23 Aralık 2012 Pazar
Kardan Adam
11 Ağustos 2012 Cumartesi
Yaşanacak Yer
Yaşanacak Yer
1 Haziran 2010 Salı
Bükçe (Kadın Dili)

Kadınları anlamak zordur derler... Doğrudur... Erkeklerin hep şikayet ettiği o anlaşılmaz hallerini keşfetmek gerekir... Bunun yolu ise kullandıkları dilden geçiyor olsa gerek... Kadın dilinden... Yani Bükçe'den...
Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki şirin lokantada şimdi onu bekliyorum.
Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı.
Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
-Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor.
Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.
-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe'yle üç dil oluyor.
-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.
Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
-Kadınların ayrı bir dili mi var?
-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe'yi öğrenmeli.
İyi de niye Bükçe?
-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını; "Bükçe" koydum.
-"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum"un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince "seni seviyorum" dediğinde seni anlayabilir.
-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?
-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.
-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır.
-Biz de bazen Canan'la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.
-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
-Var dedik ya oğlum, Bükçe'yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
-Hazırım baba.
-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe'de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.
-Hikaye dili yani.
-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
-Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin?
-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
-Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.
-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
-Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. "Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
-"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
-Peki ne demem gerekiyordu?
-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın; "Evet, biraz" falan deme "Hayır" de.
-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
-Ve asla unutmazlar, değil mi?
-Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.
-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.
-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.
-Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
-Bükçe'de "Hiçbir şey yok." demek; "Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor, o zaman.
-Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak, ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
-Bir arkadaşım da "Kadınların 'Peki.' demesi tehlikelidir" demişti.
-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir 'peki', 'olur', 'tamam' her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.
-Zor bir dil baba.
-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin Bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
-Anlamak da pek kolay değil ama.
-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
-Nasıl yani?
-Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.
-Küçük ama önemli detaylar.
-Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.
-Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.
-Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
-En değerli sözcük nedir?
-Sen bil bakalım.
-"Seni seviyorum." herhalde.
-Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler; "Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon seyrediyorsan sarılarak seyret. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.
Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin hali mi düşünmek bile istemiyorum.
Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.
Benden Hayırlısı Gelsin

övüyorsanız, 'Senden iyi olmasın!' dersiniz! Bir kardeşimin o
incelik dolu anlatısını okuduğumdan beri bu iltifata itiraz ediyorum:
'...Kapının zili çaldı. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum.
Selamlaşıp, kucaklaştık. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik.
Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim 'Geç oldu,
bana müsaade' diyerek noktayı koydu ve kalktı. Ona eşlik ettim. Sokağın
başına vardığımızda 'Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden
hayırlısı gelsin inşallah' diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun
ettiği duaya alışkanlıkla 'amin' dedim. Eve dönerken, arkadaşımın veda
sözleri takıldı aklıma. Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk
kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık
duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi
dolduran güzel bir şey.
Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun
diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum, 'Hz. İsa
Aleyhisselam'ın, Peygamber Efendimizin (asm) geleceğini müjdelediği sözmüş
bu' dedi. Ne güzel dua imiş! 'Tuttum bu duayı' dedim. Güldü ve 'o halde hiç
bırakma.'
Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşaallah.'
İsâ'ya (as) ve O'nun müjdelediği En İyi'ye (asm) hürmeten: Kalktığım koltuğa
benden iyisi otursun. Sustuğum anda benden iyisi konuşmaya başlasın.
Olmadığım odaları benden iyiler doldursun. Yetişemediğim yerlere benden
iyiler yetişsin....
'Senden iyi olmasın!' diyen dostlarımın bu duasına, İsa Aleyhisselâmın
duasına 'amin' deme hatırına 'amin' diyemeyeceğimi söylüyorum. Şaka yollu,
'Bana beddua ediyorsun galiba!' diyorum. 'Ya benden iyiler olmasa, ne
ederim ben bu dünyada? Kim beni şaştığımda uyaracak? Kim beni hüzne
düştüğümde teselli edecek ki... Sonra peygamberlerin kavimleriyle
yaşadıkları imtihanları hatırlıyorum. O toplulukta o peygamberden iyisi
yoktu! Ama nasıl acılar çekti? Ne dayanılmaz sıkıntılara göğüs gerdi?
'Benden iyi(ler) olsun elbette.. Bende peygamber yalnızlığına sabredecek
iyilik yok ki!'
Alıntıdır...
22 Mayıs 2010 Cumartesi
20 kuruş

Londra'daki camii'ye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman da aynı söföre rastlıyormuş.
Bir gün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş. İmam yanlışlığı oturup da parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine "20 kuruşu geri versem mi şöföre?" diye düşünüyormuş. Ama içinden bir ses diyormuş ki "çok gülünç bir para ve şoförün umurunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... Sadece 20 kuruş onlara bir şey yapmaz." Bu parayı saklayabilirim diye düşünmüş, Allahtan gelen bir hediye gibi...
İnecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki: "Paranın üstünü fazla verdiniz."
Şöför gülümsemiş ve demiş ki : "Siz caminin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi caminizde ziyaret etmek istiyordum, islamı öğrenmek için. Bu yüzden bilerek size fazla para verdim. Nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim."
İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış neredeyse, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış. Gözlerinden yaşlar dökülerek demiş ki:
"Allahım az daha İslamı 20 kuruşa satıyordum!. .."
Unutmayin ki siz belki de müslüman olmayan insanlar için dinimizi tanıtan kişilerdensiniz, bu yüzden hareketlerinize dikkat edin. Maalesef insanlar sizinle birlikte dinimizi de yargılayacaklardır!
