Tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2012 Salı

Şeyh Sadık Efendi Risalesi

Şeyh Sadık Efendi Risalesi

Resim yazısı ekle

Üsküdar da Alaca minare karşısında metfun kutbu’l ârifin ve ğavsul vasilin Şeyh Sadık Efendi (kuddise sirruhul-aziz)hazretlerinin kitab-ı mahbublarıdır: Allahü Zül-Celâl’e hamd ü sena, Resulüne salâvat ve selamdan sonra talibi didar ve salik-i rah-ı hakikat olan mü’min kardeşlerime dualar okuyup tarafımdan kendilerine işbu risale hediye olunmuştur. Zira manevi peder olan bir kimsenin manevi evlatlarına nasihat edip tavsiyelerde bulunmaktan daha büyük bir hediye olmaz.

Benim ruhum gönül gönülden, dil dili var dilden, dile dil dileğin dilden dile verilmez. Hane-i dile Zeyd u Amr ile bile herkes bulunduğu tarikin ilmini tahsil edip sonra ilmine başlamalı. İlk olarak herkese farz-ı ayn olan Şeriat ilmi ile başlanır. Sonra en lüzumlu olan Tarîkat ilmidir. Sonra Marifet ilmi lazımdır. Sonra Hakikat ilmi Hakk’ın nimetidir. Ama ilim bir okyanus olduğundan, bunun bir katresi beyan edilmiştir. Sebep de: ’’İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır.’’ sözünün şümulüne girmek ümididir. Hiç bir karşılık beklemeden kaleme aldığım bu Risale için tevhit ehlinin dualarını ümit ederim. “Rabbimiz kavmimiz ile aramızı hak ile aç, zira Sen (hayırlı bir kapı) açanların en hayırlısısın” (A’raf,7/89) “Allah’ım! Bize bu hazinenin kapılarını aç, bu rumuzlarının sırlarını açıkla’’

Ey kardeş Allah seni iki cihanda aziz kılsın. Yüce Allah’ın izni ile söylüyorum. Allah’ın yardımıyla beni dinle, bize yönel, çekinme. Zira sen emniyettesin. Rabbine dua edip de ki: ”İlahi! Muradım Sen’sin, rızana ermeyi niyaz ediyorum. Cemâlin hürmetine, Ya Rahim, lütfunla merhamet et ve duayı kabul buyur!”

Benim canım! Varlık ikliminde seyr ve sefer, fena sahrasında seyahat ettiğimiz esnada şâh-ı bekâdan dosdoğru bir yol ihsan olunduk ta, bu uyku ile uyanıklık arasına benzeyen bir hâl idi. Bu hâl içinde büyük ve muazzam bir fena şehrine vardım. Bunun enini ve boyunu gözle ihata etmek mümkün olamaz. Şehir halkı o kadar kalabalık idi ki, hiç bir çarşısına rahat girilmez. Ahalisi ise, dünyada ki çeşitli kavimlerden meydana geliyor. Kimi Arap, kimi Acem, kimi Türk, kimi Rum… Kâfirlerin her türlüsü burada mevcut olduğundan hayretler içinde kaldım. Acayip bir gezintiye çıktım. Şehrin ortasında muazzam bir kale inşa olunmuş, kalenin burçları göklere dayanmış. Surların dışında kalan bu şehre ezelden beri hakikat güneşinden bir ışık düşmemiş ve düşmemekte. Ahalisini görünce anladım ki, şehir halkının semaları bile, bir karanlık ülkedir. Zira meşrepleri köpekler gibi bir lokma için birbirleriyle hırlaşıp basit bahanelerle birbirlerini parçalarlar.

Şehvet ve gazapları galip olduğundan, ateş unsurundan olan tabiatları icabı mağlup ettiklerini katlederler. Zinaya istekli ve düşkün olduklarından bir fahişe avradın ardına düşerler. Üçü beşi onun ardına düşünce, bazen kıskançlıkla birbirini helak ederler. Livatadan fazla haz alırlar. Hırsızlık, çekiştirme, iftira, içki, yalan ve gıybet sürüp giden adetleri olup zerre kadar Allah’tan korkmazlar. Bu büyük günahları işleyenlerin çoğu Müslüman hatta bazıları da âlimler olup iyiyi emir, kötüyü men (Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker) eden âlimler, vaizler ve iyi insanlar dahi bu şehirde zuhur etmiş olup, amma bu (Nefs-i) EMMARE ŞEHRİ ahalisiyle hiçbir şekilde uyuşamayıp, bahis konusu şehrin ortasında ki kaleye hicret ederlermiş.

Bu fakir dahi bu şehirde ikamet istemedim. Ulu şehrin sözden anlayan âlimlerini bulup, şehrin ismini, sultanını, valisini ve halini sorayım diye ulemadan birini bulup durumu sordum. Dedim ki: “Şehrinizin ismi nedir?” Dedi ki: “Bu şehrin ismi (Nefs-i ) EMMÂRE’dir. Burası gaflet ve karanlıklar ülkesidir. Sultanımıza AKL-I MEÂŞ (dünya refahı için düşünen akıl) derler. Âlimdir, idareciliğinde mahir bir müneccim ve mühendistir, akıllı bir tabiptir. Her şeyden haberi var. Yeryüzünde onun gibi yoktur.” Sonra padişahın veziri kimdir, diye sorduğum da dedi ki: Veziri idrak kuvvetidir. Kethüdası müşterek histir. Harç vekili vehim ve vesvese kuvvetidir. Tebaasını sordum. Onun bana haber verdiğine göre anladım ki; tüm kötü huylar ve kötü huylular, Akl-ı Meaş denilen padişahın hizmetçileri ve sırdaşları olmuşlar. Bu fakir dahi Akl-ı Meâş’ın her alanda mahir bir üstat olduğunu bildiği için maişetini temin etmek maksadı ile onunla alakalı her sahada bilgi tahsil etmek arzusuyla bir zaman ona hizmet ettim. Kabiliyetimi beğendiğinden büyük bir hevesle nice ilimler tahsil etmemi temin etti, beni kendisine sırdaş kıldı. Böylece ilmin her sahasında mahir, halk arasında meşhur oldum, hezarfen (bin fenne vakıf) diye tanındım.

Fakat Akl-ı Meâş’ın hâkimiyeti altında bulunan bütün ahalinin, günahın her çeşidini işlemekte olduğunu, bu iklimin padişahı olan Akl-ı Meâş’ın, onları işlemekte oldukları günahları gördüğü halde engellemeye gücü yetmediğini görünce, ruhuma büyük bir sıkıntı geldi. Bir gün Akl-ı Meâş’ı arifane ağırlayıp kendisine dedim ki: “Padişahım! Senin bu şehrin bilginleri ilimleriyle amel etmiyorlar, Allah’tan korkmuyorlar. Cahilleri de tövbe ve istiğfar etmiyor, gönüllerini iman nuru ile ışıklandırmıyorlar. Mutlak olarak şekil yönünden insan, ama hâl ve hareket tarzı bakımından hayvandırlar, hatta onlardan daha da aşağıdadırlar. Bu ne hikmettir, açıklar mısınız?” Dedi ki: “Bunlar benim tebaamdan değillerdir. Eskiden şeytan bu şehir halkını baştan çıkarmış, vesvese ve desise ve bütün avenesi ile bu Emmare Şehri halkıyla ülfet etmiş, halk onların fesadına maruz kalmış, fesatlarını ortadan kaldırmak için bir çare bulamadım.”

Padişah, bu sözleri söyleyince, Emmare Şehri’nden göç etmeye niyet ettim ve dedim ki: “Padişah’ım! Bu aciz kuluna ihsanda bulunduğun gibi, kimseye ihsanda bulunmadın. Devletinizin sayesinde nice safalar ettim. Samur kürklerle, onlarla arkadaşlarla, ahbaplar la, saz, söz, oyun ve eğlence ile birlikte oldum. Bunlardan hiçbirini bana yasaklamadın, bunları yapmama müsaade ettin. Ama zevk ve safamız, bu noktada son buldu. Yüksek müsaadeniz olursa bir seyyah olan bu fakir, şehrin ortasında ki kaleye varmak ister. Padişah dedi ki: O kaleye (Nefs-i) LEVVAME SAHASI adı verilmektedir. O kale dahi benim hâkimiyetimin altındadır. Fakat Levvame ahalisi, bu Emmare Şehri ahalisine kıyas edilemez. Bu Emmare Şehri’nde çok eskiden beri, İblis ikamet etmekte olduğundan, ahalisine tövbe nasip olmaz. Lâkin LEVVAME ŞEHRİ’ne şeytanın vesvesesi tam olarak hâkimiyet kuramaz. Bu şehirde oturanlar da büyük günah işler, zina, livata, içki, gıybet ve hırsızlık gibi kötü şeyler yaparlar, ama derhal pişman olup tövbe ve istiğfar ederler.

Sonra Akl-ı Meâş susunca, hemen Levvame adı verilen kale tarafına can atıp kapısına vardım. Kapısı üzerine “et-tâibü mine’z-zenbi ke-men lâ- zenbe leh- hemen o anda günahından tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir” yazılı idi. Ben de kalesine girdim ve gördüm ki; şehrin ahalisi Emmare Şehri ahalisi kadar değil, ancak onun yarısı kadardır. Burada bir süre misafir oldum. Ahalisi içindeki âlimlerden birine şehrin durumunu sordum. Burada var olduğunu öğrendiğim müftülerin ziyaretine gittim. Selamı saygıyla aldılar. Bunlara bir müddet hizmet ettim. Yanlarında okudum, yazdım, mümkün olduğu kadar ilim tahsil edip şehrin ahalisiyle kaynaştım, ahbaplık ettim, hepsinin meşreplerini öğrendim. Levvame Şehri’nde ikamet edenlerden, şehrin padişahının ismini sordum. Dediler ki Akl-ı Meâş’tır, şu şehir onun hükmü altındadır. Tebaası ise kibir, riya, taassup, zühd-i ham vekilleri vardır. Nice âlim, fazıl, salih ve abid insanlar bu Levvame Şehri’nde mevcuttur.

Onlar bu cevabı verince hatırıma şu geldi: Bu Levvâme Şehri ahalisinin âlimlerinin ve sâlihlerinin meslekleri, mezhepleri ve meşrepleri nedir, anlaşıldı ama acaba umumi olarak ahalisi ne meşrep üzeredir? Bunu anlamak için binlerce kişiyle tanıştım. Gördüm ki bu şehirdeki âlimler, abid ve zahit ama meşrepleri Cimrilik, haset, kibir, taassup, nefsaniyet, gıybet, tamah, aşağılık ve münafıklık. Son derece faziletli olan salih kişilerle de ülfet ettim. Fazilet ehlini gördüm ki, cehennem korkusundan afv ve mağfiret ümidiyle ibadet ve taat ederler. Cennet arzusuyla nefslerin safâsı için gece gündüz istirahat edip cennet safâlarını, huri kızları, gılmânı birbirlerine tasvir ederler. Böylece halkı cennete giden yolu tutmaya teşvik ederler.

Abidlerden bir şahsa Emmare Şehri ahalisinden şikâyet ettim. Dedi ki sözünü ettiğin şehir halkı bir alay kâfir, müfsit, katil, beynamaz, zinacı, lûti ve ayyaşlardan ibaret olup hepsi de sapık mezheplerdendir. Onlardan bizim Levvame Şehri’nde yoktur, buraya gelemezler. Ancak içlerinden bazılarına hidayet nasip olunca oradan göç edip bizim Levvame Şehrine gelirler, önceden yaptıklarına pişman olur, tövbe ve istiğfar ederler. Çünkü Emmare ahalisi, orada bulundukları sürece kendilerine tövbe nasip olmaz, şefaati da hak edemezler. Sonra o zata kendi şehirlerindeki iç kaleyi sordum. Dedi ki: O kalenin ismi (nef-i) MÜLHİME’dir. Padişahlarının ismi de AKL-I MEAD derler. Vezirleri de Aşk Sultanı adı verilmektedir. Bu Mülhime Şehrine bizden hiç kimse gitmemiştir. Bazıları göç edip oraya gidecek olsa, bir daha onu Levvame Şehri ne koymayız. Çünkü onlar o mülhime Şehri’nin veziri olan Aşk’a gayet sıkı bir şekilde bağlı kalır, onu son derece sever, onun uğrunda canlarını, başlarını, mallarını, evlatlarını ve ailelerini bile hiç çekinmeden feda ederler.

