ayını idrâk edenler, onda oruç tutsun…” (el-Bakara, 185)

Âyet-i kerîmede Kur’ân’ın Ramazan’da indirildiği ve onun hak ile bâtılı, hayır ile şerri, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edecek hikmet ve hakîkat nurlarıyla dolu bir kitap olduğu bildirildikten sonra, bu mübârek aya kavuşanların Kur’ân terbiyesi altında oruç tutmakla mükellef oldukları beyân edilmektedir.

Bu bakımdan Kur’ân ile Ramazan arasındaki derin yakınlık ve ince irtibâtın çok iyi idrâk edilmesi îcâb eder.

Abdullah bin Abbas -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların en cömerdi idi. O’nun en cömert olduğu zamanlar da Ramazan’da Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın, kendisi ile buluştuğu vakitlerdi. Cebrâîl -aleyhisselâm-, (vahiy getirme vazîfesinin dışında da) Ramazan’ın her gecesinde Peygamber Efendimiz ile buluşur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cebrâîl ile buluştuğunda, hiçbir engel tanımadan esen rahmet rüzgârlarından daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7; Müslim, Fezâil 48, 50)

Bu hakîkatin bizlere telkîn ettiği mânevî tâlimâtı güzelce idrâk etmemiz gerekir. Buna göre; Ramazân-ı Şerîf’in feyz ve bereketinden lâyıkıyla istifâde için, bilhassa bu ayda Kur’ân-ı Kerîm ile çok daha fazla meşgûl olmamız îcâb etmektedir.

Esâsen mü’minin her yirmi dört saatinde mutlakâ yer alması gereken Kur’ân tilâvetini bu mübârek günlerde daha da artırmaya gayret etmeliyiz. O’nun mânâ iklîmine girerek, muktezâsınca amel etmeye, hâl ve tavırlarımızı, bu ilâhî tâlimatlar önünde mîzân ederek eksiklerimizi telâfîye çalışmalıyız.

Zîrâ ferdin ve toplumun huzûru, Kur’ân’ın rûhânî hayâtına girmekle tahakkuk eder. Kur’ân, mü’minin iç ve dış dünyasını aydınlatan ilâhî bir nurdur. İnsanı, ibretler, hikmetler ve kıssalarla irşâd ederek Hakk’a vâsıl eden ebedî bir saâdet kılavuzudur.

Hayat ve istikbâlin meçhulleri içinde daralmış, karışık felsefelerin kasvet ve buhranları ile sarsılmış olan “ebediyet yolcusu”na; huzur, sükûn ve tatminkâr irşad sesi, Kur’ân-ı Kerîm’den başka ne olabilir?!

Fânî hayatın med-cezirleri arasında bunalanları tesellî eden; iki mezar taşı arasında tıkanıp kalan idraklere ebedî saâdet huzûrunu ikrâm eden, yine Kur’ân’ın engin muhtevâsından başkası değildir.

Hayat Nîmetinde Ramazan Fırsatı

Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de zamâna yemin ediyor. Hayat ırmağımızın şiddetle akmakta olduğunu, fânî ömürlerimizin büyük bir hızla tükeniş hâlinde bulunduğunu hatırlatıyor. Dünya hayatının kısa bir zaman dilimi olduğunu, asıl hayatın âhiret hayatı olduğunu açıkça beyan buyuruyor. Böylece bizleri gafletten îkaz ediyor. O hâlde mü’min:

- Allâh’ın lutfettiği zaman nîmetinin kadrini tefekkür edip onu en kıymetli gâyeler için ve en bereketli şekilde değerlendirme azminde bulunmalıdır.

- Hayatı amel-i sâlihlerle geçirmenin lüzûmunu idrâk etmelidir.

- Hayat senedinin vâdesi dolmadan, duâ ve tevbede acele etmelidir.

Düşünmek gerekir ki; sayılı günlerden ibâret olan dünya hayatı, yine sayılı günlerden ibâret olan Ramazan’a ne kadar da benzemektedir. Bu itibarla, mânevî bakımdan müstesnâ bir lutuf ve kazanç mevsimi olan Ramazân-ı Şerîf’i de büyük bir dikkat ve titizlikle ihyâ etmek îcâb eder.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- anlatıyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ramazan ayında ibâdet husûsunda diğer aylarda görülmeyen bir gayret içerisinde olurdu. Ramazan’ın son on gününde ise kendisini çok daha fazla ibâdete verirdi. Bu günlerde geceyi ihyâ eder, âilesini uyandırır ve izârını bağlardı. (Yâni ibâdet için hazırlıklarını tamamlar ve büyük bir azimle Hakk’a yönelirdi.)” (Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr, 5; Müslim, İ’tikâf, 8)

Ramazân-ı Şerîf’i lâyıkıyla ihyâ edenler, sayısız nîmetlere nâil olurlar. Ona duyarsız kalanlar ise, dehşetli bir mahrûmiyete dûçâr olurlar. Zîrâ hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

“Cebrâîl -aleyhisselâm- bana göründü ve; «Ramazan’a erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» dedi. Ben de «Âmîn!» dedim…” (Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545)

Oruca Sarıl…

Ramazân-ı Şerîf’in lâyıkıyla ihyâsı yolunda en çok dikkat edilecek husus, şüphesiz ki oruç ibâdetidir. Oruç, bize dünyanın fânî nîmetleri elinden alınacak bir âhiret yolcusu olduğumuzu hatırlatır.

Kur’ân’ın rûhâniyeti altında, bâzı fânî nîmetlerden mahrûmiyetle gerçekleşen bu nefis terbiyesi, ebedî cennet nîmetlerinin bir müjdecisi mâhiyetindedir.

Ebû Ümâme -radıyallâhu anh- birgün:

“–Yâ Rasûlallâh, bana öyle bir amel tavsiye et ki, Allah Teâlâ beni onunla mükâfâtlandırsın.” deyince, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- cevâben:

“–Sana, oruca sarılmanı tavsiye ederim. Zîrâ o, misli olmayan bir ibâdettir.” buyurdular. (Nesâî, Sıyâm, 43)

Sahurların yüksek fazîlet ve kıymetine de şöyle işâret ettiler:

“Bir yudum su ile dahî olsa sahur yapınız.” (Abdurrazzâk, Musannef, IV, 227/7599)

“Sahur yemeği yiyin, zîrâ sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20)

Ramazan orucu, helâllerin bile bir riyâzat içinde kullanılmasının tâlimidir. Bu hâl, bize haram ve şüphelilerden ne kadar büyük bir titizlikle sakınmamız gerektiğini telkîn etmektedir.

Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anh- şöyle buyurur:

“Namaz kılmaktan zayıflayıp yay gibi, oruç tutmaktan eriyip çivi gibi olsanız da, haram ve şüphelilerden kaçmadıkça, Allah o ibâdetleri kabul etmez.”

Orucun, haram ve şüphelilerden sakındırma husûsundaki bu terbiyevî yönüne dâir, Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Oruç der ki: «–Allâh’ım! Bu kişi helâl lokmayı bile Sen’in emrine uyarak yemedi. Susuzken su içmedi. Bu kişi nasıl olur da harâma el uzatır?!»”

İşte oruç, içimizdeki nefis canavarını zabt u rabt altına alan ve böylelikle insanın derûnunda fıtraten meknuz olan merhamet ve şefkat duygularının inkişâfına zemin hazırlayan rûhî bir disiplindir.

Hakîkaten oruç; nîmetlerin kadrini bildiren, hamd ve şükre sevk eden, yoksulların hâlinden anlamayı öğreten, muhtaçların “acıyın bize” feryatlarına karşı gönüllerde merhamet akisleri uyandıran, şefkat ve merhameti bütün fânî sevdâların üzerine yükselten, kimsesiz bîçârelere yardım hissini canlandıran ne ulvî bir kulluk şuurudur. Yine oruç, gönüllerdeki ihtiras ve tamâ fırtınalarını dindiren ve nihâyet sabır meziyetini tâlim eden ne güzel bir terbiye mektebidir.

Nefisleri terbiye eden bu mektebin en mühim yönü de şüphesiz ki insana yaşattığı birtakım imtihanlardır. İnsan bu imtihanlara, doğru karşılık verebildiği ölçüde ve önüne çıkan engelleri sabırla aşabildiği nisbette orucun hakîkatine yaklaşmış olur.

Nitekim oruçluyken sabırla aşılması gereken bu imtihanlardan biri, hadîs-i şerîfte şöyle ifâde buyrulur:

“Hiçbiriniz oruçlu olduğu gün çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Eğer biri kendisine söver veya çatarsa «ben oruçluyum» desin.” (Buhârî, Savm, 9)

Esâsen insanlarla çekişip münâkaşaya girmek, hiçbir zaman tasvib edilecek bir tavır değildir. Kaldı ki oruçlu bir insanın böyle bir çirkinliğe bulaşması, tuttuğu orucun rûhâniyetini zedeler, onun feyzini zâyi eder. Bu hususta her zaman takınmamız gereken tavrı, yüce Rabbimiz şöyle beyân etmektedir:

“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzû ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler).” (el-Furkân, 63)

Bunun içindir ki oruç ibâdeti, rûhî bir derinlikle, mâlâyânîden el çekerek, nezâket, zarâfet ve hassâsiyetle îfâ edilmelidir. Yalnızca mîdeyi aç bırakmakla kâmil bir oruç tutulmuş olmaz. Makbul bir oruç, bedendeki bütün uzuvların haram ve şüphelilerden muhâfaza edilmesi yönünde nefsin dizginlenmesini gerektirir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âzatlısı Ubeyd şöyle anlatır:

İki kadın oruç tutuyorlardı. Öğle üzeri bir kimse gelerek dedi ki:

“–Yâ Rasûlallah! Şurada iki kadın var, oruç tutuyorlar. Neredeyse susuzluktan ölecekler. (Müsâade buyurursanız oruçlarını bozsunlar.)” dedi.