Alıntıdır...
İzlerken insanı dağıtan film

Bugünlerde internette dolaşan bir kısa film izleyenlerin tüylerini ürpertiyor. İşte "İzle ve dağıl" başlığıyla dolaşan o film;
Savaşın soğuk yüzüne bir çok kez şahit olmuşuzdur. Kimi zaman bir haber bülteninde kimi zaman da bizi esir alan en iyi savaş sahnelerinde. İzleyeceğiniz kısa film ise bu saydıklarımızdan çok daha farklı!
İnternette dolaşan ve savaşın soğuk yüzünü iliklere kadar hissettiren film, İsrail'in Gazze işgalinin ardından yeniden gündemde! İzlenme rekorları kıran bu kısa film bir kız çocuğuyla onu izleyen muhabirin üzerine kurgulanmış. İşte insanın tüylerini ürperten o film;
Azim,Sevgi,Evlat

Oğlu babasına sorar :
- ''Babacığım benimle maraton koşmaya var mısın?''
Kalp sorunları olmasına karşın baba, yine de
- ''Evet, varım'' diye yanıtlar.
Ve bir maratonu birlikte tamamladılar. Baba oğul başka bir çok maratonu daha birlikte koştular.
Baba her seferinde oğlunun yeni bir yarış talebini kabul ediyordu.
Oğlu bir gün babasına;
- ''Baba, birlikte bir Ironman''a (Triathlon) koşmaya var mısın benimle?'' deyince baba bu kez de evet der
ve kabul eder.
(Bilmeyenlere için: Ironman dünyanın en zor triathlon yarışıdır ve üç dayanıklılık sınavından oluşur :
Denizde 3,86 km''lik yüzme, karada 180,2 km''lik bisiklet ve nihayet 42,195 km''lik bildiğimiz maraton.
Baba oğul bu zor yarışı biirlikte tamamladılar. Nasıl mı ?
Pencere

Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da camaşırları asıyormuş. Kadın kocasına "Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor." demiş. Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş.
Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş.
Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış "Bak" demiş kocasına "Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?'"
"Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim" diye cevap verdi kocası.
Hayatta da böyle değil midir ?
Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır. Birini eleştirmeden ve hemen yargılamaya başlamadan önce zihin durumumuza bakmak ve "iyi" olanı görmeye hazır olup olmadığımızı farketmek güzel bir fikir olabilir...
Alıntıdır….
12 Nisan 2010 Pazartesi
Sahneden secdeye yolculuk

Yeniden doğuş her zaman mümkündür, mazeret yok!" diyor Rabia Christine Brodbeck. Londra"da, Paris"te, New York"ta gösteriler sunmuş bu modern dansçı, arayış içindeki kalbine aşk ateşinin düştüğü günden sonra hikmet incileriyle bezeli ikinci bir hayata doğduğu için, samimi bir hissediş ve güçlü bir inançla konuşuyor. "Allah beni anlamsız bir hayattan çıkarıp ilahî nimetlerin tam kalbine bıraktı. Ne büyük bir cömertlik ve şefkat!..." Londra"da 18 yıl modern dans eğitimi gören ve bundan 25 yıl önce "dansperformans" denilen tarzın başlatıcısı olduğu için sadece ünlü değil, öncü bir sanatçı olarak kabul edilen İsviçreli Brodbeck"in İslamiyetle tanışma öyküsü oldukça ilginç; "New York"ta iki işsiz sinemacı arkadaşım, kapısını açık buldukları için girdikleri "Sufi Tasavvuf Merkezi"ne beni de götürdüler. Oradaki sohbetlerden çok etkilendim. Özellikle bir zikir ayini gördüğüm geceyi asla unutamayacağım. Heyecandan yüzüm kıpkırmızı olmuştu ve toplantı sonrası bir restoranda oturup bu olayı konuşurken hâlâ yüzümün kızarması geçmemişti. Sanırım aşk ateşi beni sarmıştı." Brodbeck, çocukluk yıllarından itibaren hakikatin peşinde olduğunu ve gerçeği bulana kadar ruhsal sıkıntılardan ve huzursuzluktan kurtulamadığını söylüyor. "Sanatçı arkadaşlarımla asla din hakkında konuşmazdık. Çünkü bu ilgi çeken bir konu değildi. Yaşam son derece meşguliyet dolu ve heyecan vericiydi. Ancak ben yüzeysel olarak çok meşgul olsam da, derinliklerde yeni ve bilinmeyen şeyler için ve öbür dünyaya ait realiteleri keşfetmek için büyük bir açlık duyuyordum." Ve yine, "hidayet"le kutlananlara has bir ayrıcalık Rabia Christine Brodbeck için de söz konusudur: Pisliğe bulaşmadan, olabildiğince temiz kalabilmek... "Büyürken, dostlarım ve ailemde, işyerlerinde ve barrestoran gibi toplanma yerlerinde büyük bir ağırlık ve darlık olduğunu keşfettim. Yaşam yetersiz ve çok kuru geliyordu. Ancak Allah"a çok şükür ki, ben alkol ve uyuşturucu gibi şeylerle "uçma"nın çözüm olmadığına dair doğal bir içgüdüye sahiptim."