Bizim padişahımız olan Akl-ı Meaş’ın aldığı tedbirlere ve gösterdiği faaliyetlere itibar etmez, ona teslim olmaz, ırzı, namusu, vakar ve zühdü terk edip tasavvuf hakkındaki eserleri okur, bazı kitapları da yazarlarmış ki –Allah korusun– bir harfi bile şer-i şerfe uygun değildir. Onların içlerinde mürşit, delil ve rehber sayılan bazı kişiler vardır ki hırka, taç ve aba giyer, şekil yönünden ehlullah kisvesi içinde bulunur, söz ve davranışları şeriata aykırı olduğu halde yine de kendilerine tabi olurlar imiş. -Allah korusun- bunların hepsi sapık fırkalardan tarikat ehli olarak bulunmuşlardır. Sakın bu Mülhime Kalesi’ne uğrama! Çünkü onlar saz, söz, nağme, tambur, ut, ney, kudüm ile zikreder ve “Allah” derler. Onlar bizim şu Levvame Şehri’mize gelip meşreplerinin icabını icra edemezler. Bizim âlimlerimizde dini gayret galiptir. Onun için ittifak ettiler ki, Allah’ın şeriatının hükümlerini ihtiva eden kitaplarımız ellerimizde toplanmış olup (buna aykırı düşen hususları) reddederiz. Nice kişilerin zikrettiklerini haber alıp (kitaplara uygun olmadığı için onları) katlederiz. Bizde ki alim, salih, abid ve zahitlerin Mülhime Şehrinde bulunması, hiçbir şekilde mümkün değildir.

O, bunu söyleyince Levvame Şehri’nde dahi nefret edip Levvamenin içinde bulunan mübarek MÜLHİME ŞEHRİ’ne yöneldim. Mülhime kapısına vardık ta, kapı üzerinde “Lâ ilâhe illâllah” ibaresinin olduğunu gördüm. Bu güzel kelimeyi okuyunca şükür secdesi için orada derhal yere kapandım. Sonra Mülhime Şehri’ne dâhil oldum. Başlangıçta, bir Nakşbendiye tekkesinde ikamet ettim. Zevk, şevk, saz, söz, nağme ve ağaze ile ahalisi her dem safada olup aralarında hiç anlaşmazlık, fesat, haset, nefret, düşmanlık yok. İleri gelenleri ile aşağı tabakadakiler birbirine hürmet, ikram i’zâzda bulunur, yekdiğerine, değer ve kıymet verirler. Meclislerinde sohbetleri, dilber, didar, zikrullah üzere olup daima ruhani safâ ile ahalisi cefadan uzak kalır, cennet safâsından haz alır, bu yüzden burada ikamet ederler. Mülhime Şehri’nin bütün ahvalini sorup soruşturdum. Meclis-i şeriflerine katıldım, sohbetleriyle müşerref oldum.

Gerek cismani, gerek ruhani her çeşit safâ burada hazır bir vaziyette olduğundan, ben fakir dahi mest u hayran oldum. İyi hâl sahibi olduğuna itikat edilen oradaki yaşlı, arif ve esrara vakıf bir cân’dan sual edip, dedim ki: “Azizim! Ben bir fakir seyyahım. Gönül hastalıklarından gaflet ve zulmet denilen hastalıklara yakalandım. Şu Mülhime Şehrinde gönül hastalıklarını tedavi eden ehliyetli bir tabip bulunur mu? Lütfen bana bunu haber verir misiniz? Senin ismin nedir? O şahıs dedi ki Benim adım Hidayet’tir. Ta ezelden bu ana gelinceye kadar, benim yalan söylediğim hiç duyulmamıştır. Benim görevim, samimi bir şekilde vuslat şehrinin yolunu soran didar taliplerine doğru haber vermektir. Sen de samimi bir âşık ve fakirsin. Can kulağını aç ve dediklerimi dikkatle dinle. İçinde oturduğun şu Mülhime Şehri dört mahalledir. Dördü de birbirini kuşatır.

Birinci mahallenin ismine MUKALLİDLER MAHALLESİ derler. Senin aradığın ehliyetli tabip, Mukallitler Mahallesi’nde oturmaz ki, sendeki gafleti, gönül zulmetini ve gizli şirki tedavi ede. Şu sıralarda kalp tabibi suretinden görünüp taç ve hırka ile şeyh şekline giren irfansızlar, mukallitler, müfsitler, iddiacılar ve davalarını ispata kâdir olamayan müddeiler, kötü huylarda, gizli şirkte, şöhret kentinde, şehvet hastalığında; yeme, içme, cinsi münasebet, oynama, eğlenme ve unutma hâlindedir. Mukallit arifler, gayet gizli bozgunculuk yaparlar, müdrik, rind ve zeki olurlar. Anlayışları ve sezgileri kuvvetli olur. Dilleri daima zikirdedir ama ilahi isimlerin tesirini müşahede eyleyemediklerin bu mahalde senin kalp hastalığına, şifa olacak bir merhem verecek ehil bir tabip bulamazsın. Bu Mukallitler Mahallesi’nden de hicret edilip (Nefs-i) MUTMAİNNE KALESİ tarafında olan MÜCAHİDLER MAHALLESİ’ne varılıp orada derde derman olacak bir tabip bulunur. Derhal, hay huydan uzaklaş ki, âlemde sultanlık budur.

Bunun üzerine hemen Mücahidler Mahallesi’ne varıp misafir oldum. Gördüm ki ahalisi zayıf, edepli, zikir halinde şükrediyor, mücâhedede bulunuyor, oruç tutuyor Namaz kılıyor, ibadet, tâat ve riyazet üzereler ve sükût ediyorlar. Burada âlim, ilmi ile amel eden faziletli canlarla görüştüm. Anladım ki bunların bu türlü hareketleri, kötü huylardan, gizli şirkten ve gaflet karanlığından kurtulmak, böylece Mutmainne Kalesine girmek için kabiliyet kazanmak, “Ey Mutmain nefs, Dön Rabbine” hitabına müstahak olmak ve rıza kapısında durup beklemek için imiş. Bu fakir dahi nice seneler onlar gibi hareket edip bir an bile zikri ve fikri terk etmeyip sabır, gayret, tahammül ve kanaat ettim. Hep mücâhedeye devam ettim. Lâkin gizli şirkten ve gaflet karanlığından kurtulmak için çare bulamadım. İkamet ettiğim MÜCÂHEDE MAHALLESİtabiplerine rica edip: benim hastalığım, gizli şirk ve gaflet karanlığıdır. Lütfen şifalı bir merhem verin, dedim.

Dediler ki: Burası Mücahede Mahallesi’dir senin derdinin devası burada yoktur. Fakat Mutmainne Kalesi’ne yakın bir yerde MURÂKABE MAHALLESİ ve MÜNÂCAAT MAHALLESİ denilen bir semt vardır. Senin derdinin devasını bilen tabip orada bulunur. Bunun üzerine murakabeye vardım. Gördüm ki ahalisi kalp zikrinde ve veled-i kalp sahipleri olup başlar yerde, huzû, huşu ve huzur halindeler, kaygılı ve üzüntülü bir vaziyetteler. Konuşmuyorlar, suskun duruyorlar. Zahirleri harap olmuş ama bâtınları mamur, meşrepleri hâlim selim olmak, teslimiyet göstermek ve Allah’tan korkmaktır. Birbirleriyle ülfet ve sohbet etmezler. İlim ve hikmetle asla yekdiğerini murakabeden menetmezler. Birbirlerinin huzuruna mani olmazlar. Zerre kadar, birbirine yük olmazlar.

Bu fakir, adı geçen MURÂKABE MAHALLESİ’nde nice seneler ikamet ettim. Onlar ne yaptılarsa, ben de onu yaptım ve gafletten kurtuldum ama gizli şirkten ve gönlümdeki karanlıktan kurtulamadım. Gözyaşı akıtıp ağlayan ve sızlanan bir garip yolcuya rastladım. Gam denizine batmış, her an ölmeyi arzu eder bir hâlde idim. Ölmekten başka çare de bulamıyordum. Fakat ölmek de elimde olmadığından kaygılı ve hüzünlü olarak murakabe hâlinde bulunurken yine evvelce bana öğüt veren Hak Rehberi isimli kâmil (Hidâyet) ortaya çıkıp, perişan hâlime acıdı ve dedi ki: “Ey gurbette ağlayan ve sızlayan esir! Bu hâl ile derdine derman bulamazsın. Bu MURÂKABE MAHALLESİ’nden geç, git. MUTMAİNNE KAPISI önünde bir mahalle var. FEN denilen o mahalleye göç. Fâni oldular, sonra yine fâni oldular, sonra yine fâni oldular da bâki oldular, sonra yine bâki oldular, sonra yine fâni oldular. Sırrı, orada sana açık bir şekilde malum olur. Gizli şirk, gaflet ve gönül karanlığı gibi hastalıkları orada tedavi ederler. Mahv, fâni ve vücutsuz olan ehil tabipler, bunu tedavi ederler, sende kurtulursun.”

Bunun üzerine FENÂ MAHALLESİ’ne varıp misafir oldum. Gördüm ki Fenâ Mahallesi’nin halkı sanki dilsizmiş gibi suskun, ölü gibi, konuşmaya tâkatları yok, sıhhatlerinden de ümit kesmişler. Oturmuş, ölüm meleğini bekliyorlar. Mahallelerine gelip gidenlerden haberleri yok. Fenâ Mahallesi halkı beş vakit namazlarını ifadan başka iş yapmağa kâdir değiller. Ne dünyayı ve ahireti, ne de Zeyd’i va Amr’ı biliyorlar. Havf ve recâ hâlini geride bırakmışlar. Dua, sena, recâ, niyaz, zikir, fikir, safâ, cefa, maddi lezzet, manevi haz gibi hususlarla ilgilenmeyip bu tür şeylerden zevk almaz olmuşlar.

Fâkir dahi, onların hallerine bakıp nice yıllar onlar ne yaptılarsa, ben de onu yaptım. Dış yüzümü onlara benzetmeye ve uygun hale getirmeye çalıştım. Ama bâtın halleri bir türlü malumum olmadı. Bu yüzden ne fenâyı, ne de fenâ halini tarif etmek mümkün olmadığından bu vaziyette bu fenâ Mahallesi’nde dahi öyle bir gam ve eleme uğramadım ki, hâlimi tabibe arz etmeye benim olarak, bende mülküm olmak üzere bir varlık bulamadım ki “bu benimdir”, “Ben benim” diyebileyim. İşte o vakit anladım ki orada varlığın ve mülkün sahibi hazır ve nâzırdır. "Vü Cudumdur" demek, düpedüz yalan, yalan ise bütün dinlerde haram. Talep dahi, gizli şirkte söz konusu olup, ben ise gizli şirkten kurtulmak için sefere çıkmıştım. Bu halde dahi hayretim ve aczim arttı. Tüm isteklerimden vazgeçtim. Gözümden akan yaşlar, elimde olmayarak her gün daha fazla akmaya başladı. ’’Aman yâ Rabbi!’’ desem, yine ikilik ve gizli şirk ortaya çıkıyor. Çünkü bu durumda, bir ben varım, bir de emânım var. Talibim, Matlubum dahi var. Hesap edin, kaç sayı ortaya çıkar. Bilmem ki ne çare kılayım gönlümdeki derdime? Saklı ve gizli olan her şeyi bilen Allah, hâlime merhamet edip didara talip olanların gönlünü terbiye etmeye me’mur olan ilham meleğini gönderdi. Melek, kimsesiz ve varlıksız olan bu garibe acıyıp Hakk’ın izniyle Rabbâni ilham kitabından okuyup önce ‘’fiillerin fenâsı lâzımdır’’ deyince derhal elimi uzatmaya teşebbüs ettim. Ama gördüm ki bu elim cansız bir madde gibi dört unsurdan meydana gelen bir şeydir. Yani elim benim değil ”Fa’âlün limâ yürid - O, dilediğini yapan ‘Bir’dir” ve bende hiçbir fiil için kuvvet yoktur. Kâdir birdir, benim kudretim yok. Kısaca herhangi bir fiil benden sadır olacak olsa, o fiil Fa’âl (Allah’a)’e ve O’nun kuvvet ve kudretine havale edip, insan suretinde bir kimse olarak benden meydana gelen fiillerden uzaklaşıp, tam olarak fiillerin fenâsı ne demektir, meleğin ilhamı vâsıtasıyla sırrımdan (bunun) sırrına vâkıf oldum. Bu yüzden hamd ü senâ eyledim.

Eğer tasavvufa aşina olan ulemadan bazıları, bu sözü edilen fiillerin fenâsına Kur’an-ı Azimüşşân’dan delil var mıdır, derlerse ”kul küllün min ındıllah - De ki, her şey Allah’tandır” ayet-i kerimesi, bu hususta açıkça ifade edilmiştir. Fakir, okuduğum yoktur ama okumaya, Hak Teâlâ kuvvet ve kudret ihsan etmiştir. Bu bahsimiz hâle bağlı olduğundan kâl (söz) ile hâl edilemez ve anlatılamaz. Zira ”el-hâlü lâ yu’refü bi’l-kâl - hâl, kâl ile anlatılamaz” olup, ehline malumdur.