Allah Rasûlü ondan yüz çevirdi, cevap vermedi. Gelen kimse sözünü tekrar etti:

“–Yâ Nebiyyallâh! Vallâhi neredeyse ölecekler.” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“–Çağır onları!” buyurdu. Kadınlar geldiler. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir kap istedi. Kadınlardan birine vererek:

“–İçindekileri çıkar!” dedi. Kadın, kabın yarısını dolduracak şekilde kan, cerâhat ve et kustu. Diğerine de aynı şekilde emir buyurunca, o da kabı dolduruncaya kadar kan ve taze et çıkardı. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bunlar, Allâh’ın helâl kıldığı şeylerden kendilerini tuttular, onlara karşı oruçlu oldular, haram kıldığı şeylerle de oruçlarını açtılar. Birbirinin yanına oturup, insanların etlerini yemeye (gıybet etmeye) başladılar.” buyurdu. (Ahmed, V, 431; Heysemî, III, 171)

Yâni oruçlu iken ağza bir şey girmemesine dikkat edilmesi gerektiği gibi, ağızdan çıkan her söze de dikkat edilmelidir. Dilimiz kalblere saplanan bir diken değil, rahmet lisânı olmalıdır. Gerçek ve feyizli bir Ramazan hayatı yaşayabilmek için Kur’ân hikmetleriyle yoğrulmuş hassas bir gönle ve İslâm’ın güleryüzünü yansıtan mütebessim bir çehreye sahip olmak gerekir.

İhlâs ile Kulluk

Ramazân-ı Şerîf, aynı zamanda güzel bir kulluk terbiyesidir. Allâh’a samîmî bir gönülle kul olamayanlar, neticede kula kul olmak gibi kötü bir âkıbete dûçâr olurlar. Bu hâl ise insanlık haysiyet ve şerefine yazık etmektir.

Muhammed İkbal, Allah’tan uzaklaşıp kullara kul olmanın zavallılığını şöyle ifâde eder:

“Ben bir köpeğin bile, diğer bir köpeğin önünde eğildiğini görmedim.”

İşte Ramazan’ı lâyıkıyla idrâk ve ihyâ edebilmek, tevhîd’in hakîkatinde derinleşerek yalnızca “Hakk’a kulluk” şuurunu yaşamaya bağlıdır. Bunun için de mânevî bir lutuf mevsimi olan Ramazân-ı Şerîf’te bilhassa rûhâniyetimizi seviyelendirmeye gayret etmemiz îcâb eder.

Bu hususta yeğâne geçer akçe de; “ihlâs”tır. İbâdetlerin kemâlini artıran; kalb temizliği, niyet berraklığı ve samîmiyettir. Nefsânî menfaat düşüncelerinin karıştığı, Hak rızâsından gayrı gâyelerin ortak edildiği ibâdetlerden bir hayır umulamaz. Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)

Zîrâ Allah rızâsına ulaştırmayan ve âhirete saâdet sermâyesi kılınmayan ameller, ebedî istikbâlin tehlikeye atılmasıdır. Âhiret yolculuğuna azıksız çıkmak ise, en büyük hüsran sebebidir. İhlâs ve huşû ile îfâ edilmeyen ibâdetler, âhirette kulun eliboş kalmasına sebebiyet verir.

Büyük bir kazanç mevsimi olan Ramazan’da yapılan ibâdetler de, bu aya mahsus bir alışkanlık veya geleneğin îcâbı olarak değil, Cenâb-ı Hakk’a samîmî bir kulluk şuuruyla îfâ edilmelidir. Aksi hâlde ibâdetlerin rûhâniyeti kaybolur; tutulan oruçlar bir perhiz; sür’atle kılınan terâvihler ise bir hazım vâsıtası olmaktan öteye geçemez.

Hâlbuki, bilhassa bu feyizli gün ve gecelerde ibâdetlere çok daha büyük bir titizlik göstermek gerekir. Namazları, Rabbimizle müstesnâ bir mülâkat vasfında kılmak îcâb eder. Zîrâ gerçek mânâda kılınan bir namaz; kişinin kusur, acziyet ve hiçliğini îtirâf ile maddî-mânevî bütün ihtiyaçlarını Hak Teâlâ’ya arz etmesidir.

Namazın tam ve makbul olması için, erkekler tarafından cemaatle kılınması da Allah Rasûlü’nün mühim bir tavsiyesidir. Zîrâ cemaat hâlindeki mü’minlerin duygu derinliği artar. Nitekim Fâtiha Sûresi’nde hep tekrarladığımız; “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Sen’den yardım dileriz.” niyâzı da mü’minlere cemaat şuurunu telkîn eder.

İbâdetlerin özü olan duâ da, kulun benliğinden sıyrılarak Rabbine sığınmasıdır. Allâh ile kul arasında en mühim bir mânevî bağ durumundadır. Bu bağı koparanlar, Hak katındaki değerlerini de zâyi etmiş olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

“(Rasûlüm!) De ki: Sizin (kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?!..” (el-Furkân, 77)

Öte yandan sahurlar da mü’minlere bir bakıma seher vaktinin feyzinden istifâde yönünde bir mânevî terbiye zamanıdır. Seher vakitleri, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına husûsî dâvet anlarıdır. Kulun, Rabbinden gelen bu dâveti nîmet bilmesi ve teşekkürlerle karşılaması îcâb eder. Âyet-i kerîmede: “•: seherlerde istiğfâr edenler” (Âl-i İmrân, 17) medhedilmektedir.

Hak dostlarının ganîmet bildikleri seher vakitleri, duâ ve ilticâların en çok kabul edildiği zamanlardandır. Muhammed İkbal der ki:

“Dünyâyı örten semâ kubbesinin dışına bir yol buldum ki, oradan seher vakti «Âh!..» eden insanların niyâzı, düşünceden de hızlı bir şekilde Allâh’a doğru uçar, vuslata doğru mesâfe alır.”

Seher vakitlerinde ibâdet ve tazarrû ile meşgûl olmak, gönle apayrı sır ve hikmet ufukları açar. Bu hususta Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:

“Geceleri uyan ve Hakk’a yürü! Çünkü gece, senin için sırlar yurduna rehberlik eder. Herkes uyurken ilâhî aşk sırları, mânâ zevkleri gönlüne bereketli bir yağmur gibi yağar. Çünkü geceleyin gönül pencereleri açılır, ötelerden nasipler gelir. Lâkin bu hâller, yabancıların gözlerinden gizlenir.”

Yine bu mübârek ayda, bol bol zikrullâh ile meşgûl olarak, alıp verdiğimiz nefeslerimizi dahî mânen arındırmamız îcâb eder.

İşte evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluş vesîlesi olan Ramazân-ı Şerîf’ten lâyıkıyla istifâde için, ibâdetlerimizi ihlâs ve samîmiyetle îfâ etmek ve gücümüz nisbetinde bunları çoğaltmak îcâb eder. Zîrâ bu kazanç mevsimindeki ameller, âhiret yolculuğumuzun belki de en kıymetli azığı olacaktır. Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“Mü’min öldüğü zaman, namazı başucunda, zekâtı sağında, orucu solunda bulur.” (Bkz. Heysemî, III, 51) buyurarak ibâdetlerimizin kabrimizde bize yoldaş olacağını haber vermiştir.

Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- de şöyle buyurur:

“(Kabir ve âhiret) yolculuğunuzun nasıl olmasını arzu ediyorsanız, hazırlığınızı ona göre yapın!”

Kadir Gecesi

Kadir gecesi, Cenâb-ı Hakk’ın, ümmetler içinde sadece ümmet-i Muhammed’e müstesnâ bir ikrâmı olarak lutfettiği, en zengin mânevî hazinelerden biridir. Onun ihtişam ve azameti, kıymet ve ehemmiyeti, müstakil bir sûre-i celîle ve birçok hadîs-i şerîflerle müjdelenmiştir. Rabbimiz bu gecenin şânını şöyle beyan buyurur:

“Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Rûh (Cebrâil), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar.” (el-Kadr, 1-5)

Kadir gecesi, Kur’ân indirilmekle nurlanmış, başta Cebrâil -aleyhisselâm- olmak üzere sayısız meleklerin akın akın yeryüzüne nüzûlüyle feyizlenmiş bir gecedir. Mü’min gönüllere, görünmez rûhânîler tarafından selâmlar verilen, Rabbine duâ ve tevbe ile yönelenlere selâmet ve mağfiret saçılan, feyz ve bereket dolu, bin aydan hayırlı bir ilâhî lutuf gecesidir.

Kadir gecesinin, bu müstesnâ fazîleti sebebiyledir ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, o geceyi Ramazan geceleri içinde bizzat aramış ve aranılması husûsunda da ümmetine emir buyurmuştur.