"Ruhumun gıdası İstanbul"da"
Rabia Christine Brodbeck, New York"taki bu manevi karşılaşmadan sonra, kaynağı bulmak üzere İstanbul"a gelmesini ve buraya yerleşmesini küçük bir umre gibi görüyor. Ona göre, yüksek yaşam standartlarına ve mükemmel işleyen bir düzene sahip İsviçre"den sonra İstanbul"daki belirsiz, güvensiz ve kaotik hayat, kişinin kendisini yaşam okulunda eğitmesi için verilmiş iyi bir fırsat! 1992 yılından bu yana İstanbul"da yaşayan ve "ruhumun gıdası" dediği bu şehirden ayrılmayı düşünmeyen Brodbeck, Batı kültüründe eksikliği hissedilen itaat, dinginlik, kabule açık olma, teslimiyet, sebat ve tevazuyu bulmaktan çok hoşnut; ancak, üzüldüğü durumlar da yok değil; "Hava kirliliği, trafik karmaşası ve ekonomik sıkıntıların Türkleri asabileştirdiğini görüyorum. Birçok insan etrafındaki güzellikleri ve rahmeti göremiyor. İnsanların benim kaçtığım materyalist dünyaya gitmek için çabalaması beni üzüyor." Brodbeck, kimi zaman kendisini çok yalnız ve tecrit edilmiş hissettiğini söylüyor. Modern dünyada nefes alamıyor, albenili vitrinlerin önünden hızla geçiyor ve kendisini yakın hissedebileceği insanlarda gördüğü sanata duyarsızlık ve tefekkür eksikliği onu hepten yalnızlaştırıyor. Bir türbe ziyaretinde karşılaşıp çarçabuk dost olduğu ve uzun sohbetlere giriştiği senarist Ayşe Şasa en yakın arkadaşı. Şasa onun için; "O tam bir âşık. Ve aşkının harikuladeliğini terennüm ederken, bizlere de aşk, şevk ve ilham vermeye devam edecek" diyor.
"Dansı bırakmayı hiç düşünmedim"
Rabia Brodbeck, ibadetlerde ve tesettürde zorlanmayışını ilk önce İslamiyeti ruhlar âleminde sevip benimsemesine, sonra da gerçekten âşık olmasına bağlıyor ve geçmişteki hayatından şimdiki hayatına doğru yol alışında hiç kopmayan bir devamlılık görüyor. "Ben din değiştirmedim, yalnızca içimdeki gizli hazineleri keşfettim. İnancımı değiştirmedim, yalnızca saptırılmış, anlamsız bir yaşamdan ebedî zenginliğe geldim. Batı"dan Doğu"ya seyahat etmedim, bilinçsizliğimden çıkıp kendi varlığımın hakikatiyle yüzleştim." İhtida edişini keskin sınırları olan bir "kopuş" gibi değil, "uyanış" gibi gören Brodbeck, belki de bu düşüncelerine paralel olarak mesleğini bırakmayı hiç düşünmemiş. O, kendi deyimiyle "tam kan" bir sanatçı, artık dans etmiyor; ancak modern dans ve yoga üzerine ders vermeye devam ediyor. Hayatını rüyalarına göre yönlendiren ve müminler için bir de "rüya hayatı" olduğunu düşünen sanatçı, "Ben inanıyorum ki, bir problem olursa Allah bana rüya gönderecek. Bazen iş kaybettiğim zaman hiç üzülmüyorum ve hemen benim için hayırlı olanın bu olduğunu düşünüyorum" diyor. Yoga derslerinde insanlara dengeli ve sağlıklı bir hayat için ipuçları verdiğini ve dansı ruhundaki değişimleri ifade edebileceği bir araç gibi gördüğünü söylüyor. Dindar insanın ya bilimle ya da sanatla ilgilenmesi gerektiğine inanıyor; çünkü her ikisinde de araştırmaya ve hakikati aramaya dönük bir yan vardır. Tabii, sanat kimi zaman insanın egosunu şişirmekten öteye gidemiyor; Batı"da olduğu gibi Türkiye"de de sanatçıların dinle bir bağlantı kuramayışlarını ve sanki bir Tanrı"ya ihtiyaçları yokmuş gibi yaşayışlarını anlayamayan Brodbeck, İstanbul"a ilk geldiği yıllarda Atatürk Kültür Merkezi"nin Opera Salonu"nda verdiği solo gösteriyi hatırlatıyor; "Salon tıklım tıklımdı, dans bittiğinde herkes çılgınca alkışlıyordu. Ancak benden imza isteyenler, bir an önce o ortamdan uzaklaşmak, başımı örtüp zikir ayininin son bölümüne yetişmek için sabırsızlandığımı bilselerdi çok şaşırırlardı eminim. Sanatçı gücünü ve ilhamını Allah"tan almalıdır oysa..." Brodbeck"in sanatla ilgili tespitleri de oldukça sağlam bir zemine dayanıyor; "Manevi yolda ne kadar çok ilerlediysem, içimdeki sanatçıyı o kadar çok hissetmeye başladım. Bu sanki, başka bir âleme ait, sürekli çoğalan ve büyüyen bir şeyle sarhoş olmama benzer. Sonuç olarak bir sanatçının arzulayabileceği en yüksek form, mümin olmaktır."