Bundan sonra ilham meleği vasıtasıyla Hakk’ın yardımı ile sıfatları fâni kılma cihetine yöneldim. Baktım ama bakış benim değil, söylediğim sözde alakam yok. Dil benim değil. Nefs-i Nâtıka’yı bilmem naçar zahir ve bâtında olan sıfatlarımdan alâkayı kesip bütün ruhumla, bedenimle, his ve kuvvetimle ben beni bir zât farz ettim. Ama gördüm ki, farz ettiğim dahi yine bir ikiliğe işaret ediyor, yine gizli şirk ortaya çıkıyor. “Başkasının mülküyle ne alâkam var?” diyerek çaresiz kaldım. Bütün zatımı mahv ve fâni kıldım. Ama yine de talepten vazgeçmedim. Düşündüm ki: ’’Talep, kulun aynıdır’’ Böyle demişler. Ben bu benliğimle ne belâya uğradığımı bilmedim. ”Vallahü bi-külli şey’in muhit. Hüve’l-Evveluve’l Âhiru ve’z-Zahiru ve’l-Bâtın ve hüve bi-külli şey’in Kadir - Allah her şeyi kuşatır. Evvel de, Âhir de, Zahir de, Bâtın da O’dur. O her şeyi bilir” mealindeki ayetler, sırrımda zahir oldu. Bundan dolayı ”Mûtû kable en-te mûtû - ölmeden evvel ölünüz” sırrına mazhar olmaya yöneldim. Yine gizli şirk karşıma çıktı. Zira bir ben varım, bir de benim teveccühüm (yönelişim) varmış.

Sanki bu da yalan bir şey. Ne derde düştüm ki, münacaat etmek yok, hareket etmek yok, teveccüh etmek yok, talep etmek yok. Öyle garip bir mana ki, halli müşkil. Çaresiz hepsini de esas sahibine teslim edip Rızâ Kapısı’nda beklemeye, can çekişme zamanı yatağa düşen hasta gibi tarifi mümkün olmayan bir halde sürekli olarak ölümü bekleyip, tam bir ölü gibi akılsız hâlde ve şuursuz bir zaman bu halde kaldım. ”fetvayı kalbinden iste” esasına uyarak gönül fetvasına müracaat ettim. Şöyle bir cevap aldım: “Senin sende zuhur eden nefsinden, senin haberin vardır ve sen ‘Rabbine dön’ hitabını bu yüzden istemezdin. Zira malumdur ki, bir tuzlaya bir bir kedi düşse ve zamanla onun bir kılı hariç bütün vücudu tuza dönüşse, onun bâki kalan bir kılının hükmünü tespit konusunda zahir uleması tartışmaya girmiş ve çeşitli görüşler ileri sürmüştür. Bazılarına göre kedinin bütün vücudu tuz hükmündedir, bir tek kılın tuza dönüşmemiş olması zarar vermez. Diğer bazılarına göre, tuza dönüşen kedinin vücudu, tuza dönüşmeyen o bir tek kılın hükmüne tâbidir ve yenmesi helâl olmaz.

İşte bu huşusu tekrar anlamaya ve kavramaya gayret edip, yeniden iradi ölümle, yeniden ölmeye teşebbüs ettim. Bundan sonra istiğrak denilen bir hal daha zuhur etti. Benim bana, benden bir keyfiyet arız olup, sırrımda sessiz ve harfsiz “Rabbine dön” hitabı gibi bir hâl zuhur edince, o anda tarifi imkânsız manevi bir lezzet hâsıl oldu. Mest oldum, dehşete düştüm. Bu halde iken uyandım. Bu ne hâldir, diye Akl-ı Meâş ile fikrettim. Meğer Akl-ı Meâş, bu esrara vâkıf değilmiş. Bundan habersiz olduğundan fikirle ilahi sırlara vâkıf olunmayacağı malumum oldu ve iddiadan vazgeçtim.

Buraya kadar yazılan sırlardan maksat, bu fenâ hakkındaki bilgileri açıklama olmayıp ancak vefatımızdan sonra bu Risale’nin ahbaplarımıza yadigâr olmasıdır. Nice hakikat yolunun yolcuları ve didar talipleri, bunu okurken bu fakiri hayır ve dua ile yâd edeler. Bu Risale’ye nazar eden canlar, kendilerini bilirler. Elbette dikkatli okuyan sükûn halindeki sâlik, kendisi kendi halini düşündükçe, kendi yönünden hangi şehir sakinlerindendir, hangi mahallede ülfet etmektedir, bu hususu insafla değerlendirip ona göre hareket eder, Rızâ Kapısı’nı bulur, öğrenir Ve hamdeder. 

Bu Risâlem nâmı mahbûb olduğu için ey puser!
Def-i gamdır ana tarih, ânı eyle tâc-ı ser.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu Risâle’nin günümüze kadar gelmesinde Hazreti Şeyh İbrahim Fahreddin Şevkiyyül Cerrahi’nin çok büyük hizmeti vardır. Kendileri 14 yaşlarında iken Şeyh Sadık Efendi’nin de postnişîn oldukları Alaca Minare ismiyle bilinen Tekke’de vekaleten şeyhlik yapmışlardır. Bu Risâle’nin asıl nüshalarından birini bakkal dükkânında bulmaları ayrıca dikkate şayandır. Bakkaldan alışveriş yaparlarken orada öylece üstüste durmuş kâğıtlar dikkatlerini çekmiş. “Yahu bu kâğıtlarda el yazması şeyler var, n’apacaksın bunları?” diye dükkân sahibine sorduğunda o da “Hacı Baba, paketlemeye lâzım oluyor bu nev’î kâğıtlar, ona kullanacağım.” diye cevap vermiş. “Hele sen şunları bir ver bakayım?” demiş dükkân sahibine.
Şunu da hatırlatmak icab eder, seyr u sülûk anlatılmakla anlaşılmaz. Her anlatılan da herkese uygun değildir. Burada verilen genel malumat tıp kitaplarında verilen bilgiler gibidir. Her ne kadar açıkça beyan edilmişse de erbabı veyahut bu hususta biraz daha ihtisas sahibi olanlarla da istişare etmek öylece kanaat sahibi olmak uygundur. En azından burada ifade edilenleri başkasına tatbik etmek için değil kendi nefsinde muhasebe etmek için değerlendirenler herhâlde zarardan emin olacaklardır.

10 Ağustos 2010 Salı

İrfan Sofrası


Aziz Mahmud Hüdayi’nin şeyhi Üftade Hazretleri, bir ilahisinde kutlu Ramazan ayını şöyle niteliyor: “Canlarda irfan bitiren.”

Bitirmek, yetiştirmek anlamında. Ramazan bir irfan sofrası, bir hikmet şölenidir. Ruhlara hikmet rüzgârından, irfan çiçeklerinden türlü kokular estirir, bir can şenliği başlatır. İnsan yiyip içmekten, nefsin tutku ve arzularından soyunarak ruhun kanatlarını açar, canı besleyen irfana, İlâhî Hakikat’in sırlarına açık ve hazır hale gelir.

Dörtlük şöyle: “Dosttan atasın getiren/ Zulmetleri hep götüren/ Canlarda irfan bitiren/ Oruç ayı geldi yine.”

Bu yalın ve samimi ilahide olduğu gibi, bütün bir geleneksel edebiyatımız (ki Divan, halk, tekke ve tasavvuf edebiyatımız buna dahildir) dinî-tasavvufî neşveyle yazılmış gazel, kaside, ilahi ve nefeslerle doludur.

‘Ramazanname’lere ilişkin çeşitli inceleme ve yayınları olan merhum Prof. Dr. Amil Çelebioğlu hocadan öğreniyoruz ki, Ramazan ve oruca ilişkin zengin bir edebiyat oluşmuştur. Hoca şöyle der: “Tasavvufî mahiyette şeklî (sûrî) ve manevî olmak üzere iki çeşit veya avâmın, havassın, ehassın olmak üzere üç türlü oruç vardır ki, avâmın orucu sadece maddî manada yiyip içmekten kesilmek; havassın orucu el, ayak, göz ve kulak ile de perhiz kılmak; ehassın orucu ise her türlü heva ve hevesten geçip Hakk ile olmak, muhabbetullahı, yani ALLAH sevgisini bulmaktır. Başka bir ifadeyle şeriat, tarikat ve hakikat oruçları olmak üzere üç türlü oruç vardır. Birincisi Ramazan orucudur. İkincisi ömür boyu kötü hal ve ahlâktan perhiz etmektir. Hakikat orucu ise muhabbetullahı korumaktır.”

Geleneksel edebiyatımızda, orucun bu çok-katlı anlam dünyasının sırlarını yansıtan çok sayıda örneğe rastlarız. Hece ya da aruzla yazılmış, kaside, koşma, gazel, ilahi ve benzeri türlerdeki bu eserlerde kutlu Ramazan ayı yüceltilir, övülür, gelişiyle yaşanan coşku dillendirilir, Ramazan’ın insanın ruhuna ve topluma estirdiği manevî rüzgâr çeşitli yönleri ve nitelikleriyle yansıtılır. Hemen her Divan’da mutlaka Ramazan’la ilgili bir manzume bulmak mümkündür.

Halkın kimi zaman, “Benim bir bağım var/ Yılda gelir otuz okka üzümü/ Akını yersen haramdır/ Karasını yersen helaldir” biçiminde bilmeceleştirdiği kutlu ayın metafiziksel nitelikleri, Nabi’nin Hayriyye’sinden Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sine, Süleyman Nahifî’nin ikiyüz elli beyitten oluşan Faziletü’s-Sıyam’ından Nedim’in kimi gazellerine, kendisini ifade imkânı bulmuştur. Kaside biçiminde kaleme alınmış olan ‘Ramazanname’ler ise, mübarek Ramazan’ı özellikle konu alan özgün eserlerdir.

Çelebioğlu hocanın neşri olan Ramazanname, Emir Mustafa’ya atfedilen böylesi teliflerdendir. Bölüm bölüm farklı zaman ve zeminlerde oluşmuş olan manilerin tedvini sayılabilecek olan eserde, bu manilerin söylendiği dönem ve mekânın özelliklerini görmek mümkündür. Hilalin görünmesiyle ilgili olarak halk “Guş et sedayı bu gece/ Et merhabayı bu gece/ Benim devletlü efendim/ Gördüler ayı bu gece” derken, sahurun coşkusu “Dualar okur dilleri/ Vakt-i sahur bülbülleri/ Hak-i pâye yüzler sürüp/ Geldi davulcu kulları” dizeleriyle dile gelir. Bu pitoresk mısraların yanısıra, “Akşam ezanı dinlemek/ Sahur vakti yemek yemek/ Ramazan’a mahsus şeydir/ Gece davulcu söylemek” biçiminde belgelik dörtlükler de çıkar karşımıza. Onbeşinde askere baklava çıkarıldığını yine bu manilerden öğreniriz: “Bu gece onaltı sayı/ Gidiyor Ramazan ayı/ Yeniçeri padişahtan/ Aldı bugün baklavayı.” Bin aydan hayırlı olarak nitelenen kutlu Kadir gecesini yine onlar bize bildirir: “Afv olur cürm ü hatalar/ Hakk’ın emrini tutalar/ Bekçiye olsun atâlar/ Mübarek Kadir gecesi.”

Çelebioğlu’nun manilerin tematik tasnifini yaparken bize aktardıkları arasında Ramazan’a özgü hemen tüm âdetler bulunmaktadır:

“Minarelerde kandiller yakılması, camilerde mahya kurulması, güllaç baklavasının yenilmesi, şekerden ağaçların yapılması, bilhassa Ramazan’da fakir fukaraya yardım ve alâkaların artması, dargınların barışması gibi beşerî ve dinî hususiyetlerin kendini daha çok hissettirmesi hep bu ayların sultanı Ramazan’da olur. İftar ve sahur vakitlerini bildirmek için top atılması, Ramazan sıcak aylara rast geldiği zaman Kızkulesine iftara gidilmesi, mahalle çocuklarının Ramazan’da fener taşlaması, feneri kırmaları, bekçiyi söyletmeleri, külahını kapmaya, alay etmeye kalkışmaları vs. gibi hususiyetler artık bugün için—birkaç istisnasıyla—tarih olmuş, hatıraları bile unutulmuştur. Ramazanname’deki manilerde ayrıca, ‘Eyüb’e adak için gidilişini, yine burada kurban kesildiğini, mesire olduğunu, kebabı ve oyuncaklarıyla istiharını, muhtemelen bugün stad olan yerin bir cirit meydanı ve gezi yeri olabileceğini, halen gezi yeri oluşuna ilişkin hiçbir iz kalmayan Ayazma mesiresinin varlığını, kalyonların sefere Beşiktaş’tan çıkışlarını, kürek kırılınca kürekçilere ihsanda bulunmasını, ocakla ilgili bazı bilgileri, ulufe alayını, İstanbul kapılarını, Yenikapı’daki mevlevihaneyi ve ibadet günlerini bize bu metinler haber vermektedir: ‘Yenikapı mevlevihane/ Dedeler başlar devrana/ Pazartesi Perşembe/ Cem olur yaran seyrana.’”