Seksen üç seneden daha hayırlı olan Kadir gecesinin vaktinin kesin olarak bildirilmeyişinin de ayrı bir hikmeti vardır. Hadîs-i şerîflerin beyânına göre Kadir gecesi, Ramazan’ın son onundaki tek gecelerde ve bilhassa yirmi yedinci gecesinde aranmalıdır. Fakat bu hüküm, o gecenin kat’î olarak bu günler içinde bulunduğu mânâsına da gelmemektedir.

İmâm-ı Âzam ve Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, Kadir gecesinin sene içinde deverân ettiğini ve mutlak sûrette Ramazan’a mahsus olmadığını beyân etmişlerdir. Bu hususta İmâm Şârânî Hazretleri’nin şu ifâdeleri pek mühimdir:

“Kanaatime göre Kadir gecesi her sene devreder (zamanı değişir). Çünkü ben, onu Şâban’da, Rebî ayında ve Ramazan’da, (muhtelif zamanlarda) gördüm. Fakat en fazla gördüğüm, Ramazan ayı ve bunun son günleridir.”1

Bu hikmete binâendir ki Hak dostları senenin her vaktini mânen büyük bir teyakkuz içinde geçirmenin ehemmiyetine işâret etmişlerdir. Kadir gecesi, muhakkak olarak sene içinde gizli olduğundan İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-:

“Kim, bütün seneyi ihyâ ederse Kadir gecesine erer.” buyurmuştur.

Nitekim bu hakîkati beyân etmek üzere de; “Her gördüğünü Hızır, her geceni Kadir bil.” ifâdesi, sâlih mü’minler için bir hayat düstûru olagelmiştir.

Bayram

Bayram gün ve geceleri de ince ruhların kavrayabileceği derin ve duygulu gönüllerin sezebileceği nûrânî tecellîlerle doludur. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini, sevâbını Allah’tan umarak ibâdetle ihyâ edenlerin kalbi, -bütün kalblerin öldüğü günde- ölmeyecektir.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 68)

Ramazan, bir takvâ mektebi; bayram ise onun rûhânî bir şehâdetnâmesidir. Bayram, mü’minlerin takvâ imtihânından muvaffakıyetle ilâhî huzura çıktıkları o mes’ûd vuslat gününden bir tecellîyi daha bu dünyâdayken yaşatan mübârek bir gündür.

Gerçek bayram, Hakk’ın bizden râzı olmasıdır. Bunun içindir ki, bilhassa bu sevinç günlerinde yetim, kimsesiz, fakir ve muhtaçları sevindirelim ki, ilâhî rahmet ve merhamet tecellîlerinden nasîb alabilelim. Zîrâ:

“Sizler yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” buyrulmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 58)

Unutmayalım ki bayramlar, aslâ tâtil ve eğlence gibi ferdî mutluluk günleri değildir. Bilakis sıla-ı rahimde bulunmak, geçmişlerimizi hayırlarla yâd edip ruhlarını şâd etmek, îman kardeşliğini cemiyet planında yaşatmak gibi nice mükellefiyetlerimizin edâsına vesîle olan, bütün toplumu kucaklayıcı ibâdet günleridir.

Velhâsıl Ramazan; rûhânî bir hayat terbiyesidir. Müslümanlık, sadece Ramazan’a mahsus ve muayyen günlere âit bir merâsim değil, ömürlük bir takvâ hayatıdır.

İmâm Şârânî Hazretleri der ki:

“Ramazân’ın diğer aylarda bulunmayan bir hürmeti vardır. Hak Teâlâ’nın Ramazân’ı kamerî aylar içinde bulundurması da, Ramazan’daki şeref ve bereketi senenin bütün aylarına yaymak içindir.”2

Bu itibarla, nasıl ki Rabbimiz, senenin bütün vakitlerini Ramazan ayıyla şereflendirmiş ise, bizim de bütün ömrümüzü Ramazan’ın feyz ve bereketini umarak ve o aydaki zarâfet, nezâket ve hassâsiyet içinde idrâk ve ihyâ etmemiz îcâb eder. Bunun için de Ramazan terbiyesi altında geçirdiğimiz mânevî hâtıraları hiçbir zaman unutmamamız gerekir. Zîrâ ömürler görünüşte ne kadar uzun olursa olsun, ebedî âhiret hayatının yanında bir aylık Ramazan mevsiminden de kısadır.

Rabbimiz bu bereketli mevsim ve bu mübârek vakitler hürmetine, yapacağımız ibâdet ve amel-i sâlihleri kabul buyursun. İdrâk ettiğimiz Ramazan ayını, ihlâslı niyetlerle ve takvâ ölçüleriyle gelecek senenin Ramazan’ına bağlayabilmemizi ve hayatımızı dâimî bir Ramazan rûhâniyeti içinde yaşayabilmemizi nasîb eylesin. Yine Ramazân-ı Şerîf’i; vatanımız, milletimiz ve bütün İslâm dünyâsı için huzur ve saâdet vesîlesi kılsın!

Âmîn…

Dipnotlar: 1) Abdülvehhâb eş-Şârânî, Kibrît-i Ahmer, sf. 98. İzmir İlahiyat Vakfı Yay. 2006. 2) Abdülvehhâb eş-Şârânî, Kibrît-i Ahmer, sf. 110.

Osman Nuri Topbaş

31 Temmuz 2012 Salı

Şeyh Sadık Efendi Risalesi

Şeyh Sadık Efendi Risalesi

Resim yazısı ekle

Üsküdar da Alaca minare karşısında metfun kutbu’l ârifin ve ğavsul vasilin Şeyh Sadık Efendi (kuddise sirruhul-aziz)hazretlerinin kitab-ı mahbublarıdır: Allahü Zül-Celâl’e hamd ü sena, Resulüne salâvat ve selamdan sonra talibi didar ve salik-i rah-ı hakikat olan mü’min kardeşlerime dualar okuyup tarafımdan kendilerine işbu risale hediye olunmuştur. Zira manevi peder olan bir kimsenin manevi evlatlarına nasihat edip tavsiyelerde bulunmaktan daha büyük bir hediye olmaz.

Benim ruhum gönül gönülden, dil dili var dilden, dile dil dileğin dilden dile verilmez. Hane-i dile Zeyd u Amr ile bile herkes bulunduğu tarikin ilmini tahsil edip sonra ilmine başlamalı. İlk olarak herkese farz-ı ayn olan Şeriat ilmi ile başlanır. Sonra en lüzumlu olan Tarîkat ilmidir. Sonra Marifet ilmi lazımdır. Sonra Hakikat ilmi Hakk’ın nimetidir. Ama ilim bir okyanus olduğundan, bunun bir katresi beyan edilmiştir. Sebep de: ’’İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır.’’ sözünün şümulüne girmek ümididir. Hiç bir karşılık beklemeden kaleme aldığım bu Risale için tevhit ehlinin dualarını ümit ederim. “Rabbimiz kavmimiz ile aramızı hak ile aç, zira Sen (hayırlı bir kapı) açanların en hayırlısısın” (A’raf,7/89) “Allah’ım! Bize bu hazinenin kapılarını aç, bu rumuzlarının sırlarını açıkla’’

Ey kardeş Allah seni iki cihanda aziz kılsın. Yüce Allah’ın izni ile söylüyorum. Allah’ın yardımıyla beni dinle, bize yönel, çekinme. Zira sen emniyettesin. Rabbine dua edip de ki: ”İlahi! Muradım Sen’sin, rızana ermeyi niyaz ediyorum. Cemâlin hürmetine, Ya Rahim, lütfunla merhamet et ve duayı kabul buyur!”

Benim canım! Varlık ikliminde seyr ve sefer, fena sahrasında seyahat ettiğimiz esnada şâh-ı bekâdan dosdoğru bir yol ihsan olunduk ta, bu uyku ile uyanıklık arasına benzeyen bir hâl idi. Bu hâl içinde büyük ve muazzam bir fena şehrine vardım. Bunun enini ve boyunu gözle ihata etmek mümkün olamaz. Şehir halkı o kadar kalabalık idi ki, hiç bir çarşısına rahat girilmez. Ahalisi ise, dünyada ki çeşitli kavimlerden meydana geliyor. Kimi Arap, kimi Acem, kimi Türk, kimi Rum… Kâfirlerin her türlüsü burada mevcut olduğundan hayretler içinde kaldım. Acayip bir gezintiye çıktım. Şehrin ortasında muazzam bir kale inşa olunmuş, kalenin burçları göklere dayanmış. Surların dışında kalan bu şehre ezelden beri hakikat güneşinden bir ışık düşmemiş ve düşmemekte. Ahalisini görünce anladım ki, şehir halkının semaları bile, bir karanlık ülkedir. Zira meşrepleri köpekler gibi bir lokma için birbirleriyle hırlaşıp basit bahanelerle birbirlerini parçalarlar.