"Yazıyorum çünkü aşka düştüm"
Rabia Christine Brodbeck, hayat hikayesini anlattığı bir de kitap yazdı. "Sahneden Secdeye Yolculuk" üst başlığıyla yayımlanan "Fakr"a Övgü"nün (Okul Yayınları) ekseninde "aşk" var; tıpkı yazarının hayatında olduğu gibi... Kitap, öğretici olmak ya da mesaj vermek kaygısıyla kaleme alınmış değil, "çok iyi beslendim" diyen Brodbeck"in, Allah"a ve O"nun Resulü"ne olan aşkını ifade etme amacı güdüyor. Yazarın İngilizce kaleme aldığı kitabın hem Avrupa"da İslamiyeti hiç tanımayanlar hem de İslamiyetin içine doğup kıymetini bilmeyenler için faydalı olacağı ise kuşku götürmez. "Bu yolda on beş yıllık seyahatimden sonra, manevi olarak son derece dolu, hatta taşmak üzere olduğumu hissetmeye başladım. Bu nedenle bazı izlenimlerimi kağıda dökmeye başladım. O kadar çok ilahî güzellikle karşılaştım ki bu derin deneyimleri ifade etmekten başka bir şey yapamazdım" diyen Brodbeck, "yazıyorum çünkü..." ile başlayan gerekçelerini şu cümleyle bitiriyor:
"Yazıyorum, çünkü Hz. Muhammed"in (s.a.s) ümmetine mensup olma şerefine erdim."
Aşık Olmadan Bir Düşünün!!!

Sokağa fırlayacaksın... Sokaklar da dar gelecek... Tıpkı vücudunun yüreğine
dar geldiği gibi...
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü...
Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin...
Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan...
"Önemli olan sağlık."
"Yasamak güzel."
"Bos ver, her şey unutulur."
Sen hiçbirini duymayacaksın...
Göz yaslarından etrafı göremez hale geleceksin...
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin...
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
"Ölüme çare bulundu" ya da
"Yarin kıyamet kopacakmış" deseler basını
kaldırıp Ne dedin?" diye sormayacaksın...
Yalnız kalmak isteyeceksin..
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
İkisi de yetmeyecek...
Geçmişi düşüneceksin...
Neredeyse dakika dakika... Ama kötüleri atlayarak...
Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin... Gittiğin yerlere gitmek...
Bu sana hiç iyi gelmeyecek...Ama bile bile yapacaksın...
Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese,kaçacaksın...
Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yasamak için direneceksin...
Hayatinin geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin....
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
Herkesi ona benzetip... Kimseyi onun yerine koyamayacaksın...
Hiçbir şey oyalamayacak seni...İlaçlara sığınacaksın...
Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camin arkasından seyrettiren...
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek... Boğazın düğümlenecek,
dinleyemeyeceksin...
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
Sabahı iple çekeceksin...
Bazen de "Hiç güneş doğmasa" diyeceksin...
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
alıntı..
Siz konu başlığını boş verin aşkınızı doyasıya yaşayın...
Bir Masal Gibi Başlar Her Şey

Masallar illa ki, bir varmış bir yok muşla mı başlar peki?
Başlasın.
Ama bu defa benim masalım;
"Bir yokmuş, hiç yokmuş" diye başlıyor.
...
Masal bu ya;
Nefesini tutar hayatı seyreder olursun kendince.
Hayat ayaklarının altındadır. Paspasçasına.
Kalbin beyninle yer değiştirmiş, her baş ağrısı sol göğsünde belirmeye başlamıştır artık.
Umarsızlıklar ön sıradadır.
Ada rüzgarı seni almış, o denizden bu denize vurmakla kalmamış, hiç kurulamadan güneşin alnına atıvermiştir. Kavrulman daha kolay olsun diye.
Gözlerini açmaya takatin yoktur ama yine de gölgelerin dansını hissedersin tepende.
Akbaba zannedersin o gölgeleri.
Seni yeme şenliklerine başlamışlardır diye düşünürsün.
Nasıl olsa yiyecekler deyip, dalarsın güzel rüya görme hayallerine;
Çakıllar üzerinde koşmaya başlarsın.
Tıpkı eski günlerdeki gibi.
Gün geceye bağlanmıştır ama sen geceyle yarışırcasına devam edersin çakıllar üzerinde sirtaki ye.
Bazen ayağın takılır yuvarlanırsın. Bir el ararsın, seni düşmekten kurtaracak.
Ancak yoktur "o" el.
Şşşttt! Ses etme, düşmenin de keyfini sür... Nasıl olsa, çakıllar elmas olur yıldızların altında...
...
Masal bu ya;
Bir kayanın yanına gelir soluklanırsın. Senin kayandır artık orası.
Ayaklarını denizin soğuğu bol ılıklığına bırakırsın bir an.
Başını kaldırıp karşıya bakarsın. Gemileri görürsün.
Başlarsın seyretmeye.
Ah o gemiler!
Kimbilir kaç kişiyi birbirinden kopartmıştır?
İster bir gün, ister bir yıl, ister ömür boyu.
Belki de hemen kavuşturmuştur.
Sen işin ulaşılmaz tarafındasındır ya, yani yalnızlığın yanında.
İşte o gemilerin senden kallavi bir parça kopardığını düşünürsün.
Hatta yekten, tümünü götürdüğünü.
Şşşttt! Ses etme, sadece gemileri seyret...
...
Masal bu ya;
Birden silkelenir tüm korkularına rağmen açarsın gözlerini.
Bir bakmışsın akbaba diye gördüklerin saka ve kanarya hatta ispinoz sürüleriymiş.
Sevdiğinin suretini çizmişlerdir, gökyüzüne, denize, çakıllara...
"Ah ulan!" diye iç geçirirsin, "Keşke daha önce açsaydım gözlerimi"
Belki de ölmüşsündür de cennet dedikleri yerdesindir.
"O" yanındadır...
Şşşttt! Ses etme, yaşa bu güzelliği...
...
Masal bu ya;
Hava soğumaya yüz tutmuş, dişlerin birbirine vurmaya başlamıştır.
Vursun.