Ramazaniyelerin dışında, özellikle Divan şiirinde kutlu Ramazan ayı farklı veçheleriyle dile gelir. Nabi’nin oğluna yazdığı Hayriyye’sinde, ‘orucun Cenab-ı Hakkın kullarına lütfu’ olduğu belirtilir: “Ey bihin meyve-i bağ-ı perveri/ Sadef-i bahr-i hayatın güheri/ Bimaraz ta ola cisminde tüvan/ Eyleme fevt-i siyam-ı Ramazan/ Savmdır kullarına lütf-ı Hüda/ Savma bizzat eder ALLAH ceza/ Savm bir maide-i Rahmettir/ Nurdan saime bir hilattır/ Nefes-i Saim için dedi Resul/ Miskten piş-i Hüda’dan makbul/ Ne saadet olasın leb-beste/ Olasın dağdağadan vareste/ Bend olup rah-ı güzar-ı dehenin/ Ola asude diyar-ı bedenin.”

Son dizede, beden bir diyar (iklim, ülke, yurt) olarak niteleniyor ki, beden ülkesinin asude kılınmasının kutlu Ramazan’la gerçekleşeceği bildiriliyor. Hayriyye’den alınan bu parçada Nabi günümüzün diliyle şöyle diyor: “Ey baba bağının meyvesi. (Nabi, bu eserini oğlu Ebu’l-Hayr Mehmed’e bir öğüt biçiminde kaleme almıştır) ey hayat denizi sedefinin incisi oğul! Hasta olmayıp sağlıklı kaldıkça Ramazan orucunu sakın kaçırma. Oruç, ALLAH’ın kullarına bir bağışı, bir lütfudur. Orucun ödülünü, manevî bedelini bizzat ALLAH verir. (Bunlar ya âyet veya hadis kaynaklı haberlerdir.) Oruç bir rahmet sofrasıdır. Oruçluya, o, nurdan bir giysidir. Hz. Peygamber, ‘Hak katında oruçlunun soluğu, miskten daha güzeldir’ buyurmuştur. Ağzının kapalı olması ne saadettir. Böylece her türlü dağdağadan kurtulmuş olursun. Ağız geçiti yolun kapanınca beden ülken rahatlığa erişir.”

Tebrikname biçiminde yazdığı bir kasidesinde Divan şiirinin son dönem adlarından Enderunlu Fazıl şöyle der: “Hayr makdem ile geldi yine şehr-i gufran/ Ola sultan-ı kerem-kare mübarek Ramazan/ Öyle bir mah-ı mübarek ki melekler saf saf/ İyde dek aşk ile camileri eyler devran/ El ele verdi meleklerle gelip mahfice/ Camiin seyrine tebdil olarak hur-ı cihan/ Mümin-i sami tek eylemesinler iğva/ Cümle pa-beste-i kayd oldu güruh-ı şeytan/ Yağdı camilere bir lem’a-yı nur-ı batın/ Şöyle kim garka-yı nur oldu hep ehl-i iman/ Her menar oldu birer şem-i hidayet güya/ Her biri meş’ale-yi rah-ı cinan-ı rıdvan.”

Bu parçada da Nabi’nin dizelerinde olduğu gibi, kutlu Ramazan’ın estirdiği manevî rüzgar dile gelmekte ve manevî nitelikleri âyet ve hadislerden süzülen bir duyarlılıkla ifadesini bulmaktadır: “Yine gufran ayı uğurlu ayağıyla geldi. Kerem sahibi sultana Ramazan mübarek olsun. Bu öyle mübarek bir aydır ki, bayrama kadar saf saf melekler camileri gezip dolaşırlar. Cennet hurileri kılık değiştirip meleklerle el ele verip gizlice camileri dolaşmaya gelirler. Tek mü’minleri aldatmasınlar diye şeytanların ayakları bağlandı. Camilere öyle manevî nurlar yağdı ki, bütün mü’minler nura garkoldular. Her bir minare, sanki bir hidayet mumu, rıza cennetlerinin yolunun aydınlatıcısı oldu.”

Bu coşkulu dizelerde dile gelen metafiziksel özellikleriyle Ramazan, en görkemli ifadesine tekke-tasavvuf edebiyatımızda kavuşur.

Nefslerin tezkiyesine ilişkin göz kamaştırıcı eseriyle Eşrefoğlu, Kutlu Ramazan’ın yılda bir kez ‘şehri seyran eylediğinden’ söz eder:

“Yılda bir kez şehri seyran eyledin

Kendözün bu halka mihman eyledin

Sonra tavus gibi cevlan eyledin

Elveda ey mah-ı taban elveda.”

Burada şehirden kasıt, insanın ruhu, bedeni olduğu gibi, yeryüzü, hatta varlık âlemidir. Ramazan özüyle insana konuk olur. Gelir ve nuruyla yıkar, arıtır, aydınlatır, insandaki İlâhî İsimlerin okunur hale gelmesini sağlar. İnsan, oruçla olgunlaşır, kamil insanın nitelikleriyle donanma yönünde ilerler. Ramazan gelir ve tavus gibi cevlan eyler, sonra gider. Mah-ı taban, ışık saçan, aydınlatan, ışıtan ay demektir ki, bu Ramazan’ın nurlandırıcı özelliğini ifade eder.

Eşrefoğlu kutlu Kadir gecesinden söz eder:

“Leyletü’l-Kadr-i Berat idin bize

Hem dahi savm u salât idin bize

Nar-ı duzahtan necat idin bize

Elveda ey mah-ı taban elveda.”

Oruç ateşten korur. Orucun en değerli niteliği, kesinlikle ihlaslı bir eylem olmasındandır. Çünkü oruçta ihlası kıracak en küçük bir açık kapı yoktur. ALLAH için yemeden içmeden, nefsin arzularından ve duyularımızın şerrinden kurtuluruz. Bunun gizli açık ihlas dışı bir boyutu sözkonusu olamaz. Sadece ALLAH buyurduğu için yemeyiz içmeyiz, duyularımızı korur ve dünya ile ilişkilerimizi askıya alırız. Bu sırdandır ki orucun manevî değeri yüksektir ve armağanı bizatihi ALLAH’ça ödenir.

“Hazret’e bizden şikayet eyleme

Ayıbımız çoktur hakaret eyleme

Eşrefoğlu’na melamet eyleme

Elveda ey mah-ı taban elveda.”

‘Melamet’ sözcüğü dikkat çekicidir burada. Eşrefoğlu da diğer arif ve sufiler gibi sırlar kendisini. Kur’ân’da geçen, ‘onlar kınayanın kınamasından korkmazlar’ âyetinin sırrına bürünür. Bu, insanın sadece ve sadece ALLAH’ın hoşnutluğunu gözetmesi, insanların, gayrın, masivanın ilgi ve alâkasını terketmesidir. İnsanlar kınasa da değeri yoktur, yeter ki ALLAH’ın rızası gerçekleşsin. O’nun rızasına uygun zerrece eylem, bütün varlıktan daha değerlidir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarca ihlassız olmayana tercih edilir. Bu melametiyye sırrıdır.

İrfan semasının yıldızları saymakla bitmez. Girişte andığım Şeyh Üftade de bunlardan biridir ve bir ilahisinde kutlu Ramazan’ı ALLAH’ın övdüğü ay olarak niteler:

“Kur’ân’da ALLAH övdüğü

Cümle nebiler sevdiği

Ümmete ALLAH verdiği

Oruç ayı geldi yine.”

Oruç, bütün semavî dinlerde vardır. Namaz gibi oruç da Âdem’den (a.s.) bu yana tüm semavî öğretilerde yapılagelmiştir. Bazı formları farklı da olsa ya da bugün bozulmuş biçimde sürüyor da olsa, orucun bütün din müntesiplerince ifa edildiğini biliyoruz.

“Cümle aya sultan olan

Dertlilere derman olan

Hakk’tan bize ihsan olan

Oruç ayı geldi yine.”

Dert’ten kasıt, manevî beladır. Günahtır, kirdir, Hakk’tan savrulmadır, İlâhî Hakikat’in kıyılarına vurmaktır. Oruç gelir ve derler toparlar bizi, ayağa kaldırır, kalbimizi temizler, ‘yere göğe sığmayan kalbimize sığan’ Cenab-ı Hakkın konukluğuna hazır hale getirir. Bu kalkış ve derlenme oruçla gerçekleşir ki, o da derdimizin dermanı ve Hakkın ihsanı, bağışıdır.

“Sâliklere kuvvet olan

Âriflere izzet olan

Mü’minlere cennet olan

Oruç ayı geldi yine.”

Oruç, manevî yolculukta güçtür, izzettir ve inanmış kullar için cennettir. Cennetten kasıt, günahtan ve dünyadan arınmış olmaktır. Orada hikmet ve kudret nitelikleriyle tecelli etmektedir Yaratıcı. Kudret mahallidir oruç. Oruç bir tür manevî ölüm halidir ki, insanın bu hali, günah işlemeye kabiliyetsiz, sakin ve kendisini tümüyle ALLAH’ın kudret eline teslim etmiş meyyite benzer. Bu manevî bir cennette bulunmaktır. İnsan, Şeyh Galib’in buyurduğu gibi, ‘takdirini terkedip, ALLAH’ın takdirine’ kendisini bırakınca cennete ehil bir hal kazanır. Bu giydiği yeni göynek, insanın tam teslimiyet halidir. İslâm teslim olmaktır. Nefsini teslim etmeyen ödülü teslim alamaz.

“Aydın eden gönülleri

Mesrur eden mü’minleri

Mamur eden mescitleri

Oruç ayı geldi yine.”

Oruçla gönüller ışır, mü’minler sevinir, mescitler dirilir.

Üftade Hazretleri gibi, Erzurumlu İbrahim Hakkı da, kutlu Ramazan’ın gönül gözünü açtığından söz eder:

“Savm ile ten ü canı pak eyle yeme nanı

Dolsun mey-i ruhani ta mest ola hep ecza.”

(Oruçla bedenini ve ruhunu arıt. Fazla yeme. Böylece varlığının zerreleri manevî bir şarapla sarhoş olsun, gönül gözün açılsın.)

Son olarak modern edebiyatımızın yıldızı Sezai Karakoç’un gönlümüze bir yıldırım gibi çarpan ifadelerini hatırlayalım:

“Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen bir İslâm insanı olmak: İşte çağımız müslümanının tek varoluş şartı. Orucun getirdiği yorumla dünyayı ve tarihi yeniden yorumlamak, zaptetmek, fethetmek, kurmak ve inşa etmek zorundadır çağımızın müslümanı. Oruç bize bu misyonu yüklüyor. Oruç bize bu mesajla geliyor. Orucun ışığı, suyu, bereketi ve mantığıyla kurulmayacak bir dünya yıkılacak, taş taş üstüne kalmamacasına çökecek demektir. Oruçta dirilmeyen insan, kör ve zalim bir madde akıntısında can verecek, hem de bildiğimiz ölüme bile hasret çeke çeke ölecek demektir. Güçlenmek ve yıkıcı kuvvetler karşısında yiğitçe direnmek için, orucun gözüyle gören, orucun kulağıyla işiten, orucun eliyle iten, orucu yaşayarak ölümü yenen bir gövdeyle gövdelenen bir oruç insanı, orucun insanı olmak gerekmez mi?”


Sadık Yalsızuçanlar

Aşkın Esrârı Esrâr'ın Aşkı


Aşkin Esrâri Esrâr'in Aşki



Derd-i aşkı kime tabir edeyim
Aşk varken bana hem-dem yokdur.

Aşk, üç harf beş nokta... Her harfinde ayrı bir mânâ, her noktasında ayrı bir sır var. Gönüller bu esrâr ile çevrili, zihinler bu bilmece ile yorgun... İnsanlık tarihinin hiçbir devresinin aşka kayıtsız kaldığı söylenemez. Aşk, devası derdinde gizli bir illet; aşk, gönlü deryalara garkeden bir halet; aşk, tozlu ufuklarda kopan kıyamet...