Şehvet ve gazapları galip olduğundan, ateş unsurundan olan tabiatları icabı mağlup ettiklerini katlederler. Zinaya istekli ve düşkün olduklarından bir fahişe avradın ardına düşerler. Üçü beşi onun ardına düşünce, bazen kıskançlıkla birbirini helak ederler. Livatadan fazla haz alırlar. Hırsızlık, çekiştirme, iftira, içki, yalan ve gıybet sürüp giden adetleri olup zerre kadar Allah’tan korkmazlar. Bu büyük günahları işleyenlerin çoğu Müslüman hatta bazıları da âlimler olup iyiyi emir, kötüyü men (Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker) eden âlimler, vaizler ve iyi insanlar dahi bu şehirde zuhur etmiş olup, amma bu (Nefs-i) EMMARE ŞEHRİ ahalisiyle hiçbir şekilde uyuşamayıp, bahis konusu şehrin ortasında ki kaleye hicret ederlermiş.

Bu fakir dahi bu şehirde ikamet istemedim. Ulu şehrin sözden anlayan âlimlerini bulup, şehrin ismini, sultanını, valisini ve halini sorayım diye ulemadan birini bulup durumu sordum. Dedim ki: “Şehrinizin ismi nedir?” Dedi ki: “Bu şehrin ismi (Nefs-i ) EMMÂRE’dir. Burası gaflet ve karanlıklar ülkesidir. Sultanımıza AKL-I MEÂŞ (dünya refahı için düşünen akıl) derler. Âlimdir, idareciliğinde mahir bir müneccim ve mühendistir, akıllı bir tabiptir. Her şeyden haberi var. Yeryüzünde onun gibi yoktur.” Sonra padişahın veziri kimdir, diye sorduğum da dedi ki: Veziri idrak kuvvetidir. Kethüdası müşterek histir. Harç vekili vehim ve vesvese kuvvetidir. Tebaasını sordum. Onun bana haber verdiğine göre anladım ki; tüm kötü huylar ve kötü huylular, Akl-ı Meaş denilen padişahın hizmetçileri ve sırdaşları olmuşlar. Bu fakir dahi Akl-ı Meâş’ın her alanda mahir bir üstat olduğunu bildiği için maişetini temin etmek maksadı ile onunla alakalı her sahada bilgi tahsil etmek arzusuyla bir zaman ona hizmet ettim. Kabiliyetimi beğendiğinden büyük bir hevesle nice ilimler tahsil etmemi temin etti, beni kendisine sırdaş kıldı. Böylece ilmin her sahasında mahir, halk arasında meşhur oldum, hezarfen (bin fenne vakıf) diye tanındım.

Fakat Akl-ı Meâş’ın hâkimiyeti altında bulunan bütün ahalinin, günahın her çeşidini işlemekte olduğunu, bu iklimin padişahı olan Akl-ı Meâş’ın, onları işlemekte oldukları günahları gördüğü halde engellemeye gücü yetmediğini görünce, ruhuma büyük bir sıkıntı geldi. Bir gün Akl-ı Meâş’ı arifane ağırlayıp kendisine dedim ki: “Padişahım! Senin bu şehrin bilginleri ilimleriyle amel etmiyorlar, Allah’tan korkmuyorlar. Cahilleri de tövbe ve istiğfar etmiyor, gönüllerini iman nuru ile ışıklandırmıyorlar. Mutlak olarak şekil yönünden insan, ama hâl ve hareket tarzı bakımından hayvandırlar, hatta onlardan daha da aşağıdadırlar. Bu ne hikmettir, açıklar mısınız?” Dedi ki: “Bunlar benim tebaamdan değillerdir. Eskiden şeytan bu şehir halkını baştan çıkarmış, vesvese ve desise ve bütün avenesi ile bu Emmare Şehri halkıyla ülfet etmiş, halk onların fesadına maruz kalmış, fesatlarını ortadan kaldırmak için bir çare bulamadım.”

Padişah, bu sözleri söyleyince, Emmare Şehri’nden göç etmeye niyet ettim ve dedim ki: “Padişah’ım! Bu aciz kuluna ihsanda bulunduğun gibi, kimseye ihsanda bulunmadın. Devletinizin sayesinde nice safalar ettim. Samur kürklerle, onlarla arkadaşlarla, ahbaplar la, saz, söz, oyun ve eğlence ile birlikte oldum. Bunlardan hiçbirini bana yasaklamadın, bunları yapmama müsaade ettin. Ama zevk ve safamız, bu noktada son buldu. Yüksek müsaadeniz olursa bir seyyah olan bu fakir, şehrin ortasında ki kaleye varmak ister. Padişah dedi ki: O kaleye (Nefs-i) LEVVAME SAHASI adı verilmektedir. O kale dahi benim hâkimiyetimin altındadır. Fakat Levvame ahalisi, bu Emmare Şehri ahalisine kıyas edilemez. Bu Emmare Şehri’nde çok eskiden beri, İblis ikamet etmekte olduğundan, ahalisine tövbe nasip olmaz. Lâkin LEVVAME ŞEHRİ’ne şeytanın vesvesesi tam olarak hâkimiyet kuramaz. Bu şehirde oturanlar da büyük günah işler, zina, livata, içki, gıybet ve hırsızlık gibi kötü şeyler yaparlar, ama derhal pişman olup tövbe ve istiğfar ederler.

Sonra Akl-ı Meâş susunca, hemen Levvame adı verilen kale tarafına can atıp kapısına vardım. Kapısı üzerine “et-tâibü mine’z-zenbi ke-men lâ- zenbe leh- hemen o anda günahından tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir” yazılı idi. Ben de kalesine girdim ve gördüm ki; şehrin ahalisi Emmare Şehri ahalisi kadar değil, ancak onun yarısı kadardır. Burada bir süre misafir oldum. Ahalisi içindeki âlimlerden birine şehrin durumunu sordum. Burada var olduğunu öğrendiğim müftülerin ziyaretine gittim. Selamı saygıyla aldılar. Bunlara bir müddet hizmet ettim. Yanlarında okudum, yazdım, mümkün olduğu kadar ilim tahsil edip şehrin ahalisiyle kaynaştım, ahbaplık ettim, hepsinin meşreplerini öğrendim. Levvame Şehri’nde ikamet edenlerden, şehrin padişahının ismini sordum. Dediler ki Akl-ı Meâş’tır, şu şehir onun hükmü altındadır. Tebaası ise kibir, riya, taassup, zühd-i ham vekilleri vardır. Nice âlim, fazıl, salih ve abid insanlar bu Levvame Şehri’nde mevcuttur.

Onlar bu cevabı verince hatırıma şu geldi: Bu Levvâme Şehri ahalisinin âlimlerinin ve sâlihlerinin meslekleri, mezhepleri ve meşrepleri nedir, anlaşıldı ama acaba umumi olarak ahalisi ne meşrep üzeredir? Bunu anlamak için binlerce kişiyle tanıştım. Gördüm ki bu şehirdeki âlimler, abid ve zahit ama meşrepleri Cimrilik, haset, kibir, taassup, nefsaniyet, gıybet, tamah, aşağılık ve münafıklık. Son derece faziletli olan salih kişilerle de ülfet ettim. Fazilet ehlini gördüm ki, cehennem korkusundan afv ve mağfiret ümidiyle ibadet ve taat ederler. Cennet arzusuyla nefslerin safâsı için gece gündüz istirahat edip cennet safâlarını, huri kızları, gılmânı birbirlerine tasvir ederler. Böylece halkı cennete giden yolu tutmaya teşvik ederler.

Abidlerden bir şahsa Emmare Şehri ahalisinden şikâyet ettim. Dedi ki sözünü ettiğin şehir halkı bir alay kâfir, müfsit, katil, beynamaz, zinacı, lûti ve ayyaşlardan ibaret olup hepsi de sapık mezheplerdendir. Onlardan bizim Levvame Şehri’nde yoktur, buraya gelemezler. Ancak içlerinden bazılarına hidayet nasip olunca oradan göç edip bizim Levvame Şehrine gelirler, önceden yaptıklarına pişman olur, tövbe ve istiğfar ederler. Çünkü Emmare ahalisi, orada bulundukları sürece kendilerine tövbe nasip olmaz, şefaati da hak edemezler. Sonra o zata kendi şehirlerindeki iç kaleyi sordum. Dedi ki: O kalenin ismi (nef-i) MÜLHİME’dir. Padişahlarının ismi de AKL-I MEAD derler. Vezirleri de Aşk Sultanı adı verilmektedir. Bu Mülhime Şehrine bizden hiç kimse gitmemiştir. Bazıları göç edip oraya gidecek olsa, bir daha onu Levvame Şehri ne koymayız. Çünkü onlar o mülhime Şehri’nin veziri olan Aşk’a gayet sıkı bir şekilde bağlı kalır, onu son derece sever, onun uğrunda canlarını, başlarını, mallarını, evlatlarını ve ailelerini bile hiç çekinmeden feda ederler.