Saracak kollar yok ki ısıtsın.
Vursun, dökülmezler ya.
Gülmekle ağlamak halka olmuşçasına birbirine girmiştir.
Çözemeyeceksin.
Yalnızlığı hatırlatan rebetiko figürleri daha da öksüzdür artık. Oynamak istemeyeceksin.
Ruhunda kayan yıldızlar gibi oluverirsin bir anda.
Bir sağdan, bir soldan, bir önden, bir arkadan, kayan yıldızları yakalamaya çalışacaksın ama nafile, adı üzerinde;
Yıldız Kaydı...
Şşşttt! Ses etme, yaşa taze hüznünü...
...
Masal bu ya;
Gece sabaha devrederken nöbetini, sen bir köşe başında alırsın son soluğunu.
Ayılmaya yüz tutmuş bedenin artık beynin hakimiyetine girmek üzeredir.
Ayağına takılıp yürümeni azap haline getiren taşlıklı yol bile düzelmiştir artık.
Sen, sadece köşe başından bakarsın.
Özlemine, ulaşılmaz hayallerine.
Çünkü kırılmışsındır bir kere.
Gönlün yanmıştır.
İyi ki ulaşılmaz hayallerin var hala kucağında.
İyi ki o köşe başı var...
Şşşttt! Ses etme, yaşa hayalindeki aşkı...
...
Masal bu ya;
Bir yokmuş, hiç yokmuş...
şşşttt! ses etme, yaşa gönül kırgınlığını enmutena köşelerde...
Alıntı..
Engel (siz)

Herkese bir soru sormak istiyorum: Bir kör, sağır, ya da tekerlekli sandalyeye mahkûm bir engelli gördüğümüzde içimizden geçen ilk duygu nedir?..
Acırız... İçin için “vah vah” çeker, “zavallı” gibisinden mırıldanırız. Halbuki bizden beklenen “acıma” değil, “anlama.” Fakat heyhat: Kendini anlamayan başkasını nasıl anlasın. Biz ne kendimizi anlıyoruz, ne de birbirimizi. Bu yüzden hayat gitgide anlamsızlaşıyor. Çünkü sadece zorluklarını, olumsuzluklarını, kirli yanlarını yaşıyoruz.
Oysa hayatta bir sürü güzellik de var: Mesela güller açıyor, çocuklar gülümsüyor, yıldızlar göz kırpıyor, yağmur yağıyor, güneş doğuyor. Hayatın kışı ayrı, yazı ayrı güzel; denizin durgunu farklı, dalgalısı farklı güzel. Ancak bu güzellikleri fark edebilmek için görebilmek lazım.
Şayet görmüyorsak, bir anlamda görme engelli sayılmaz mıyız?
Kuşların rengi ve ahengi, uçuşu da, ötüşü de ayrıdır... Yazın ayrı, kışın ayrı öter kuşlar. Ama her sabah kuş orkestrasının ahenkli ritmiyle uyanmak sadece duymayı bilenlere mahsus bir imtiyazdır...
Yazık ki çoğumuz kuşları duymuyoruz...Kuşları duymadığımız gibi, eşimizi ve çocuklarımızı da (dinlemiyoruz ki) duymuyoruz...
Bir anlamda işitme engelli sayılmaz mıyız?
Sevmekten korkuyoruz. Sevsek bile bunu saklıyoruz...Annemiz, babamız, eşimiz ve çocuklarımız onları ne kadar sevdiğimizi bilmiyorlar, çünkü sevgimizi söylemeyi zaaf sayıyoruz.
Bir anlamda sevgi engelli sayılmaz mıyız?
Sevdiklerimizin gönlünü alacak güzel sözler söylemiyoruz...
Bir anlamda konuşma engelli sayılmaz mıyız?
Elimizdeki güzelliklerle zenginlikleri fark etmediğimiz için, mutluluğu uzaklarda arıyoruz...
Bir anlamda zeka engelli sayılmaz mıyız?
Sevgilerimizle birlikte kızgınlıklarımızı, küskünlüklerimizi de saklıyor, duygularımızı salt kendi içimizde yaşıyoruz. Bunu izah için de “kol kırılır yen içinde kalır” diyoruz. (Kol kırılıp yen içinde kaldıkça, kemik yanlış kaynıyor, böylece bir uzvumuz daha çarpılıyor)
Bir anlamda cesaret engelli sayılmaz mıyız?
Farklı inanan, farklı düşünen, farklı giyinen, farklı yaşayan insanları kabullenemiyor, sosyal hayattan dışlamaya kalkışıyoruz...
Bir anlamda saygı engelli sayılmaz mıyız?
Ve hep yakınıyor, sadece şikâyet ediyoruz: Yani şükür engelliyiz!
Bu anlamda engelli sayımız yedi buçuk milyon değil, belki de yetmiş buçuk milyon!..
Yaşamı idrak etmeden yaşayıp gidiyoruz işte!"
Alıntıdır
4 Nisan 2010 Pazar
Kayıp İlanı Vermek İstiyorum Evladım

- Kayıp ilânı vermek istiyorum evlâdım, dedi. Ne yapmam gerekiyor?
Polis memuru, her günkü raporlardan birini yazıyordu. Antika bir daktiloyu takırdatıp dururken:
- Hallederiz bey amca, dedi. Herhalde torun kayboldu değil mi?
Yaşlı adam, dudakları titrerken:
- Annemi on yıldan beri görmedim, dedi. Babamı da belki en az yirmi yıl...