Aşk, devası derdinde gizli bir illet; aşk, gönlü deryalara garkeden bir halet; aşk, tozlu ufuklarda kopan kıyamet... Esrâr Dede bu kıyametin kalbinde atan sırra meftûn olmuş -fakat ne yazık şimdilerde kimselerin yâd etmediği- bir derviştir. Asıl adı Mehmed olan şâir 1749’da İstanbul-Sütlüce’de doğmuş, Arapça ve Farsça’nın yanında birkaç Batı diline de vâkıf olacak derecede iyi bir eğitim görmüştür. 40’lı yaşlarda bir merakın neticesinde Galata Mevlevihanesi’ne uğramış, o sıralar dergâhın şeyhi olan Gâlib Dede’nin sohbetinden fevkalâde etkilenerek ertesi gün Mevlevîliğe intisâb etmiştir. Gerçek mürşidini bulan Esrâr’ın şairliği de bundan sonra başlar. O, geçip giden kırk yılını
Sevdâ-yı mahabbetle gezip hayli zamanlar

Esrâr-ı belâ-keş nice yıl derbeder oldı

beytiyle özetler. Mevlevîlik onun “hüzünler kulübesi”ne dönen gönlünü “safâ bahçesi”ne çevirmiştir. Osmanlı döneminde başlı başına bir “mekteb-i edeb” vazifesi gören Galata Mevlevîhânesi’nde 1001 günlük çilesini tamamlayan Esrâr, “dede” ünvanını alarak hücrede oturma hakkı kazanır, ancak o gece (aynı zamanda mi’râc gecesidir) vefât eder... Vefâtı başta Gâlib Dede olmak üzere onu tanıyan herkesi derinden etkiler. Şeyh Gâlib’e “Kan ağlasın bu dîde-i dür-bârım ağlasın / Ansın benim o yâr-ı vefâdârım ağlasın / Çeşm ü dehân u ârız u ruhsârım ağlasın / Başdan başa bu cism-i siyehkârım ağlasın / Ağyârım ağlasın bana hem yârım ağlasın / Gûş eyleyen hikâyet-i Esrâr’ım ağlasın...” şeklinde başlayan Türk edebiyatının o şaheser mersiyesini yazdıran da bu etkidir. Gâlib Dede bu sâdık dervişinin vefatına “esrâr” ve “hayrân” terimlerini tevriyeli kullanarak şu tarihi düşmüştür: “Hemdemleri hayrân kodu gitti Esrâr göçüb” (1211-1797).
Esrâr Dede aşkı acı, dert, yalnızlık, hasret, ızdırap temaları etrafında işlemektedir. O, şiirlerindeki üstadı Fuzuli’den farklı olarak daima vuslatı arzu eder. Fakat dertten o derece bîtâb düşer ki vuslata dermanı kalmaz. Bu ümitsizlik, yazımızın konusu olan âşıkâne şiirlerinin temel unsurunu oluşturur.
O, halden anlamaz sevgiliye duygularını döker, ondan medet ister. Sevgilinin “ne var bende ki bana hayrân olursun” itirazına,
Nasıl hayrânın olmayam efendim



Ele âyine al hüsnün hayâl et

diye cevap verir.
Esrâr Dede’nin sevgiliye hitaben yazdığı gazelleri “mecmua-ı nâçâr”ı olan divanında büyük bir yekûn tutar. O her dem âh u zâr içindedir. Bu, âşık sayılmanın vazgeçilmez kuralıdır. İstiğnâ semâlarında kanat çırpan sevgili kimi zaman, bilmezmiş gibi âşığın âhının sebebini sorar. Buna Esrâr da şaşırmıştır:

Gelmiş o bî- vefâ sebeb-i hayretim sorar
Bilmezlenir de nâle-i pür hasretim sorar


Zâlim harâb eder dil-i Esrâr’ı cevr ile
Sonra gelir de hâtır-ı bî-minnetim sorar.
Bu suâl onu ney gibi inletmeye yeter. Âh, der sevgiliye... Gözyaşı damla damla sebeb-i cânım oldu; keder yüzümde çizgi, gönülde kanım oldu; evi barkı unuttum sahrâlar hânım oldu; derinden geldi hüzün azîz mihmânım oldu:

Derûnum beyt-i ma’mûr idi hep zîr u zeber etdin
Beni ağlatdın ağyâr ile vardın handeler etdin...
Aşkın tarihi hep bu sahnelerle dolu değil midir zaten?.. Bir ev yapmak için âlem yıkılmamış mıdır? Her kahrı zemzem misali içen âşığa iki damla gözyaşından başka ne kalmıştır ki? Esrâr Dede âşık olduğuna değil, bahtsızlığına üzülmektedir. Feleğin âşıklarla ne alıp veremediği vardır ki onlara ezelden beri cevr u cefâ etmeyi âdet haline getirmiştir?

Esrâr ile tükenmedi gitti husûmetin
Ey çerh bu azâb nedendir neden neden
Yıllar sonra Gâlib Dede onun ardından yazdığı mersiyede “Dehrin budur hemîşe muhibbâna âdeti” diyerek buna işâret edecektir. Görülmemiş şeydir ama olur ya birgün felek âşığa yâri görmesi için müsaade etse bu sefer talihi onu yarı yoldan döndürür, visâle izin vermez...
Âşık, sevgiyi, vefâyı hak ettiğine inanır. Ama aşkın hak edene değil, nasip edilene verildiğini çok geç anlar. Onu bu yolda böyle sermest eden işte bu nasipsizliktir. Böylece o herkesle irtibatını kesmiş, kendi iç âlemine gömülüp gitmiştir:

Felekden nefret ettim âşık-ı vahşet-güzînim ben


Dehrde kimse ile kalmadı ünsiyyetim gitti
Aslında o, kadere pençe gösterecek kudrette değildir. Aşka en baştan mağlup olduğunu bilir. Aşkın yolu kahır taşlarıyla döşenmiştir. Ve aşk ki başlıbaşına noktalı rahmettir… Onu gizlemek ne mümkün!
Âşık, aşka giriftâr olurken önce neye uğradığını bilmez. Sorular karınca ordusu gibi kemirir beynini:

Bilmem bu ızdırâb nedendir neden neden
Gönlüm neden harâb nedendir neden neden
Sonra bu sahraya düşenin derd ile ülfet peyda etmesi gerektiğini anlar. Aşk ile inlemeyen, sevgilinin ismi her anıldığında yüreği kanamayan âşık, iddiasında samimi değildir zaten:

Ehl-i zühdün salât u savmı gibi
Âşıka âh âh vâcibdir
Âşık varlığını sevgilide fenâ kılar. Yârin ayağına batan dikenin âşığın kalbine saplanması bu yüzdendir… O kâh yârin ayağında toz, kâh saçında esir, kâh gönlünde sürgündür… Öyle ki yâr birgün kendisini azâd etse aşk onu azâd etmez artık.
Aşk diyarında Yûsuf’un diğer adıdır ümit… Âşık kâh Züleyha, kâh Yakûb. Ve Yûsuf–ı aşk hep yüz çevirendir. Âşıkların elinde kalan ise Yûsuf’un parçalanmış gömleğidir sadece. Züleyha olmak ne zor... Bundan sonra aşk çiçeği gözyaşlarıyla sulanacak, sabır güneşiyle büyüyecektir. Gözler görmeyecek, yüzler gülmeyecektir yıllarca… Gönül sarayı hüzünler kulübesine dönecek, Yûsuf hep beklenecek, beklenen hep Yûsuf olacaktır. Ne var ki Esrâr’ın Yûsuf’u hiç dönmeyecektir…
Aşk Esrâr’ın gönlünü hayrân, aklını noksan, gözünü giryân, mülkünü talân, ömrünü zindân etmiştir. Öyle bir hâl ki ne zaman derdini söylemeye kalksa ağzından söz yerine kan gelir. Ecel oku iştiyakla beklediği bir rahmettir onun için: “Ya Rab o gün olur mu ki peyk-i ecel gelir?”
O, aşk çeşmesinden abdest almış, aşkın zemzeminden içmiştir. Dolayısıyla amel ve mezhep kaygısından âzâdedir:

Zâhid! Esrâr perîşân-ı mahabbettir
Aşkdan gayrı ne a’mâl u ne mezhebden sor!
Ölümden gayrı her derdin dermanı var derler. Karşılık bulmayan aşkın da dermanı yoktur oysa. Ölüm âşığın yüreğinde “aşk” adını almış olmalı ki âşığa “başka dünyalara doğmak için ölen kişi” demişlerdir. Onu eski hâline döndürmek ölüyü diriltmek gibi muhaldir. Bu derdin ne tamiri var, ne tabiri. Ne takriri var, ne tabibi: “Bu bir illettir ey dil yâresi tamir kabul etmez.” Bu yüzden olur olmaz yerde haykırmak, derd-i derûnunu nâdâna açmak yerine gönül tezgâhında sabır ipliğiyle dokumak gerek aşkı. Anlayana arz-ı hâl etmek gerek:

Derd-i aşkı kime tabir edeyim
Aşk varken bana hem-dem yokdur.
Önce boğuk boğuk sonra alev alev yanan ateşin közde karar kılması gibi âh u zâr ile nâlân olan âşık da gitgide derdini sükût libâsına sarar. Bazan mahallenin çocuklarının oyuncağı olur, bazan dostlarının maskarası… Alaycı bakışlar altında ezilir, selâmı askıda kalır, yalnızlığına sığınır ama “takdîr-i Hudâ”ya karşı gelmez:

Ol şuh cefâ eylesin ancak bana dâim
Bu düşdü benim hisseme takdîr-i Hudâ’dır.
Kendisini ayıplayanlara da cevâbı aynıdır: “Ta’n eyleme uşşâk-ı perîşâna azîzim / Geldi mi senin başına hiç, hükm-i kazâdır.”
Akıl sermâyesini vuslat yolunda tüketmekten çekinmez âşık. Kendisiyle “lutf-ı tekellüm”de dahi bulunmayan yâri vasfetmeye kalktığında dili tutulur, kelime hazinesinin boşaldığını farkeder. Neylesin, “bir derd ki bu, çâresi her lahzâ rızâdır.”
Niçin ağlar her gece, neden inler dâim, kendisi de bilmez. Elinden başka da bir şey gelmez zaten: “Ağla ey dîde hemân ne kârın vardır / Giryeden gayrı bu âlemde ne varın vardır?”
Düştüğü belâ sahrasında, muhabbet vadilerinde susuz, nişansız, darmadağınık dolaşır durur. Sevgiliye yakarmak için tenha vakitleri gözler. Sesi ulaşsın ulaşmasın yalvarır: “Cânım!” der:
Yetmez mi bunca hicrân, bitmez mi bu hasret, gitmez mi bu gam? Batmaz mı bu ıstırab güneşi, olmaz mı akşam? Doğmaz mısın semtime bedir yüzlü? Uğramaz mısın iklimime? Söz vermiştin ya hani bir zamanlar, yalnız bırakmayacaktın? Ağlatmayacaktın, yola baktırmayacaktın? Nerelerdesin, mürüvvet zamanıdır teşrif etmez misin?

Dahi hicrân u gam yetmez mi ya, ey nâzeninim gel
Felekler oldılar bîzâr-ı feryâd u enînim gel!
Sesine ses gelmez yine. “… ne çâre demez imiş o cefâkâr / Esrâr benim âşıkım olmaya sezâdır.” Seher yeline sorar “şîvekâr”ını: “Peyk-i sabâ ne haldedir nâzeninimiz / Ol bî-vefâ güzel bizi de yâd eder mi hiç?” Bâd-ı sabâ da cevap vermez: “Haber-i yâr değil, bûy bile gelmedi hayf / Yoksa bu semte bâd-ı sabâ gelmez mi?”
Sevgilinin kara yüzlü rakibe iltifatı Esrâr’ın “cünûn”unu ziyâdeleştirir, bir kıvılcımla bütün “külbe-i ahzân”ı ateşe verir.
Bir akşam aşkın iksiriyle ser-mest olmuşken kendisi gibi bir bağrıyanığın âhıyla irkilir, çektiği bütün dertler aklına düşer: “Bir âh-ı hazîn etdi bugün bezmde bir mest / Hep çekdiceğim derd u belâ yâdıma geldi.” Terk’i tercih eden “gül-i handân”ına seslenir son kez:
Ey rûh-ı revân-bahş-ı dil-i nâçârım!
Ne zamana dek bu köhne bağ bir bülbülün feryâdıyla yankılanacak?
Ne güne kadar bu hasta gönül senin şifâ dolu bakışlarından istimdâd dileyecek?
Divânece dolaştığımı görenler sanırlar ki sevincimden sema ederim.
Bilmezler ki döner döner bakarım senden yana, âh ederim...
Ayağının altını öpmüş olmasaydı bu topraklar,
Nefesin karışmış olmasaydı bu şehrin havasına,
Düşmeseydi hayalin Boğaz’ın sularına,
Hâtıran köşe bucak çıkmasaydı karşıma,
Zannetme ki yaşardım yüreğinde bu şehrin...
Gelmez misin artık,
Firkatine ağlayan Istanbul’un yüzünü güldürmez misin?
“Yakmadan bahr u berri âteş-i âh-ı Esrâr / Keşti-i nâza süvâr ol da efendim tiz gel!” Gelmez...
Esrâr’ın aşkı aşkın esrârında sırlanır gider onunla beraber... Sevdiklerine vefât yıldönümünde (27 Receb 1211) onun hikâyesini dinleyip bir Fâtiha okumak kalır.


Arş. Gör. Ahmet KARATAŞ
Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi

12 Nisan 2010 Pazartesi

Hoşgörü


İnsan, hem İncil"de;“Tanrı"nın eliyle ve ona benzer şekilde şekillendirilerek yaratılmıştır ve O"na geri dönecektir. (Romalılara Mektup 8, 19-25)” hem Kitab-ı Mukaddes"te “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin Bab 1)” hem de Kur"an da “Biz insanı en güzel surette yarattık” (Tin, Ayet 4) şeklinde ifade edilmiştir.