Bizim padişahımız olan Akl-ı Meaş’ın aldığı tedbirlere ve gösterdiği faaliyetlere itibar etmez, ona teslim olmaz, ırzı, namusu, vakar ve zühdü terk edip tasavvuf hakkındaki eserleri okur, bazı kitapları da yazarlarmış ki –Allah korusun– bir harfi bile şer-i şerfe uygun değildir. Onların içlerinde mürşit, delil ve rehber sayılan bazı kişiler vardır ki hırka, taç ve aba giyer, şekil yönünden ehlullah kisvesi içinde bulunur, söz ve davranışları şeriata aykırı olduğu halde yine de kendilerine tabi olurlar imiş. -Allah korusun- bunların hepsi sapık fırkalardan tarikat ehli olarak bulunmuşlardır. Sakın bu Mülhime Kalesi’ne uğrama! Çünkü onlar saz, söz, nağme, tambur, ut, ney, kudüm ile zikreder ve “Allah” derler. Onlar bizim şu Levvame Şehri’mize gelip meşreplerinin icabını icra edemezler. Bizim âlimlerimizde dini gayret galiptir. Onun için ittifak ettiler ki, Allah’ın şeriatının hükümlerini ihtiva eden kitaplarımız ellerimizde toplanmış olup (buna aykırı düşen hususları) reddederiz. Nice kişilerin zikrettiklerini haber alıp (kitaplara uygun olmadığı için onları) katlederiz. Bizde ki alim, salih, abid ve zahitlerin Mülhime Şehrinde bulunması, hiçbir şekilde mümkün değildir.

O, bunu söyleyince Levvame Şehri’nde dahi nefret edip Levvamenin içinde bulunan mübarek MÜLHİME ŞEHRİ’ne yöneldim. Mülhime kapısına vardık ta, kapı üzerinde “Lâ ilâhe illâllah” ibaresinin olduğunu gördüm. Bu güzel kelimeyi okuyunca şükür secdesi için orada derhal yere kapandım. Sonra Mülhime Şehri’ne dâhil oldum. Başlangıçta, bir Nakşbendiye tekkesinde ikamet ettim. Zevk, şevk, saz, söz, nağme ve ağaze ile ahalisi her dem safada olup aralarında hiç anlaşmazlık, fesat, haset, nefret, düşmanlık yok. İleri gelenleri ile aşağı tabakadakiler birbirine hürmet, ikram i’zâzda bulunur, yekdiğerine, değer ve kıymet verirler. Meclislerinde sohbetleri, dilber, didar, zikrullah üzere olup daima ruhani safâ ile ahalisi cefadan uzak kalır, cennet safâsından haz alır, bu yüzden burada ikamet ederler. Mülhime Şehri’nin bütün ahvalini sorup soruşturdum. Meclis-i şeriflerine katıldım, sohbetleriyle müşerref oldum.

Gerek cismani, gerek ruhani her çeşit safâ burada hazır bir vaziyette olduğundan, ben fakir dahi mest u hayran oldum. İyi hâl sahibi olduğuna itikat edilen oradaki yaşlı, arif ve esrara vakıf bir cân’dan sual edip, dedim ki: “Azizim! Ben bir fakir seyyahım. Gönül hastalıklarından gaflet ve zulmet denilen hastalıklara yakalandım. Şu Mülhime Şehrinde gönül hastalıklarını tedavi eden ehliyetli bir tabip bulunur mu? Lütfen bana bunu haber verir misiniz? Senin ismin nedir? O şahıs dedi ki Benim adım Hidayet’tir. Ta ezelden bu ana gelinceye kadar, benim yalan söylediğim hiç duyulmamıştır. Benim görevim, samimi bir şekilde vuslat şehrinin yolunu soran didar taliplerine doğru haber vermektir. Sen de samimi bir âşık ve fakirsin. Can kulağını aç ve dediklerimi dikkatle dinle. İçinde oturduğun şu Mülhime Şehri dört mahalledir. Dördü de birbirini kuşatır.

Birinci mahallenin ismine MUKALLİDLER MAHALLESİ derler. Senin aradığın ehliyetli tabip, Mukallitler Mahallesi’nde oturmaz ki, sendeki gafleti, gönül zulmetini ve gizli şirki tedavi ede. Şu sıralarda kalp tabibi suretinden görünüp taç ve hırka ile şeyh şekline giren irfansızlar, mukallitler, müfsitler, iddiacılar ve davalarını ispata kâdir olamayan müddeiler, kötü huylarda, gizli şirkte, şöhret kentinde, şehvet hastalığında; yeme, içme, cinsi münasebet, oynama, eğlenme ve unutma hâlindedir. Mukallit arifler, gayet gizli bozgunculuk yaparlar, müdrik, rind ve zeki olurlar. Anlayışları ve sezgileri kuvvetli olur. Dilleri daima zikirdedir ama ilahi isimlerin tesirini müşahede eyleyemediklerin bu mahalde senin kalp hastalığına, şifa olacak bir merhem verecek ehil bir tabip bulamazsın. Bu Mukallitler Mahallesi’nden de hicret edilip (Nefs-i) MUTMAİNNE KALESİ tarafında olan MÜCAHİDLER MAHALLESİ’ne varılıp orada derde derman olacak bir tabip bulunur. Derhal, hay huydan uzaklaş ki, âlemde sultanlık budur.

Bunun üzerine hemen Mücahidler Mahallesi’ne varıp misafir oldum. Gördüm ki ahalisi zayıf, edepli, zikir halinde şükrediyor, mücâhedede bulunuyor, oruç tutuyor Namaz kılıyor, ibadet, tâat ve riyazet üzereler ve sükût ediyorlar. Burada âlim, ilmi ile amel eden faziletli canlarla görüştüm. Anladım ki bunların bu türlü hareketleri, kötü huylardan, gizli şirkten ve gaflet karanlığından kurtulmak, böylece Mutmainne Kalesine girmek için kabiliyet kazanmak, “Ey Mutmain nefs, Dön Rabbine” hitabına müstahak olmak ve rıza kapısında durup beklemek için imiş. Bu fakir dahi nice seneler onlar gibi hareket edip bir an bile zikri ve fikri terk etmeyip sabır, gayret, tahammül ve kanaat ettim. Hep mücâhedeye devam ettim. Lâkin gizli şirkten ve gaflet karanlığından kurtulmak için çare bulamadım. İkamet ettiğim MÜCÂHEDE MAHALLESİtabiplerine rica edip: benim hastalığım, gizli şirk ve gaflet karanlığıdır. Lütfen şifalı bir merhem verin, dedim.

Dediler ki: Burası Mücahede Mahallesi’dir senin derdinin devası burada yoktur. Fakat Mutmainne Kalesi’ne yakın bir yerde MURÂKABE MAHALLESİ ve MÜNÂCAAT MAHALLESİ denilen bir semt vardır. Senin derdinin devasını bilen tabip orada bulunur. Bunun üzerine murakabeye vardım. Gördüm ki ahalisi kalp zikrinde ve veled-i kalp sahipleri olup başlar yerde, huzû, huşu ve huzur halindeler, kaygılı ve üzüntülü bir vaziyetteler. Konuşmuyorlar, suskun duruyorlar. Zahirleri harap olmuş ama bâtınları mamur, meşrepleri hâlim selim olmak, teslimiyet göstermek ve Allah’tan korkmaktır. Birbirleriyle ülfet ve sohbet etmezler. İlim ve hikmetle asla yekdiğerini murakabeden menetmezler. Birbirlerinin huzuruna mani olmazlar. Zerre kadar, birbirine yük olmazlar.

Bu fakir, adı geçen MURÂKABE MAHALLESİ’nde nice seneler ikamet ettim. Onlar ne yaptılarsa, ben de onu yaptım ve gafletten kurtuldum ama gizli şirkten ve gönlümdeki karanlıktan kurtulamadım. Gözyaşı akıtıp ağlayan ve sızlanan bir garip yolcuya rastladım. Gam denizine batmış, her an ölmeyi arzu eder bir hâlde idim. Ölmekten başka çare de bulamıyordum. Fakat ölmek de elimde olmadığından kaygılı ve hüzünlü olarak murakabe hâlinde bulunurken yine evvelce bana öğüt veren Hak Rehberi isimli kâmil (Hidâyet) ortaya çıkıp, perişan hâlime acıdı ve dedi ki: “Ey gurbette ağlayan ve sızlayan esir! Bu hâl ile derdine derman bulamazsın. Bu MURÂKABE MAHALLESİ’nden geç, git. MUTMAİNNE KAPISI önünde bir mahalle var. FEN denilen o mahalleye göç. Fâni oldular, sonra yine fâni oldular, sonra yine fâni oldular da bâki oldular, sonra yine bâki oldular, sonra yine fâni oldular. Sırrı, orada sana açık bir şekilde malum olur. Gizli şirk, gaflet ve gönül karanlığı gibi hastalıkları orada tedavi ederler. Mahv, fâni ve vücutsuz olan ehil tabipler, bunu tedavi ederler, sende kurtulursun.”

Bunun üzerine FENÂ MAHALLESİ’ne varıp misafir oldum. Gördüm ki Fenâ Mahallesi’nin halkı sanki dilsizmiş gibi suskun, ölü gibi, konuşmaya tâkatları yok, sıhhatlerinden de ümit kesmişler. Oturmuş, ölüm meleğini bekliyorlar. Mahallelerine gelip gidenlerden haberleri yok. Fenâ Mahallesi halkı beş vakit namazlarını ifadan başka iş yapmağa kâdir değiller. Ne dünyayı ve ahireti, ne de Zeyd’i va Amr’ı biliyorlar. Havf ve recâ hâlini geride bırakmışlar. Dua, sena, recâ, niyaz, zikir, fikir, safâ, cefa, maddi lezzet, manevi haz gibi hususlarla ilgilenmeyip bu tür şeylerden zevk almaz olmuşlar.