Polis, yazmayı bırakıp adama döndü. Bu iş elbette ki normal değildi. İhtiyarın, susuzluktan çatlamış bir toprağı andıran ve bembeyaz sakallarla çevrelenen yüzü, en az seksen yaşında olduğuna delildi. Bu yüzden de elbette ki bunamış, anne ve babasının öldüğünü unutmuştu.
Yaşlı adam, yanındaki pencereden bakarken, parkın orta yerindeki ıhlamuru gösterip:
- En vefalı dostum bu ağaç, dedi. Aynı yaşta olmalıyız herhalde. Ne zaman dışarı çıksam gölgesinde dinlendim, kokusunu doya doya çektim içime. Ama o da benim gibi kuruyor şimdi.
- Peki!.. diye lâfını kesti polis. Yakınlarınız yok mu? Dostunuz, akrabanız?
- Yakınlarım, şimdi çok uzaklarda, dedi adam. Dayım, amcam, teyzem, halam kim varsa orda. Eşim de öyle. Sadece iki çocuğum hayatta. Onlar da bu ihtiyardan bıktılar tabi.
Polis memuru, böyle tuhaf bir olaya ilk defa rastlıyordu. Herhalde en çıkar yol, bir ilân verir gibi görünüyor olmaktı. Zaten bu ihtiyarcık, karakoldan çıkar çıkmaz her şeyi unuturdu. Masadan bir kâğıt kalem alarak:
- Peki dedecim, dedi. Sen ne istiyorsan öyle yapalım. “Annem ve babam kayboldu” yazıyoruz değil mi?
Yaşlı adam, küçük bir çocuk gibi hıçkırırken:
- Yok be evlâdım!.. dedi. Kaybolan benim. Annem ve babam bu ilânı görürlerse, belki beni alırlar yanlarına.
Alıntıdır....
30 Temmuz 2009 Perşembe
Paylaşmak
içeri yaşlı bir amcayla teyze girmişler, bir masaya oturmuşlar.Derken amca, kasaya gidip 1,5 porsiyon köfte,1 porsiyon patates kızartması,1 büyük boy bardak ayran almış.
Elinde tepsiyle masaya dönmüş, köfteleri ikiye bölerek yarısını teyzenin önüne koymuş,sonra bütün patatesleri tek tek sayarak onlarında yarısını teyzeye vermiş, sonra ayran bardağınıda da ortaya koymuş, önce bir yudum kendisi içiyor sonra da teyze bir yudum alıyormuş.
Herkes ne tatlılar, iki tonton buraya gelmişler, bir kişilik yemeği ikisi yiyorlar zavallıcıklar diye onları izliyomuş. Derken bir de bakmışlar ki teyzenin
önünde köfteler ve patatesler olduğu gibi duruyor, kocasının afiyetle yemek yiyişini seyrediyor arada bir de ayrandan dan bir yudum alıyormuş.
Sonunda orda çalışanlardan biri dayanamamış, yanlarına gitmiş:
-Afedersiniz, ben sizi izlemekten kendimi alamadim lütfen izin verin size bir menü kendim ısmarlayayım.
- Yaşlı amca teşekkür ederiz ama biz halimizden memnunuz.60 yıldır evliyiz ve herşeyimizi işte böyle
paylaşırız demiş.
Bunun üzerine genç adam teyzeye dönmüş:
-Peki ama teyzeciğim, siz neden köftelerinizi
patateslerinizi yemiyorsunuz,neyi bekliyosunuz?
Yaşlı teyze cevap vermiş :
-Dişleri...!!!
Size bir mektup var! Kış günü elbisesiz ölenlerden
Kahvenizi sütlümü alırdınız, yoksa sademi?
Sofranızda pastırma olmasa kızar mıydınız?
Üç çeşit yemekten sonra tatlı alırsınız herhalde?
Aman ha porselen tabaklarınıza dikkat edin
Sonra kırılırsa ne yaparsınız?
Doğru ya siz ne anlarsınız yokluktan ve dardan
Size bir mektup var! Çöpten ekmek toplayanlardan.
Hangi kolejden mezun olmak istersiniz?
Babanız size ne marka bilgisayar alsın?
Sınıfı geçerseniz kameralı cep telefonu ister misiniz?
Aman ha okulunuzdaki bale kursuna devam edin
Kolej üniformalarınız kaç çeşit olsun?
Okul servisiniz geç gelse kızar mıydınız?
Doğruya siz ne anlarsınız , mum ışığıyla sabah edenlerden
Size bir mektup var! Merkep sırtında okula gidenlerden.
Bu gün hangi mağazayı dolaşmak isterdiniz?
Vitrindeki elbiselerden kaç tanesini alırsınız?
Ayakkabınızla kravatınız aynı renk olmalı değil mi?
Yoksa size gülerler mi aynı takımı her gün giyseniz?
Aman ha akşamki diziyi kaçırmayın
Sonra yarın ne konuşursunuz altın günlerinizde?
Doğru ya siz ne anlarsınız bir yamayı üçe bölenlerden?
Size bir mektup var! Kış günü elbisesiz ölenlerden?
Alıntıdır.......
Kırmızı İbikli Küçük Tavuk...
'- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?'
Ördek cevaplamış:
'- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın.'
Domuz oradan seslenmiş:
'- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.'
Fare hemen atlamış:
'- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.'
Ticaretten ve tarımdan anlamayan kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler sonrasında kahve ekmeye karar vermiş ve buğdaydan vazgeçmiş.
Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım istemiş: '- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?'
Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim' demiş.
Domuz:
'- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım' demiş.
Fare de:
'- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm ' demiş.
Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmıııııış çalışmış.
Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
'- Kahveleri satmama kim yardım edecek?'
Ördek:
'- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin.'
Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.'
Fare:
'- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen lazım.'
Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım
istemiş:
'- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?'
Ördek:
- Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.'
Domuz:
'- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de kalmadı, yiyecek yok.'
Fare:
'- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada
boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.
Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.
Kaynak : İngiltere de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan 'The Little Red Hen' kitabı.(Alıntıdır)
Size neyi hatırlatıyor?
Metrodaki kemancı...
kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe
yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.
Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta
yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek
zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir
kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba
atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar
ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten
ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur.
Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle
kemancıya
bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar.
Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden
gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne,
babaları
tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir
süre
durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir.
Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise
sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki
3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını
anlamaz. Oysa Joshua Bell''in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce
Boston''da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...
Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell''in öylesine bir kılıkla metroda
keman
çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve
öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.
Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği
algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir
ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...
Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız
dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?
Alıntıdır...
Ölümü Bekleme Odaları..!!
Ölüm gerçekleştiğinde de cesetler yakılıyor. Sebebi ruhun nirvanaya ulaşması. Yani salt mutluluğa. Ancak herkesin yakıldığı yer farklı. Köprünün altında yoksul insanlar yakılıyor. Bekleme odalarına biraz daha yakın yer, komutan düzeyinde asker, bürokrat ve zenginlerin. Onun hemen yanındaki özel yer ise kral ve kraliyet ailesine ait. Kast sistemi, ölümde bile sürüyor.
Öbür dünyayı bekleme odaları
Yaşlı ve hastalara ‘Ölmek istiyor musun?’ diye soruyorlar. ‘Evet’ diyeni, yani nirvanaya ulaşmak isteyeni getirip, aç-susuz kapatıyorlar. Yaşamlarından da umudu kesiyorlar. Çünkü buraya girenin bir daha çıkamayacağına inanıyorlar.
Basmati pirincinin köklerinden çıkıp, Ganj’la birleşene kadar yüzlerce kilometre kat eden Bagmati Nehri’nin 150-200 metreden getirdiği pantolonu bulaşık yıkayan kadın aldı.
Gömleği başka biri.
Çünkü oğlu tarafından ağzından ateşe verilen adamın, nirvanaya uzanan yolda artık bunlara ihtiyacı yoktu.
Burası Nepal’in başkenti Katmandu’nun Barning Ghat’ı... Yani ölüleri yakma yeri.
Köprünün altı garibanların.
Köprünün üstünün ilk yakma ve yıkama yeri, komutan düzeyinde asker, bürokrat ve zenginlerin. 20-25 metre ötesi kral ve kraliyet ailesine ait.
Ölümde bile ‘kast’ sistemi...
Hemen 10 metre ötesinde ise öbür dünyayı bekleme odaları dizili.
Yaşlı ve hastalara ‘Ölmek istiyor musun?’ diye soruyorlar.
‘Evet’ diyeni, yani nirvanaya ulaşmak isteyeni getirip, aç-susuz kapatıyorlar. Yaşamlarından da umudu kesiyorlar. Çünkü buraya girenin bir daha çıkamayacağına inanıyorlar.
Arada sırada doktor gelip bakıyor.
Mucize eseri hastayken iyileşenler ve ölmek isteyip de ölemeyenler çıkarılıp, yeni bir isimle yeni bir hayata başlıyor. Bunu törenlerle kutluyorlar.
KÖTÜ İNSANLAR GERİ DÖNÜYOR
Hindular da, Budistler de ölenin cesedini ‘Ruhu nirvanaya ulaşsın’ diye yakıyorlar. Tabii iyi bir insansa ulaşabiliyor nirvanaya.
Kötüysen dünyaya geri dönüyorsun (gerçi bugüne kadar dönen olmamış ama). İnsan ya da herhangi bir canlı olarak.
Oysa amaç dönmemek.
Dönmüyorsa, ruh mükemmele ulaşmış oluyor.
Her geri geliş ise nirvana yolunda yeni bir sınav.
Ayakları uzun, kolları yanda olarak yakılanlar Hindu.
Kollar göğüste kavuşmuş, ayakları bağdaş kurmuş şekilde yakılanlar ise Budist.
Hindular aynı gün, Budistler en erken 3’üncü gün yakılmak zorunda. Çünkü Budist inancına göre ruh 3 günden önce bedeni terk etmiyor.
Hatta ölenin soyadında ‘Lama’ adı varsa bir ay sonra bile yakılabiliyor.
Ruh baştan çıkınca nirvanaya ulaşıyor.
Bu yüzden ruhun vücudun başka bir yerinden çıkmasını istemiyorlar.
3’üncü gün rahip gelip kontrol ediyor.
Eğer baş yumuşamışsa, ruhun doğru yerden çıkıp, nirvanaya ulaştığına inanılıyor ve bu şenliklerle kutlanıyor.
CENNETE, ERKEK EVLAT ATEŞİ GÖNDERİYOR
Ölen Hindunun ailesi bir yıl boyunca beyaz giymek zorunda.
Erkek ya da kadın, ölen kim olursa olsun ailenin erkekleri kaş, bıyık ve saçlarını bir yıl kazıtıyor.
Çünkü göğe çıkan geri dönebilir ve onları tanıyamayabilir.
Saçsız, sakalsız, bıyıksız (dünyaya ilk geliş gibiymiş) ve beyazlar içinde olursa geri dönen daha rahat tanıyabiliyor dünyadaki akrabalarını.