İşte bu kitapların iç manalarını bize öğretip yaşanır hale getiren tasavvuf, insanın Allah"ın manasının özü olduğunu ve Allah"ın alemleri yaratış sebebinin de kendi özünü aşikar etmek olduğunu açıklar. O halde insan yani Adem, her şeyin sahibinin dünyadaki tecellisidir. Dünyaya gelişinden itibaren her beşer, gerçek insan yani Adem olmak yolunda mücadele verir.Allah"ın her yarattığı insanda isim ve sıfatları, yani hakkı vardır. İnsan kendi özü ile karşılaşma yolunda Allah"ın hakkını Allah"a teslim etme mücadelesini verir. Yani insan denen varlık yaratıcı kudretin özünü taşıma şerefine sahiptir. Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir. (Ahzab, 72) . Ama insan, kendinde taşıdığı bu emanetten haberdar ise insan olur.

Kişinin hoşgörü sahibi olabilmesi için hem kendinde olanın değerini hem de herkesteki tecellinin kıymetini bilmesi lazımdır. Herkeste demek bile eksik kalır; yaratılan her zerrede Allah"ın hakkı vardır. O halde kâmil olan, eserden müessire geçen ve muamelesini ona göre yapan kişidir.

İnsan yaratanla yaratılan arasında bir noktada oturmaktadır. Hz. Mevlâna Divan-ı Kebir de “İnsandır desem, aşktan utanırım; Tanrıdır desem, Tanrı"dan korkarım” diyor.

Eserden sahibine geçmek insanın hiç bitip tükenmeyen arzu ve isteklerinin gerçek hedefine dönmesini sağlar. Yani insan, yok olmaya mahkum olanın değil daima var olacak olanın peşinde koşar. Yaptığı her şeyi Allah için yapar, baktığı her şeyde Allah"ı görür. O zaman kırmak ve kırılmaktan vazgeçer. İşte İslâm tasavvufunun özü budur. Kırmamak ve kırılmamak. Çünkü kişi kıracağı kalbin Allah"ın mekanı olduğunu idrak etmişse kelimelerini ona göre seçer, başkasının kendisine yönelen hareketinin bu başkasından değil de Allah"tan geldiğini idrak ediyorsa “Güzel sevgilim benim için bu kişiyi aracı kullandı ve beni uyardı” der. Vasıtayı görmez, muamelesi Allah"ladır. Bu bakış açısı insanı tolere etmeye karşı silahlandırıp, yani zorlamalı affı değil kendiliğinden kabulü getirir.

Hoşgörü sözlüklerde her şeyi anlayışla karşılamak, olabildiği kadar hoş görme hali şeklinde tarif edilir. İfade gücü bakımından müsamaha ve tolerans kelimelerinden daha ileridir. Çünkü müsamaha ve toleransta görmezlikten gelmek ve katlanmak, tahammül etmek gibi manalar vardır. Hoşgörüde ise bunları aşarak düpedüz hoş görmek, hoşnud olmak, iyi bulmak söz konusudur. Tasavvuf terimleri içinde sabır ve rıza kavramları yer alır. Sabır, katlanmak şikayet etmemek demektir. Rıza ise, seve seve kabullenmek, hoş görmek demektir. Kişi sevdiğinin kendisini azarlaması ile sevdiğine olan saygısını kaybetmez, bilakis onun için Allah"ın biri vasıtası ile ona ulaşması pozitif de negatif de olsa sevgilinin selamı gibidir. Böyle bakınca herkes ve her şey sevgilidir vesselam.

Kays, Leylaya aşıkmış. Leyla beyin kızıymış. Kays da onların yanında çalışan bir işçi. Bir gün bütün işçilere Leyla yemek dağıtıyormuş. Sıra Kays"a gelince kepçenin arkasıyla Kays"ın çanağına hafifçe vurmuş ve yemek vermemiş. Kays bu muameleden mest olarak sarhoş olmuş. Yanındakiler sen deli misin? Seni sevseydi bol bol yemek verirdi. Bu nasıl sevgi? Demişler. Kays onlara şu cevabı vermiş: “Bana da sizin gibi mi davransaydı?”. Gerçek aşık için sevgilisinden gelen sefa da cefa da birdir.

İslâm tasavvufu dinler arasında fark gözetmez. O yüzden kişiyi şu dine veya bu dine mensup diye ayırmaz. Sadece müslümanca yaşayıp yaşamadığına bakar. Nice hıristiyanın, nice musevinin, hatta ateistin adı müslüman olandan daha çok İslâmı yaşadığını görür çünkü Hz. Peygamber “Din nedir ya Resulullah?” sorusuna, “Din güzel ahlaktır.” Cevabını vermiştir.

Güzel ahlâklı olan herkes dindardır ve Muhammedîdir. Çünkü Muhammedî (Hakkel yakin) olabilmek Musevi (ilmel yakin)ve İsevi (aynel yakin)olabilmekten geçer. Musevi ve İsevi olmadan Muhammedî olmak mümkün değildir. Amentü de dendiği gibi Allah"ın kitaplarına, peygamberlerine iman müslümanlığın şartlarındandır.

Mevlâna gibi mutasavvıfların herkesin sevgilisi olması ve Urfi"nin kendine dediği gibi “Ey Urfi, sen o kadar güzelleş ki mecusiler öldüğün zaman seni ateşte yakmak istesinler, müslümanlar ise hayır o bizdendir diye zemzemle yıkamak istesinler” onların dinin en yüksek noktası olan tevhide ulaştıklarını ve her yaratılmışta Allah"ı gördüklerini bize öğretir. Şeb-i Arus günü Mevlana vücudunu toprağa, manasını Allah"a teslim edişini “Düğün gecem” diye nitelendirdiği günde musevilerin, isevilerin, müslümanların hatta ateistlerin birlikte Sema edişleri İslâm"ın gerçek tevhid noktasını bize göstermektedir.

Aynı Mevlâna “Ben pergel gibiyim. Bir ayağımla İslâm şeriatında sağlamca durduğum halde diğer ayağımla yetmiş iki milletle beraberim. Bütün milletler kendi sırrını bizden dinlerler” demekle İslâm"ın Rabbül Alemin anlayışının tasavvufta nasıl anlatıldığını bize göstermektedir. İslâm"ın bu kadar derin ve engin manasına erişemeyen ve sadece müslüman olarak doğduğu için adını kullanan kişiler ise bu tevhidi yaşayamayınca bunun intikamını içlerinde yaşadıkları cehennemi dışa taşıyarak insanları yok etmeye kadar giden ahlâk ve din dışı davranışlarını maalesef müslümanlık adına sergilemektedirler. O halde önemli olan dinin adını kullanmak değil manasını yaşamaktır.

Mevlâna tevhidi uygulamaya cesaret edemeyen yani zıtlara hürmet etmeyen kişileri “Küfrün kefinden bile haberin yok iken imanın gerçeklerini nereden anlayacaksın?” diye Divan-ı Kebir de azarlıyor. Ama onun azarlaması hoşgörü sınırları içerisindedir. Hoşgörüsü yanlışı göstermesini engellemez.

Birlik kişinin günah işleyişini tekamül için gerekli sayarken günahın tekrarlanışından korunmayı öneriyor. “De ki , ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım ;Allah"ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir” (Zümer, 53) Hadis-i şerif de Peygamber insanın yaratılışında günah işlemeye meyil olabileceğini ve onlara hoşgörülü davranmak zorunda olduğumuzu şöyle beyan etmektedir: “Eğer günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder yerinize günah işleyip tövbe eden bir topluluk getirirdi”.

Tevhid, her yerde Allah"ı görme kabiliyeti, insanı korku ve pasiflikten kurtaran bir güçtür. Gerçek müslüman korkusuzca yalnız Allah"a hesap vereceği düşüncesi içinde doğru bildiğini yapmaktan çekinmeyen ve risklere atılmaktan korkmayan aktif kişidir. Peygamberin eminliği Allah"tan emin oluşundandır. Hoşgörü tevhidin neticesinde oluşur. Emin olan hoşgörü sahibidir.

Peygamber Efendimiz davet üzerine Taif"e gitmiş ancak Taiflilerce edebsizlik ve ihanete maruz kalmıştır. Çocuklar tarafından da taşlanmışlardır. Onlara beddua etmesini isteyen sahabeye karşılık Hz. Resul: “Onlar bilmiyorlar. Allah"ım onlara yollarını göster ve onların soyundan anlayan ve bilen bir nesil meydana getir” diye dua etmiştir.

Bir gün huzuruna İslâm"ı öğrenmek için gelen bir kabile reisi ile sohbet ederken reis: “Bir dakika, def-i hacet edeyim de öyle devam edin” deyince sahabe kılıçlarına davranmışlar fakat Hz. Resul onlara sakin olmalarını söylemiştir. Reis ihtiyacını peygamberin huzurunda giderdikten sonra tekrar devam etmesini söylemiştir. Hz. Muhammed de kendisine İslâmı anlatmıştır. Böyle bir muameleye maruz kalan reis tüm kabilesi ile birlikte müslüman olmuştur.

Bir gün Hz. Ali sabah namazına yetişmek için evinden çıkmış yolda giderken önünde yaşlı bir yahudinin yürümekte olduğunu görmüş. Acelesi de olduğu halde yaşlı bir kişinin önüne geçmeyi Allah"a saygısızlık ve hürmetsizlik olarak gördüğünden yaşlı yahudinin arkasından yavaş yavaş yürümeye başlamış. Bu esnada mescidde Hz. Peygamber sabah namazının ilk rekatına başlamış ve rükuya gittiği anda Hz. Cibril gelerek omuzlarından bastırmışlar ve kalkmasını engellemişler. Bu hareketin hikmetini peygamber Efendimiz Cebrail"e sordukları zaman: Ali yoldadır, hürmeten yaşlı bir yahudinin arkasında yürümekte ve ona saygı göstermektedir. Bu hürmet Allah"ın çok hoşuna gitti. Namazı kaçırmasını istemediği için sizi bekletiyor” demiştir.

Hz. Mevlâna ise Konya sokaklarında karşısına çıkan fahişeler kendisine selam verdiklerinde O da onlara aynı şekilde mukabele ediyor ve onlara en büyük kadın veli olarak bilinen Rabia"nın adıyla “Rabia, Rabia, sizler ne yiğit kişilersiniz, kahramanlarsınız. Siz olmasanız, azmış nefisleri kim susturur, namusluların namuslarını kim kurtarırdı? Diyor.

Yine bir sema meclisinde sarhoş bir hıristiyan yalpalayarak Mevlâna"ya çarpıyor ve sürekli onu rahatsız ediyor. Çevresindekiler engellemeye kalkışınca “Dokunmayın ona. Şarabı o içmiş, sarhoşluğu sizler yapıyorsunuz”.

Bir gün hamamdan aniden dışarıya fırlıyorlar. “Daha yeni girmiştiniz, neden çıktınız?” dedikleri zaman; “Tellak bana yer açmak için oradan birilerini uzaklaştırmıştı. Bu mahcupluk bizi terletti, dayanamadım, hamamı terkettim” cevabını veriyorlar.

Hoşgörünün sonucu hiçliktir. Hiçlik her şey olmak demektir.

Bir gün bir derviş bir devlet dairesinde oturuyormuş. İçeriye zamanın kaymakamı girmiş. Derviş kaymakamı tanımadığı için halinde ve duruşunda hiçbir değişiklik olmamış. Kaymakam bu ilgisizliğe sinirlenerek,, “Sen beni tanımıyor musun?” demiş. Derviş; “Tanıyamadım efendim” deyince, “Ben kaymakamım” demiş. “Peki sonra?” demiş derviş. “Belki vali, belki başbakan hatta cumhurbaşkanı bile olabilirim.” Demiş. “Peki daha sonra?” demiş derviş. “Eh daha ne olsun, hiç!” demiş kaymakam. “İşte efendim, ben sizin dediğiniz o hiçim” demiş derviş.

Tek Allah"a inanan Firavun, bir gün evladına boş beyaz bir duvar göstermiş. “Evladım bu duvarda ne var?” diye sormuş. Evladı “Hiç” diye cevap vermiş. “Peki bu duvara ne yapabilirsin ?” diye sormuş. “Her şeyi yapabilirim Efendim.” Cevabını almış. “İşte evladım, her şey bu hiçin içindedir”. Demiş firavun.

İnsanın özü insan, doğumu beşer, tekâmülü hoşgörü, sonu aczini idraktir.