Fâkir dahi, onların hallerine bakıp nice yıllar onlar ne yaptılarsa, ben de onu yaptım. Dış yüzümü onlara benzetmeye ve uygun hale getirmeye çalıştım. Ama bâtın halleri bir türlü malumum olmadı. Bu yüzden ne fenâyı, ne de fenâ halini tarif etmek mümkün olmadığından bu vaziyette bu fenâ Mahallesi’nde dahi öyle bir gam ve eleme uğramadım ki, hâlimi tabibe arz etmeye benim olarak, bende mülküm olmak üzere bir varlık bulamadım ki “bu benimdir”, “Ben benim” diyebileyim. İşte o vakit anladım ki orada varlığın ve mülkün sahibi hazır ve nâzırdır. "Vü Cudumdur" demek, düpedüz yalan, yalan ise bütün dinlerde haram. Talep dahi, gizli şirkte söz konusu olup, ben ise gizli şirkten kurtulmak için sefere çıkmıştım. Bu halde dahi hayretim ve aczim arttı. Tüm isteklerimden vazgeçtim. Gözümden akan yaşlar, elimde olmayarak her gün daha fazla akmaya başladı. ’’Aman yâ Rabbi!’’ desem, yine ikilik ve gizli şirk ortaya çıkıyor. Çünkü bu durumda, bir ben varım, bir de emânım var. Talibim, Matlubum dahi var. Hesap edin, kaç sayı ortaya çıkar. Bilmem ki ne çare kılayım gönlümdeki derdime? Saklı ve gizli olan her şeyi bilen Allah, hâlime merhamet edip didara talip olanların gönlünü terbiye etmeye me’mur olan ilham meleğini gönderdi. Melek, kimsesiz ve varlıksız olan bu garibe acıyıp Hakk’ın izniyle Rabbâni ilham kitabından okuyup önce ‘’fiillerin fenâsı lâzımdır’’ deyince derhal elimi uzatmaya teşebbüs ettim. Ama gördüm ki bu elim cansız bir madde gibi dört unsurdan meydana gelen bir şeydir. Yani elim benim değil ”Fa’âlün limâ yürid - O, dilediğini yapan ‘Bir’dir” ve bende hiçbir fiil için kuvvet yoktur. Kâdir birdir, benim kudretim yok. Kısaca herhangi bir fiil benden sadır olacak olsa, o fiil Fa’âl (Allah’a)’e ve O’nun kuvvet ve kudretine havale edip, insan suretinde bir kimse olarak benden meydana gelen fiillerden uzaklaşıp, tam olarak fiillerin fenâsı ne demektir, meleğin ilhamı vâsıtasıyla sırrımdan (bunun) sırrına vâkıf oldum. Bu yüzden hamd ü senâ eyledim.

Eğer tasavvufa aşina olan ulemadan bazıları, bu sözü edilen fiillerin fenâsına Kur’an-ı Azimüşşân’dan delil var mıdır, derlerse ”kul küllün min ındıllah - De ki, her şey Allah’tandır” ayet-i kerimesi, bu hususta açıkça ifade edilmiştir. Fakir, okuduğum yoktur ama okumaya, Hak Teâlâ kuvvet ve kudret ihsan etmiştir. Bu bahsimiz hâle bağlı olduğundan kâl (söz) ile hâl edilemez ve anlatılamaz. Zira ”el-hâlü lâ yu’refü bi’l-kâl - hâl, kâl ile anlatılamaz” olup, ehline malumdur.

Bundan sonra ilham meleği vasıtasıyla Hakk’ın yardımı ile sıfatları fâni kılma cihetine yöneldim. Baktım ama bakış benim değil, söylediğim sözde alakam yok. Dil benim değil. Nefs-i Nâtıka’yı bilmem naçar zahir ve bâtında olan sıfatlarımdan alâkayı kesip bütün ruhumla, bedenimle, his ve kuvvetimle ben beni bir zât farz ettim. Ama gördüm ki, farz ettiğim dahi yine bir ikiliğe işaret ediyor, yine gizli şirk ortaya çıkıyor. “Başkasının mülküyle ne alâkam var?” diyerek çaresiz kaldım. Bütün zatımı mahv ve fâni kıldım. Ama yine de talepten vazgeçmedim. Düşündüm ki: ’’Talep, kulun aynıdır’’ Böyle demişler. Ben bu benliğimle ne belâya uğradığımı bilmedim. ”Vallahü bi-külli şey’in muhit. Hüve’l-Evveluve’l Âhiru ve’z-Zahiru ve’l-Bâtın ve hüve bi-külli şey’in Kadir - Allah her şeyi kuşatır. Evvel de, Âhir de, Zahir de, Bâtın da O’dur. O her şeyi bilir” mealindeki ayetler, sırrımda zahir oldu. Bundan dolayı ”Mûtû kable en-te mûtû - ölmeden evvel ölünüz” sırrına mazhar olmaya yöneldim. Yine gizli şirk karşıma çıktı. Zira bir ben varım, bir de benim teveccühüm (yönelişim) varmış.

Sanki bu da yalan bir şey. Ne derde düştüm ki, münacaat etmek yok, hareket etmek yok, teveccüh etmek yok, talep etmek yok. Öyle garip bir mana ki, halli müşkil. Çaresiz hepsini de esas sahibine teslim edip Rızâ Kapısı’nda beklemeye, can çekişme zamanı yatağa düşen hasta gibi tarifi mümkün olmayan bir halde sürekli olarak ölümü bekleyip, tam bir ölü gibi akılsız hâlde ve şuursuz bir zaman bu halde kaldım. ”fetvayı kalbinden iste” esasına uyarak gönül fetvasına müracaat ettim. Şöyle bir cevap aldım: “Senin sende zuhur eden nefsinden, senin haberin vardır ve sen ‘Rabbine dön’ hitabını bu yüzden istemezdin. Zira malumdur ki, bir tuzlaya bir bir kedi düşse ve zamanla onun bir kılı hariç bütün vücudu tuza dönüşse, onun bâki kalan bir kılının hükmünü tespit konusunda zahir uleması tartışmaya girmiş ve çeşitli görüşler ileri sürmüştür. Bazılarına göre kedinin bütün vücudu tuz hükmündedir, bir tek kılın tuza dönüşmemiş olması zarar vermez. Diğer bazılarına göre, tuza dönüşen kedinin vücudu, tuza dönüşmeyen o bir tek kılın hükmüne tâbidir ve yenmesi helâl olmaz.

İşte bu huşusu tekrar anlamaya ve kavramaya gayret edip, yeniden iradi ölümle, yeniden ölmeye teşebbüs ettim. Bundan sonra istiğrak denilen bir hal daha zuhur etti. Benim bana, benden bir keyfiyet arız olup, sırrımda sessiz ve harfsiz “Rabbine dön” hitabı gibi bir hâl zuhur edince, o anda tarifi imkânsız manevi bir lezzet hâsıl oldu. Mest oldum, dehşete düştüm. Bu halde iken uyandım. Bu ne hâldir, diye Akl-ı Meâş ile fikrettim. Meğer Akl-ı Meâş, bu esrara vâkıf değilmiş. Bundan habersiz olduğundan fikirle ilahi sırlara vâkıf olunmayacağı malumum oldu ve iddiadan vazgeçtim.

Buraya kadar yazılan sırlardan maksat, bu fenâ hakkındaki bilgileri açıklama olmayıp ancak vefatımızdan sonra bu Risale’nin ahbaplarımıza yadigâr olmasıdır. Nice hakikat yolunun yolcuları ve didar talipleri, bunu okurken bu fakiri hayır ve dua ile yâd edeler. Bu Risale’ye nazar eden canlar, kendilerini bilirler. Elbette dikkatli okuyan sükûn halindeki sâlik, kendisi kendi halini düşündükçe, kendi yönünden hangi şehir sakinlerindendir, hangi mahallede ülfet etmektedir, bu hususu insafla değerlendirip ona göre hareket eder, Rızâ Kapısı’nı bulur, öğrenir Ve hamdeder. 

Bu Risâlem nâmı mahbûb olduğu için ey puser!
Def-i gamdır ana tarih, ânı eyle tâc-ı ser.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu Risâle’nin günümüze kadar gelmesinde Hazreti Şeyh İbrahim Fahreddin Şevkiyyül Cerrahi’nin çok büyük hizmeti vardır. Kendileri 14 yaşlarında iken Şeyh Sadık Efendi’nin de postnişîn oldukları Alaca Minare ismiyle bilinen Tekke’de vekaleten şeyhlik yapmışlardır. Bu Risâle’nin asıl nüshalarından birini bakkal dükkânında bulmaları ayrıca dikkate şayandır. Bakkaldan alışveriş yaparlarken orada öylece üstüste durmuş kâğıtlar dikkatlerini çekmiş. “Yahu bu kâğıtlarda el yazması şeyler var, n’apacaksın bunları?” diye dükkân sahibine sorduğunda o da “Hacı Baba, paketlemeye lâzım oluyor bu nev’î kâğıtlar, ona kullanacağım.” diye cevap vermiş. “Hele sen şunları bir ver bakayım?” demiş dükkân sahibine.
Şunu da hatırlatmak icab eder, seyr u sülûk anlatılmakla anlaşılmaz. Her anlatılan da herkese uygun değildir. Burada verilen genel malumat tıp kitaplarında verilen bilgiler gibidir. Her ne kadar açıkça beyan edilmişse de erbabı veyahut bu hususta biraz daha ihtisas sahibi olanlarla da istişare etmek öylece kanaat sahibi olmak uygundur. En azından burada ifade edilenleri başkasına tatbik etmek için değil kendi nefsinde muhasebe etmek için değerlendirenler herhâlde zarardan emin olacaklardır.