Ölen babaysa büyük erkek evlat, anneyse küçük erkek evlat ilk ateşi veriyor. Erkek evlat yakarsa ruhun cennete gideceğine inanılıyor. Bunun için erkek çocuk çok önemli. Erkek evlat yoksa en yakın erkek akraba yakıyor.
Kadınların yakması yasak. (İstisnalar hariç. Devrimci birkaç kadın ceset yakmış, bu da günlerce olay olmuş)
İlk ateş, ölüm tanrısının orada olduğuna inanıldığı için ağızdan veriliyor. Ardından otlar, sonra da kütükler tutuşuyor.
Ceset tamamen yanıp, külleri havaya savrulduğunda, ruh göğe yükselmiş oluyor.
Ardından bir rahip, Bagmati Nehri’nden aldığı birkaç kova suyla, nirvana yolcusunun bu dünyayla bağlarından son izleri de siliyor.
Ne kül kalıyor, ne duman.
Bir hoş seda, iki damla gözyaşı.
Bir de ‘Nepaliten’ şarkılar...
KADIN VE ÖLÜM ASLA YAN YANA GELMİYOR
Belki bir anne, belki de bir eş...
Bagmati Nehri’nin kenarındaki taşta oğlu ya da kocasının cesedi yanarken, içerideki feryat figan ses de, gözyaşıyla ağıt olup, yürekleri yakıyor.
Gidip de göremiyor, bir veda busesi kondurup, dokunamıyor.
Çünkü o doğurganlığın ve yaşamın simgesi; kadın.
Ölümle yan yana asla yakıştırılmıyor.
Alıntıdır...
8 Temmuz 2009 Çarşamba
Elbiseler Bedeni Örter, Kalbi Değil!
Ne kadar ortada, ne kadar savunmasız, ne kadar çıplak.
Ve ne kadar açık.
Kelimeler giydiremiyor onu... Sahici olanlar müstesna. Dudakların giydiremediği bir endam kalp. Terzisinin işi ne de zor, modaya göre dikse kıyafetini, yakışmıyor kalbe... Çiğ düşüyor... Dikkat etmese güne, çağa, o başka dert... Tazeliğini kaybedince her şeyini kaybediyor kalp... Birden iç karartıcı duygular görünüyor her eyleminde, hareketinde... Renkler önemli kalbi kuşandırırken... Sesler... Kumaşın kalitesi, dokuması, parlaklığı...
Zor iş kalbe giysi dikmek...
Kalbi en güzel aşk giydirip kuşatıyor. Hani şu bulunmaz Hint kumaşıyla...
Evleri dayayıp döşemek kolay... Koltukları, duvarları, pencereleri kaplamak... Bedenleri örtmek, bedenlere kıyafet bulmak kolay... Konfeksiyon giyinmeyi sevmiyor kalp. Kalbi giyindirmek zor.
Ah, kalbimiz...
Ne kadar ortada, ne kadar savunmasız, ne kadar çıplak.
Ve ne kadar açık.
Kumaşlar önemli. Kalın, kaba kumaşlardan inciniyor kalbimiz. Hiç giyinmek istemiyor onları, ilk fırsatta çıkarıp atıyor üstünden. Özensiz, sert kılıklar dar geliyor ona.
Tazeliğini kaybedince her şeyini kaybediyor kalp... Yaşamak değilse tazelik, tomurcuk ne? Neden ölürken bile yaşlanmıyor, kırışmıyor kalp? İtirafı zor ama, ölürken bile sanki hiç giyilmemiş bir elbise kadar temiz ve ütülü değil mi aslında? Hiç giyilmemiş gibi. Hiç çıkarılıp bir iskemlenin üzerine atılmamış, hiç soyunulmamış, hiç naftalin kokan bir dolapta yıllar yılı unutulmamış gibi, hiç lekelenmemiş gibi, düğmesi kopmamış, telası astarından ayrılmamış gibi... Nasıl da nefes nefese... Aşık gibi... Nefes almayı bile unutan bir aşık gibi... Oysa yaşamıştı hepsini. Ah kalbimiz, ne kadar ortada, ne kadar savunmasız, ne kadar çıplak. Ve ne kadar açık.
Her şeyin sesi duyulur, yalnız kalbin sesi duyulmaz...
Hayır... Duyduğunuz o değil, o yüreğinizin sesi değil, o kalbinizin ayak sesi!
Kalbi en güzel aşk giydirip kuşatıyor.
Sonra uzaktaki sevgili. Sonra, göz yaşı. Sonra, kadınlar ve çocuklar. Sonra kitaplar. Sonra yoksullar. Sonra eski arkadaşlar. Sonra şarkılar. Sonra babanın emekliliği. Sonra... Sonra annen. Bir de uzakta bir köy mezarlığı. Durmadan yaklaşan, üstüne üstüne gelen.
Kelimeler giydiremiyor onu. Hele kelimeler. Akıldan çok kalbin işi kelimelerle... Akıl kırılmaz çünkü, incinmez... Söz, dille yani dilin diğer anlamı gönülle bağlı kalbe, sözün asıl muhatabı kalp... Kıyamıyor kelimelere kalp, giyinilecek bunca şey varken! Çünkü, üstünde taşımıyor kalp kelimeleri, damarlarında taşıyor! Ah kalbimiz, ne kadar ortada, ne kadar savunmasız, ne kadar çıplak. Ve ne kadar affedici. Çünkü yere göğe sığamayan, gelip gönle yerleşiyor... Affetmek, kalbin kanında var!
Cihat Zafer