Cemalnur Sargut

Aşka Ulaş Gayriden Gönlünü Kes


Mevlevîlik geleneğinde bir âdet vardır “Nasılsın, iyi misin?” kabîlinden hatır sorulduğunda “Aşk u niyâz eylerim.” diye cevap verilir. Bendeniz de bu sohbete aşk u niyâz eyleyerek başlamak istiyorum.
İlm kesbi ile paye-i rifat arzu-i muhâl imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde ilm bir kıyl u kâl imiş ancak
Yükselmek sâdece ilim tahsili, ilmin kazanılması ile olmaz; bunu arzu etmek sâdece bir hayâl ürünüdür. Âlemde ne varsa aşkta vardır. İlim bir dedikodudan ibârettir. Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar; “Rutbetü"l ilmi a"le"r-ruteb” yani “Rütbelerin en üstünü ilim rütbesidir.” Bu iki söz arasında bir çelişki var gibi gözükse de gerçekte her hangi bir çelişki yoktur. Hz. Mevlânâ"nın da bulunduğu bir mecliste hadis, ayet, kelâm-ı kibar konuşulurken yâni “Allah Kitabında şöyle buyurdu, Resulullah şu mevzûda şöyle buyurdu” şeklinde sohbet yapılmakta iken âniden kapı açılıp içeri Şems-i Tebrîzî girer. Der ki; “Bırakın bu dedikoduları "Allah şunu dedi, Resulullah bunu dedi!” Sen ne diyorsun sen?” Demek istiyor ki Hz. Şems, “Allah"ın buyurduklarından, Resullah"ın tavsiyelerinden sen, ne anlıyorsun?” Zîra, Resulullah"ın buyurduğu bu ilim rütbesine erişmek; bu büyük sözleri, Allah ve Resulü"nün sözleri dâhil bütün sözleri nakledecek derecede bilmek demek değildir. O sözleri aşk ile yoğurup, oluş hâline getirebilmektir. İşte o zaman, yükselme hâsıl olur. Sözün özü ;
Vasıl-ı hak olmaya eylersen heves
Aşka ulaş gayriden gönlünü kes.
Öyleyse aşk nedir? Hz Mevlânâ, “Ben ol da bil!” demiş. Aşk bir hâldir, kâl değildir, söz değildir yâni. Onun için hâl anlatılmaz, yaşanır… Aşkın ilimleşmesi diye târif edebileceğimiz tasavvuf ise, satırdan değil sadırdan öğrenilir. Bu öğrenimin asgari şartı, en az -en aşağı koşulu ise muhabbettir.
Muhabbet lezzetinden bî-haberdir cahil u gâfil
Fuzûli zevk-i aşkı zevki var olandan sor.
Hz Mevlânâ da muhabbetin ehemmiyetini şöyle anlatıyor,
Ez muhabbet mürde zindemiş evet vez muhabbet şah bende mişeved
Ez muhabbet dürtha sâfişevet vez muhabbet dertha şafi şeved
yâni,
Öyle bir kudrettir ki muhabbet ölüleri diriltir pâdişahları kul eder
Bütün kirleri ve kirlilikleri temizler ve bütün dertlere şifâ bulur.


Kâinatın yaradılış sebebi dahi muhabbettir. Yaratıcının muhabbeti, yaratılmışların en yücesi olan insana, insanın en yücesi olan Muhammed"edir.
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammed"siz muhabbetten ne hâsıl.
İnsanın yücelmesi bu muhabbetin yardımı ile Allah"ın ahlâkı ile ahlâklanmak sûretiyle olur. Allah"ın ahlâkı ile ahlâklanmak ise; öncelikle O"nun esmâsını, güzel isimlerini öğrenmek, O isimlerin mânâsına uyarak, yaşamak ile olur . Özellikle Kur"an-ı Kerim"den Allah"ın sevdiği ve sevmediği işleri öğrenip ona göre davranmakla olur.
Ahzab sûresinin 56. ayetinde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor, “İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne ale"n-nebiy yâ eyyühellezine âmenü sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ” yani “Muhakkak ki Allah melekleri ile beraber nebîsine salâvat eder öyle ise; ey iman edenler siz de sâlat edin O"na ve selâm verin hem de tam bir teslimiyetle.” Hz. Peygamber"e salât okumak Allah"ın bir âdetidir ve biz mü"minlere de emridir. Resûl-i Ekrem"e salâvat getirmek; Allah"ın ahlâkı ile ahlâklanmanın unsurlarından biridir ve mü"minler, Kur"an"ın bu hükmü ile “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli Muhammedin ve sahbihî ve sellim” diye salât okurlar. Derler ki, “Ey melekleri ile birlikte habîbine salât eden Allah"ımız, Nebî"ne Peygamberi"ne salât etmemizi istiyorsun; bâş üstüne. Fakat biz o şanlı Nebî"nin şânına uygun salâvatı okumaktan âciziz. Öyle ise sen lütfen bizim için o Efendimiz Hz Muhammed" e ve ailesi ile ashabına ve ona uyanların tümüne salât et.”


Salâvatın sâdece kelime mânâları, sınırları belirlenmiş bir yazı içinde ancak bu kadar anlatılabilir. Salâvatı tam mânâsı ile anlatmak mümkün değildir. Zîra, Allah ve Resulü"nün salâvatını anlatmaya ne defterler yeter, ne kalemler, ne de zamanlar. Yapraklar defter, ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa Resulullah aşkı anlatılamaz ama yaşanır. Peygambere salâvat okumak, sâdece emre uymak için olursa; emre uymak olur… Ama sâdece emre uymak olur. Bu da insanı bir yerlere götürür… Bir yerlere yüceltir fakat istenilen yere değil. Emre uymak ve sorumluluğu geçiştirmek için okunan salâvat, sorumluluğu geçiştirir ama insanı uçuracak kanat takmaz. İşte Resulullah aşkının dışa vurulması mânâsını taşıyan âşıkların salâvatı; insanı, Allah"ın ahlâkı ile ahlâklandırır. Muhabbeti, aşkı dışarı vurmak şarttır. Onun için Hz Mevlânâ buyurmuyor mu; “Yarını bulamadı isen, ne diye başını sağa sola vurarak aramıyorsun? Yok eğer buldu isen, ne diye ellerini çırparak buldum buldum diye sevinmiyorsun? Susma! Durma! Ey oğul, ya ara dur ya da bulduğunu duyur.”
İşte, aşk böyle bir şey... “Ez tarik-i râh-ı peygamberi ma” Bizim Peygamberimizin yolu aşk yoludur. Biz, aşktan doğmuşuz. Aşktır bizim anamız. Hz Mevlânâ bu beyitte aşkı böylesine anlatıyor. Aşk öyle bir anadır ki her şey ondan doğar. Aşk ateş olarak, coşkunluk olarak hasret, vuslat, ümit, sevinç, keder ve daha sayamayacağımız şekillerde tezâhür eder, ortaya çıkar, diyor. Zîra neyin sesi, aşkın ateşidir. Neyden çıkan ses, neyzenin nefesinden midir, neyzenin içindeki aşkın hissiyatının getirdiği coşkun nâmeler midir? Onun için Hz Mevlânâ buyuruyor ki,
Âteşi aşk est ki ender ney fütâd
Cûşişi aşk est ki ender mey fütâd
Neyi söyleten aşk ateşidir.
Meyin kabarıp taşması da aşkın kabarıp coşmasındandır.
Herkesin aşkı kendi miktarıncadır. Gülün dikenleri arasından fırlayıp bülbüle nazı, güllüğündendir. Bülbülün bütün dikenlere rağmen güle niyâzı da, bülbülâne bir aşktır. Af buyurun, bir merkebin de toz toprak içerisinde yuvarlanarak anırması da kendi aşkındandır; ama eşekçesine… Bu, şuna benzer; bir ârif-i billâhın, Hakk"ı bilen bir zâtın bütün Rabbânî güzellikleri seyrederek veya tefekkür ederek, Allah"ın cemâli"nin mesti olarak tatlı tatlı döktüğü göz yaşları da aşkın eseridir, zil zurna sarhoşun attığı nârâlar da aşkın eseridir. Ama kendi istidatlarına göre kimi bülbül gibi… Kimi eşek gibi... Ama hep aşk!
Aşk birdir fakat sevgililer değişiktir. Çünkü yegâne tek sevgilinin tecellîleri ve tecellîlerinin mazharları farklıdır da onun için sevgili değişiktir. İşte bu farktan geçip tek sevgiliye ve tek sevgiye ulaşmada aşk, insana Burak olur. Hz Resulullah"ı, Hakk katına ileten Burak gibi…
En yüce âşıklar mü"minlerdir. “Vellezine âmenü eşeddü hübben lillah” Bakara sûresinin 165. ayetinde Cenâb-ı Hakk, “Mü"minlerin Allah" a muhabbetleri çok şiddetlidir” buyuruyor. İşte çok şiddetli bu muhabbete, aşk denir. Bu ayetin mefhûmu,muhalifi tâbir edilen yâni eski tâbirle yani tersten gidilerek yorumu şöyle olmuyor mu acaba; Allah"a şiddetli muhabbeti olanlar müminlerdir, Allah"a şiddetli muhabbeti olmayanlar îman etmiş olmazlar.
Her fiili ve her sözü insanlığın yol gösterici olan Hz Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, bizi sevgiye, sevgi yoluna teşvik ederken şöyle buyurmuyor mu; “Birbirinizi sevmedikçe îman etmiş olmazsınız. Beni her şeyinizden ziyâde sevmedikçe îmanınız kemâle gelmez.” Kur"an-ı Kerim târifine göre mü"minin kendisine yakışan sıfatı âşıklıktır. Âli İmran sûresinde “Len tenalü"l-birra hattâ tünfiku min ma tuhibbûn” yani mealen şöyle buyrulmaktadır; “İyiye ve iyiliğe eremezsiniz ancak sevdiğiniz şeyler nedir o sevdiğiniz şeyler para, mal, mülk mevkii ve hatta canınızı, Allah için harcamadıkça.” İşte bu ayetinde Rabbimiz sevginin ölçüsünü bildiriyor. Sevginin kantarı fedakârlıktır, vermektir. Kuru laf değil. Her iddia ispâta muhtaçtır. Aşk iddiasının ispâtı, vermekle olur.
Âşık odur ki; kılar cânın fedâ canânına
Meyli canân etmesin her kim ki kıymaz canânına
Cânını, canâna vermektir kemâli âşıkın
Vermeden can îtiraf etmek gerek noksanına
Fuzûlî Hazretlerinin bu sözleri üstüne söz söylemek fuzûli olur.
Hoş kalın, hoş olun efendim.



Ö. Tuğrul İnançer

30 Temmuz 2009 Perşembe

Aşk imiş Fuzuli…

Âşkı anlatmaya kalkan âşık değilmiş , âşkı yaşamaktan korkan âşık değilmiş… Âşkı kirleten insan imiş…Âşk devrimizde eksik imiş… Âşk insan döngülerinin dayanabileceği, ayakta durabileceği bir şey değilmiş, kalbi durdurabilirmiş, yapar bunu hani etten, kastan, sinirden vardır ya hani yumruğunuz büyüklüğünde ve sizin içinizde hani, sol göğsünüzle iman tahtanız arasında, içi boş et yığını, kanınızın pompası, nefesinizin sebebi, gönlünüzün yeri…



Hani var ya ses çıkaran organınız, istemsiz çalışan kırmızı kasınız…İçi boş hani, hep ararsınız onu dolduracak birini… Kan dolar bulamazsanız. Bulursanız kanınız dışarı akar, yer açar sevgiliye, gururlanır…Gül bahçeleri, gülşen ve gülzâre…Allah’ı anlatır, bilirsiniz âşkla… İlim mi?



Âşk imiş kalb-i hilmi…
Âşk imiş kalbin ilmi…
Âşk imiş evrenin sebebi…

Ve âşk imiş her ne var âlemde…
Âşık Fuzuli…Âşk olmuşsa, âşk olmuşsa…
Âşık bile fuzuli, maşuk bile fuzuli imiş…
Âşk imiş bu evrenin sırrı, sebebi…

Seher vakitleri âşktanmış, gözyaşı âşktan akarmış ve iki göz, gök yüzünde, aşığın gül yüzünde iki göz, birbirini hiç görmeden ağlar imiş. Âşk imiş hüsn-ü derdleri…


İlim dedikleri bir kıyl ü kâl imiş…



Âşkın olmadığı beden, âşık olmayan ruh Rabbi anlamaz imiş. Leyladan geçmeden Mevlaya varılmaz imiş. Âşk imiş Âşk! Böyle yana yakıla, böyle çığlık çığlığa, böyle kalbi dururcasına, böyle sızarak, böyle… Mecnunu âşık sanan aptal imiş. Mecnun apdal imiş…Bu âşkın sahibi Allah imiş. La ilahe illallah demekmiş, bu âşk ki okumadan bilmek imiş, emirsiz, tutuksuz, yasaksız, sözsüz, bir hiss imiş…
Âşk anlatılır mı?
Âşk hiç yazılır mı?
Yazan fuzuli imiş.
Âşk-ı Sadık, Âşk-ı beden Fuzuli imiş…


Âşk akar imiş, gözden, yürekten, kalpten, yanaktan, âşk imiş denizlerden okyanuslardan çok, âşk imiş evreni Yaradana sebep imiş…Sırr-ı kadim imiş…

Âşk imiş âşk!
Şükrettirirmiş.