10 Ağustos 2010 Salı

İrfan Sofrası


Aziz Mahmud Hüdayi’nin şeyhi Üftade Hazretleri, bir ilahisinde kutlu Ramazan ayını şöyle niteliyor: “Canlarda irfan bitiren.”

Bitirmek, yetiştirmek anlamında. Ramazan bir irfan sofrası, bir hikmet şölenidir. Ruhlara hikmet rüzgârından, irfan çiçeklerinden türlü kokular estirir, bir can şenliği başlatır. İnsan yiyip içmekten, nefsin tutku ve arzularından soyunarak ruhun kanatlarını açar, canı besleyen irfana, İlâhî Hakikat’in sırlarına açık ve hazır hale gelir.

Dörtlük şöyle: “Dosttan atasın getiren/ Zulmetleri hep götüren/ Canlarda irfan bitiren/ Oruç ayı geldi yine.”

Bu yalın ve samimi ilahide olduğu gibi, bütün bir geleneksel edebiyatımız (ki Divan, halk, tekke ve tasavvuf edebiyatımız buna dahildir) dinî-tasavvufî neşveyle yazılmış gazel, kaside, ilahi ve nefeslerle doludur.

‘Ramazanname’lere ilişkin çeşitli inceleme ve yayınları olan merhum Prof. Dr. Amil Çelebioğlu hocadan öğreniyoruz ki, Ramazan ve oruca ilişkin zengin bir edebiyat oluşmuştur. Hoca şöyle der: “Tasavvufî mahiyette şeklî (sûrî) ve manevî olmak üzere iki çeşit veya avâmın, havassın, ehassın olmak üzere üç türlü oruç vardır ki, avâmın orucu sadece maddî manada yiyip içmekten kesilmek; havassın orucu el, ayak, göz ve kulak ile de perhiz kılmak; ehassın orucu ise her türlü heva ve hevesten geçip Hakk ile olmak, muhabbetullahı, yani ALLAH sevgisini bulmaktır. Başka bir ifadeyle şeriat, tarikat ve hakikat oruçları olmak üzere üç türlü oruç vardır. Birincisi Ramazan orucudur. İkincisi ömür boyu kötü hal ve ahlâktan perhiz etmektir. Hakikat orucu ise muhabbetullahı korumaktır.”

Geleneksel edebiyatımızda, orucun bu çok-katlı anlam dünyasının sırlarını yansıtan çok sayıda örneğe rastlarız. Hece ya da aruzla yazılmış, kaside, koşma, gazel, ilahi ve benzeri türlerdeki bu eserlerde kutlu Ramazan ayı yüceltilir, övülür, gelişiyle yaşanan coşku dillendirilir, Ramazan’ın insanın ruhuna ve topluma estirdiği manevî rüzgâr çeşitli yönleri ve nitelikleriyle yansıtılır. Hemen her Divan’da mutlaka Ramazan’la ilgili bir manzume bulmak mümkündür.

Halkın kimi zaman, “Benim bir bağım var/ Yılda gelir otuz okka üzümü/ Akını yersen haramdır/ Karasını yersen helaldir” biçiminde bilmeceleştirdiği kutlu ayın metafiziksel nitelikleri, Nabi’nin Hayriyye’sinden Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sine, Süleyman Nahifî’nin ikiyüz elli beyitten oluşan Faziletü’s-Sıyam’ından Nedim’in kimi gazellerine, kendisini ifade imkânı bulmuştur. Kaside biçiminde kaleme alınmış olan ‘Ramazanname’ler ise, mübarek Ramazan’ı özellikle konu alan özgün eserlerdir.

Çelebioğlu hocanın neşri olan Ramazanname, Emir Mustafa’ya atfedilen böylesi teliflerdendir. Bölüm bölüm farklı zaman ve zeminlerde oluşmuş olan manilerin tedvini sayılabilecek olan eserde, bu manilerin söylendiği dönem ve mekânın özelliklerini görmek mümkündür. Hilalin görünmesiyle ilgili olarak halk “Guş et sedayı bu gece/ Et merhabayı bu gece/ Benim devletlü efendim/ Gördüler ayı bu gece” derken, sahurun coşkusu “Dualar okur dilleri/ Vakt-i sahur bülbülleri/ Hak-i pâye yüzler sürüp/ Geldi davulcu kulları” dizeleriyle dile gelir. Bu pitoresk mısraların yanısıra, “Akşam ezanı dinlemek/ Sahur vakti yemek yemek/ Ramazan’a mahsus şeydir/ Gece davulcu söylemek” biçiminde belgelik dörtlükler de çıkar karşımıza. Onbeşinde askere baklava çıkarıldığını yine bu manilerden öğreniriz: “Bu gece onaltı sayı/ Gidiyor Ramazan ayı/ Yeniçeri padişahtan/ Aldı bugün baklavayı.” Bin aydan hayırlı olarak nitelenen kutlu Kadir gecesini yine onlar bize bildirir: “Afv olur cürm ü hatalar/ Hakk’ın emrini tutalar/ Bekçiye olsun atâlar/ Mübarek Kadir gecesi.”

Çelebioğlu’nun manilerin tematik tasnifini yaparken bize aktardıkları arasında Ramazan’a özgü hemen tüm âdetler bulunmaktadır:

“Minarelerde kandiller yakılması, camilerde mahya kurulması, güllaç baklavasının yenilmesi, şekerden ağaçların yapılması, bilhassa Ramazan’da fakir fukaraya yardım ve alâkaların artması, dargınların barışması gibi beşerî ve dinî hususiyetlerin kendini daha çok hissettirmesi hep bu ayların sultanı Ramazan’da olur. İftar ve sahur vakitlerini bildirmek için top atılması, Ramazan sıcak aylara rast geldiği zaman Kızkulesine iftara gidilmesi, mahalle çocuklarının Ramazan’da fener taşlaması, feneri kırmaları, bekçiyi söyletmeleri, külahını kapmaya, alay etmeye kalkışmaları vs. gibi hususiyetler artık bugün için—birkaç istisnasıyla—tarih olmuş, hatıraları bile unutulmuştur. Ramazanname’deki manilerde ayrıca, ‘Eyüb’e adak için gidilişini, yine burada kurban kesildiğini, mesire olduğunu, kebabı ve oyuncaklarıyla istiharını, muhtemelen bugün stad olan yerin bir cirit meydanı ve gezi yeri olabileceğini, halen gezi yeri oluşuna ilişkin hiçbir iz kalmayan Ayazma mesiresinin varlığını, kalyonların sefere Beşiktaş’tan çıkışlarını, kürek kırılınca kürekçilere ihsanda bulunmasını, ocakla ilgili bazı bilgileri, ulufe alayını, İstanbul kapılarını, Yenikapı’daki mevlevihaneyi ve ibadet günlerini bize bu metinler haber vermektedir: ‘Yenikapı mevlevihane/ Dedeler başlar devrana/ Pazartesi Perşembe/ Cem olur yaran seyrana.’”

Ramazaniyelerin dışında, özellikle Divan şiirinde kutlu Ramazan ayı farklı veçheleriyle dile gelir. Nabi’nin oğluna yazdığı Hayriyye’sinde, ‘orucun Cenab-ı Hakkın kullarına lütfu’ olduğu belirtilir: “Ey bihin meyve-i bağ-ı perveri/ Sadef-i bahr-i hayatın güheri/ Bimaraz ta ola cisminde tüvan/ Eyleme fevt-i siyam-ı Ramazan/ Savmdır kullarına lütf-ı Hüda/ Savma bizzat eder ALLAH ceza/ Savm bir maide-i Rahmettir/ Nurdan saime bir hilattır/ Nefes-i Saim için dedi Resul/ Miskten piş-i Hüda’dan makbul/ Ne saadet olasın leb-beste/ Olasın dağdağadan vareste/ Bend olup rah-ı güzar-ı dehenin/ Ola asude diyar-ı bedenin.”

Son dizede, beden bir diyar (iklim, ülke, yurt) olarak niteleniyor ki, beden ülkesinin asude kılınmasının kutlu Ramazan’la gerçekleşeceği bildiriliyor. Hayriyye’den alınan bu parçada Nabi günümüzün diliyle şöyle diyor: “Ey baba bağının meyvesi. (Nabi, bu eserini oğlu Ebu’l-Hayr Mehmed’e bir öğüt biçiminde kaleme almıştır) ey hayat denizi sedefinin incisi oğul! Hasta olmayıp sağlıklı kaldıkça Ramazan orucunu sakın kaçırma. Oruç, ALLAH’ın kullarına bir bağışı, bir lütfudur. Orucun ödülünü, manevî bedelini bizzat ALLAH verir. (Bunlar ya âyet veya hadis kaynaklı haberlerdir.) Oruç bir rahmet sofrasıdır. Oruçluya, o, nurdan bir giysidir. Hz. Peygamber, ‘Hak katında oruçlunun soluğu, miskten daha güzeldir’ buyurmuştur. Ağzının kapalı olması ne saadettir. Böylece her türlü dağdağadan kurtulmuş olursun. Ağız geçiti yolun kapanınca beden ülken rahatlığa erişir.”

Tebrikname biçiminde yazdığı bir kasidesinde Divan şiirinin son dönem adlarından Enderunlu Fazıl şöyle der: “Hayr makdem ile geldi yine şehr-i gufran/ Ola sultan-ı kerem-kare mübarek Ramazan/ Öyle bir mah-ı mübarek ki melekler saf saf/ İyde dek aşk ile camileri eyler devran/ El ele verdi meleklerle gelip mahfice/ Camiin seyrine tebdil olarak hur-ı cihan/ Mümin-i sami tek eylemesinler iğva/ Cümle pa-beste-i kayd oldu güruh-ı şeytan/ Yağdı camilere bir lem’a-yı nur-ı batın/ Şöyle kim garka-yı nur oldu hep ehl-i iman/ Her menar oldu birer şem-i hidayet güya/ Her biri meş’ale-yi rah-ı cinan-ı rıdvan.”

Bu parçada da Nabi’nin dizelerinde olduğu gibi, kutlu Ramazan’ın estirdiği manevî rüzgar dile gelmekte ve manevî nitelikleri âyet ve hadislerden süzülen bir duyarlılıkla ifadesini bulmaktadır: “Yine gufran ayı uğurlu ayağıyla geldi. Kerem sahibi sultana Ramazan mübarek olsun. Bu öyle mübarek bir aydır ki, bayrama kadar saf saf melekler camileri gezip dolaşırlar. Cennet hurileri kılık değiştirip meleklerle el ele verip gizlice camileri dolaşmaya gelirler. Tek mü’minleri aldatmasınlar diye şeytanların ayakları bağlandı. Camilere öyle manevî nurlar yağdı ki, bütün mü’minler nura garkoldular. Her bir minare, sanki bir hidayet mumu, rıza cennetlerinin yolunun aydınlatıcısı oldu.”

Bu coşkulu dizelerde dile gelen metafiziksel özellikleriyle Ramazan, en görkemli ifadesine tekke-tasavvuf edebiyatımızda kavuşur.

Nefslerin tezkiyesine ilişkin göz kamaştırıcı eseriyle Eşrefoğlu, Kutlu Ramazan’ın yılda bir kez ‘şehri seyran eylediğinden’ söz eder:

“Yılda bir kez şehri seyran eyledin

Kendözün bu halka mihman eyledin

Sonra tavus gibi cevlan eyledin

Elveda ey mah-ı taban elveda.”

Burada şehirden kasıt, insanın ruhu, bedeni olduğu gibi, yeryüzü, hatta varlık âlemidir. Ramazan özüyle insana konuk olur. Gelir ve nuruyla yıkar, arıtır, aydınlatır, insandaki İlâhî İsimlerin okunur hale gelmesini sağlar. İnsan, oruçla olgunlaşır, kamil insanın nitelikleriyle donanma yönünde ilerler. Ramazan gelir ve tavus gibi cevlan eyler, sonra gider. Mah-ı taban, ışık saçan, aydınlatan, ışıtan ay demektir ki, bu Ramazan’ın nurlandırıcı özelliğini ifade eder.

Eşrefoğlu kutlu Kadir gecesinden söz eder:

“Leyletü’l-Kadr-i Berat idin bize

Hem dahi savm u salât idin bize

Nar-ı duzahtan necat idin bize

Elveda ey mah-ı taban elveda.”

Oruç ateşten korur. Orucun en değerli niteliği, kesinlikle ihlaslı bir eylem olmasındandır. Çünkü oruçta ihlası kıracak en küçük bir açık kapı yoktur. ALLAH için yemeden içmeden, nefsin arzularından ve duyularımızın şerrinden kurtuluruz. Bunun gizli açık ihlas dışı bir boyutu sözkonusu olamaz. Sadece ALLAH buyurduğu için yemeyiz içmeyiz, duyularımızı korur ve dünya ile ilişkilerimizi askıya alırız. Bu sırdandır ki orucun manevî değeri yüksektir ve armağanı bizatihi ALLAH’ça ödenir.

“Hazret’e bizden şikayet eyleme

Ayıbımız çoktur hakaret eyleme

Eşrefoğlu’na melamet eyleme

Elveda ey mah-ı taban elveda.”

‘Melamet’ sözcüğü dikkat çekicidir burada. Eşrefoğlu da diğer arif ve sufiler gibi sırlar kendisini. Kur’ân’da geçen, ‘onlar kınayanın kınamasından korkmazlar’ âyetinin sırrına bürünür. Bu, insanın sadece ve sadece ALLAH’ın hoşnutluğunu gözetmesi, insanların, gayrın, masivanın ilgi ve alâkasını terketmesidir. İnsanlar kınasa da değeri yoktur, yeter ki ALLAH’ın rızası gerçekleşsin. O’nun rızasına uygun zerrece eylem, bütün varlıktan daha değerlidir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarca ihlassız olmayana tercih edilir. Bu melametiyye sırrıdır.

İrfan semasının yıldızları saymakla bitmez. Girişte andığım Şeyh Üftade de bunlardan biridir ve bir ilahisinde kutlu Ramazan’ı ALLAH’ın övdüğü ay olarak niteler:

“Kur’ân’da ALLAH övdüğü

Cümle nebiler sevdiği

Ümmete ALLAH verdiği

Oruç ayı geldi yine.”

Oruç, bütün semavî dinlerde vardır. Namaz gibi oruç da Âdem’den (a.s.) bu yana tüm semavî öğretilerde yapılagelmiştir. Bazı formları farklı da olsa ya da bugün bozulmuş biçimde sürüyor da olsa, orucun bütün din müntesiplerince ifa edildiğini biliyoruz.

“Cümle aya sultan olan

Dertlilere derman olan

Hakk’tan bize ihsan olan

Oruç ayı geldi yine.”

Dert’ten kasıt, manevî beladır. Günahtır, kirdir, Hakk’tan savrulmadır, İlâhî Hakikat’in kıyılarına vurmaktır. Oruç gelir ve derler toparlar bizi, ayağa kaldırır, kalbimizi temizler, ‘yere göğe sığmayan kalbimize sığan’ Cenab-ı Hakkın konukluğuna hazır hale getirir. Bu kalkış ve derlenme oruçla gerçekleşir ki, o da derdimizin dermanı ve Hakkın ihsanı, bağışıdır.

“Sâliklere kuvvet olan

Âriflere izzet olan

Mü’minlere cennet olan

Oruç ayı geldi yine.”

Oruç, manevî yolculukta güçtür, izzettir ve inanmış kullar için cennettir. Cennetten kasıt, günahtan ve dünyadan arınmış olmaktır. Orada hikmet ve kudret nitelikleriyle tecelli etmektedir Yaratıcı. Kudret mahallidir oruç. Oruç bir tür manevî ölüm halidir ki, insanın bu hali, günah işlemeye kabiliyetsiz, sakin ve kendisini tümüyle ALLAH’ın kudret eline teslim etmiş meyyite benzer. Bu manevî bir cennette bulunmaktır. İnsan, Şeyh Galib’in buyurduğu gibi, ‘takdirini terkedip, ALLAH’ın takdirine’ kendisini bırakınca cennete ehil bir hal kazanır. Bu giydiği yeni göynek, insanın tam teslimiyet halidir. İslâm teslim olmaktır. Nefsini teslim etmeyen ödülü teslim alamaz.

“Aydın eden gönülleri

Mesrur eden mü’minleri

Mamur eden mescitleri

Oruç ayı geldi yine.”

Oruçla gönüller ışır, mü’minler sevinir, mescitler dirilir.

Üftade Hazretleri gibi, Erzurumlu İbrahim Hakkı da, kutlu Ramazan’ın gönül gözünü açtığından söz eder:

“Savm ile ten ü canı pak eyle yeme nanı

Dolsun mey-i ruhani ta mest ola hep ecza.”

(Oruçla bedenini ve ruhunu arıt. Fazla yeme. Böylece varlığının zerreleri manevî bir şarapla sarhoş olsun, gönül gözün açılsın.)

Son olarak modern edebiyatımızın yıldızı Sezai Karakoç’un gönlümüze bir yıldırım gibi çarpan ifadelerini hatırlayalım:

“Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen bir İslâm insanı olmak: İşte çağımız müslümanının tek varoluş şartı. Orucun getirdiği yorumla dünyayı ve tarihi yeniden yorumlamak, zaptetmek, fethetmek, kurmak ve inşa etmek zorundadır çağımızın müslümanı. Oruç bize bu misyonu yüklüyor. Oruç bize bu mesajla geliyor. Orucun ışığı, suyu, bereketi ve mantığıyla kurulmayacak bir dünya yıkılacak, taş taş üstüne kalmamacasına çökecek demektir. Oruçta dirilmeyen insan, kör ve zalim bir madde akıntısında can verecek, hem de bildiğimiz ölüme bile hasret çeke çeke ölecek demektir. Güçlenmek ve yıkıcı kuvvetler karşısında yiğitçe direnmek için, orucun gözüyle gören, orucun kulağıyla işiten, orucun eliyle iten, orucu yaşayarak ölümü yenen bir gövdeyle gövdelenen bir oruç insanı, orucun insanı olmak gerekmez mi?”


Sadık Yalsızuçanlar