Bülbül ölecek, gül solacak, mecnun dolaşacak avare olacak, leyla gelecek de görmeyecek…
Âşık âşkına “sen” demez imiş. Bedende “ben” yok imiş…Âşkta beden “adem” imiş…

Ben ben değilim, sen de ne sen, ben de ne sen!
Hem ben ki benim ve sen ki sen, sen ise ben
Hûtenli güzel! Seninle öyle doluyum
Sen ben mi yahut ikiz miyim bilmeden

“Hûtenli güzel” demiş Mesnevi…Celaleddin Rumî, Fuzuli’yi bilen imiş…Kitabı dinleyen imiş, kitabı âşkı bilen miş…

Âşk bildiren imiş geceleri, âşk imiş gördüren gözleri, âşk imiş evrenin rengi, sesi, nefesi, döngüsü, gerçeği, âşk imiş âşk…

Âşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak

Âşk-ı sadık Fuzuli imiş, âşka sadık Fuzuli imiş, mecnunun adı çıkmış ancak, mecnun çölde avare imiş…
Adına tapan hayvan imiş.
Âşk imiş âşk, âşk yakar imiş.
Cehennem âşıkları yakmaz, âşk cehennemi yakar imiş. Âşksız beden nefes alsa da mefta imiş.

Âşıklar ölmez imiş…”Ölen beden, ete kemiğe ağlama” demiş âşk eden…Âşk gözünü açan imiş, Âşık uyumaz imiş…Âşık gözünü âşkla açan imiş, âşkla gören, âşkı gören, âşkı bilen, âşkı yaşayan imiş…

Âşkla yaşayan imiş âşk…

Âşk bir istidad imiş, Fuzuli’de füzun…Gül de kırmızı kan, bülbülde ölüm.
Âşk imiş ölüme en yakın, âşık ölse de kalsa da bir imiş…

Âşkla okunan Kur’an Kur’an imiş, âşkla gören göz mekanı aşan imiş, aşığın sözü zamanı geçer imiş, Âdem bu âşkı bilen imiş… ademin yokluğu, yoğun yoğu âşk imiş…Âşk imiş varın varı…

Âşk bir kapıya varan imiş…Kapıyı vuran kalp imiş, bir kere vurup, bin kere duran imiş…
Âşk imiş ölüm…

“Ölmeden önce ölün” diyen Peygamber imiş, âleme sultan inmiş, Ahmed-i Mahmud-i Muhammed Mustafa imiş, aleme rahmet imiş…
Âşk imiş Âşk!

Âşk bu devirde yaşar değilmiş…Âşk bedene düşen değilmiş…Âşk tene değen değilmiş. Âşk imiş âşk, geceleri aydınlatan, sabahları doğuran, gündüzleri çalışan, akşamları ölen imiş…Gün batımında batan imiş âşk. Dünyayı satan imiş. Âşk can imiş, canan imiş, candan imiş…Âşktan geçmeyen hayvan imiş…Âşık ölüme gülen imiş…Gül dalda solan imiş…Soluğunda nefes imiş…Bülbül bir kere gülünü gören imiş, Leyla mecnuna tek kelime etmiş, mecnun leylayı çölde duyar imiş…

Âşk imiş Fuzuli!

Âşk-ı Sadık, Âşk-ı Sahip, Âşk-ı Mahluk ,Âşk-a kul Fuzuli imiş…Cenab-ı Âşk’a dua kabul imiş.

Görmeden seven imiş, bedene sığan imiş…Sığdıran imiş…

Âşk imiş divanda yatar imiş…Âşk bu kitaplara sığmaz, kelimeye dökülmez, mecnunun dilinde düşmez imiş…

Âşık Fuzuli imiş…
Mecnunu âşık sanan hayvan imiş…

Âşık Fuzuli imiş…
Leylayı bâşka gören hayvan imiş…

Âşık imiş Fuzuli, Âşk Fuzuli imiş…
Çölde yürüyen ayakları Kays’ın sanan hayvan imiş…
Âşk Mekke’de tavaf imiş, Kabe’yi bulan imiş, âşk bir dua imiş, bire bin kere amin imiş.

Âşk vahdet imiş.İhlas imiş, lütf-ü latif imiş âşk…
Âşk imiş dilin kemiği, dil kemiksiz imiş…
Âşk imiş kalbin sesi, bülbül artık suskun imiş…
Âşk imiş ruhun kolu kanadı, bu devirde kırık imiş…

Âşk imiş iman, âşk imiş İslam…bu devirde bilinmez imiş…
Bilmeyen hayvan imiş…

Âşk imiş, Rabbim âşkla bilinen imiş…
Âşk-ı sadık bu sırra eren imiş…

Âşık ölmez imiş…
Öldü diyen hayvan imiş…Ölen hayvan imiş…

Ete kemiğe bürünen Âşk Yunus imiş…
Yusuf imiş…
Salih imiş…
İbrahim’de İsmail imiş…
Muhammed Mustafa imiş Âşk….

Âşk…

Âşk yaşatan imiş eri…

Âşık bundan ölmez imiş…

Âşk nefes imiş, ruh imiş, kainata üflenmiş…

Âşk imiş Âşk…

Ahh Min-el Âşk…

Âşk imiş Âşk…

âşk-ı sadık sensin Fuzuli…

Seni savunan “gül” imiş, ölüme “gül”en imiş, âşkını bilen imiş…


Alıntıdır.......................

Vuslata Giden Yol

Ey sârbân zimamı çek semt-i kûy-i yâre
Virâne dilde zîrâ yer kalmadı karâre

Bîm-i zalâm-i şebden olma sakın vehimnâk
Ah-ı şerâre-bârım hâcet mi kor nehâre

Azürde-pây olursa cemmâzın eyliyem ferş
Dîbâce-i cebînim şevk ile rehgüzâre

Ey sârbân-ı müşfik hiç olmadın mı âşık
Aheste-revlik etme rahmeyleyip bu zâre

Ben derd-mend-i aşkım bir yerde kılmam ârâm
Tâ vâsıl olmayınca serhadd-i kûy-i yâre

Ol kûy-i cân-fezâ kim ehl-i nazar değişmez
Bir seng-i rîzesini bin dürr-i şâhvâre

Ol kûy-i arş-rütbet kim hâk-i ıtırnâkin
Mâlişgeh eylemiş Hak pîşânî-i kibâre

Dâru's-sekîne yani şehr-i Medîne k'oldur
İzz-ü şerefle me'va Sultân-ı kâmkâre

Sultân-ı mülk-i sermed Mahbûb-i Hak Muhammed
Kim kulluğu şereftir şâhân-ı tâcdâre

Ey cümle âlemîne mahza atâsı Hakkın
Senden olur olursa Asım fakîre çâre

Şeyhülislâm
Çelebizâde Asım

Hazreti Mevlânâ Muhammed Celâleddin-i Rûmî

"Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz...

Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur.

Muhammed Aleyhi's-salâtü ve's-selâm'ın yürüyüşünden daha iyi bir yürüyüş, yolundan daha doğru bir yol görmedik." diyen, mü'minler kafilesi, her biri bir rahmet âbidesi, Rabbânî alim Sultâ-nü'l-Ulemâ ailesi... Bu aileden, bu âleme doğan, aşk ve rahmet; ilim ve irfan güneşi Sultânü'l - Âşıkîn Hazret-i Mevlânâ...

İlmini, irfanını, benliğini, bütün varlığını Hazret-i Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem'de yok ederek, meş'alesini, O'nun nurundan yakıp uyandıran Hazret-i Mevlânâ...
Rahmeten li'l-âlemîn olan sevgili peygamberimizin feyziyle ve aşkıyle kemâle eren, rahmet mâdeni Hazret-i Mevlânâ'yı yâd ederken, O'nun güzel ve ince ruhunu şad etmek niyetiyle, O'nun şu iki mısraını edeben nakledelim;

"Men bende-i Kur'ânem eğer cân-dârem

Men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem..."

Bu çalışmada, Mevlânâ Muhammed Celâleddin-i Rûmî Hazretleri'nin Hayâtı ve Şahsiyeti - O'nun yüce himmetleriyle - kısa ve öz olarak anlatılmaya çalışıldı... O bir umman...Bu anlatış, O ummandan birkaç damla ... O bir gül bahçesi... Bu yazı, birkaç kuru yaprak...

Bu yazımızı mütâlâa edenlere selâm olsun...

Okuyucularımdan dualarını istirham ederim. Hayırlı dualar buyuran okuyucularımın gönülleri her dem safa bulsun..

Allah'ım! Sen ne güzel bir sâhib ve ne güzel; ne hayırlı bir yardımcısın!...

Yegâne sahibimiz!... Güzel Allah'ım! Güzel ve hayırlı yardımların her dem bizlerle olsun... ne olur...

"Eyle tevfikini bu bendene Yâ Rabb refik

Kıl inayet bana kim ente veliyyü't-tevfîk"

1. Hazret-i Mevlânâ'nın Hayatı

1.Adı:

Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed Celâleddin'dir.

Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir.

Efendimiz mânâsına gelen Mevlânâ ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizî ve Sultan Veled'den itibaren Mevlânâ'yı sevenler kullanmış, âdeta adı yerine sembol olmuştur.

Rûmî, Anadolulu demektir.

Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet Türbesinin orada olmasındandır.

2. Doğum Yeri ve Yılı:

Mevlânâ'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi : Belh'tir.

Mevlânâ'nın doğum tarihi ise (6 Rebîu'l-evvel, 604) 30 Eylül 1207'dir.

3. Nesebi (Soyu) :

Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşâhlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.

Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir.
Eflâki(1) ''ye göre Hüseyin Hatîbî, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir âlim idi. Din ilminin üstadı ve âlimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişâbûrlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi.

Kaynaklar(2) ve Mevlânâ'nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde(3) Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk'a ulaştığını kaydediyorlar.

A. Babası Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti:

Bahâeddin Veled, 1150'de Belh'de doğmuş, babası ve dedesinin mânevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i Kübrâ (? -I221)'dan da feyz almıştır.(4)

Bahâeddin Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mânâ sultânı idi. ilâhî hakikatler ve Rabbânî ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahâeddin Veled, Horasan diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiç bir şey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.(5)

Kaynakların(6) ittifakla rivayetine göre, devrinin âlimleri ve ulu müftüleri, Hazret-i Muhammed'in manevi işaretiyle, Bahâeddin Veled'e Sultanü'l-Ulemâ unvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahâeddin Veled bu unvanla yâd edilmiştir.

Bu unvanının verilişi Türklerin adetiyle de izah edilebilir.

Türklerin güzel karakterlerini gösteren birçok âdetleri vardı. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına razı olmazlardı. Onları halkın gözünde belirtmek , halkı ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere lâyık oldukları birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazîlete karşı saygı duygularını gösteren parlak bir delildir. Hattâ anane, gereğince imzaların üstünde bu unvanları kullanmaya mecburdurlar. Onlar kazandıkları bu unvanları kendileri için manevî bir rütbe sayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardı.(7)

Alimler gibi giyinen Bahâeddin Veled, adeti üzre, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi.

Va'zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve;

"Semavî (Allah 'dan olan, ilâhî) kitapları arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümîdi olur."(8) derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Râzî'ye ve ona uyan Harezmşah 'in aleyhinde bulunur; onlan bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi:

"Muhammed Mustafa'nın yürüyüşünden daha iyi yürüyüş; yolundan daha doğru bir yol görmedim."(9)

B. Hazret-i Mevlânâ'nın Babası ile Belh'ten Çıkışları ve Konya'ya Gelişleri

1. Belh'ten Göç:

Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Râzî, Bahâeddin Veled'in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah'a gammazladı. Bahâeddin Veled'in de gönlü Harezmşah'tan incindi ve Belh'i terk etti. (10) Ancak araştırıcılar, Bahâeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler.

2. Göç Yolu :

Sultânü'l-Ulemâ, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişâbûr'a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat'a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled şu mânîdar cevâbı verir :

"Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur."(11)

Bu söz, Şeyh Şehâbeddin-i Sühreverdî (1145-1235)'ye ulaştığında : "Bu sözü Belhli Bahâeddin Veled'den başkası söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Şeyh Sühreverdî, katırından inip nezâketle Bahâeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu.

Bahâeddin Veled, Bağdat'ta üç günden fazla kalmadı ve Küfe yolundan Ka'be'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı.

Bahâeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a uğradılar. Karaman'da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya yerleştiler.

3. Göç Yolunda Hazret-i Mevlânâ'ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar:

a. Şeyh Attar Hazretleri:

Belh'i terk ettikten sonra Bağdat'a doğru yola çıkan Bahâeddin Veled, Nişâbûr'a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Ferîdüddin-i Attar (1119-1221:1230) ile görüşüp sohbet eder.

Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlânâ'nın nâsiyesindeki (alnındaki) kemâli görür ve ona Esrârname adlı eserini hediye eder ve babasına da :

"Çok geçmiyecek ki, bu senin oğlun âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır." (12) der.

b. Şeyh-i Ekber Hazretleri:

Sultânü'l-Ulemâ, Hac farîzasım yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin Ibnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultanü'l-Ulema'nın arkasında yürüyen Mevlânâ'ya bakarak :

"Sübhânallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!" (13) demiştir.

4- Hazret-i Mevlânâ'nın Evlenmesi:

Karaman'da bulundukları 1225 tarihinde Mevlânâ, babasının buyruğu ile, itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lâlâ'nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Bânû ile evlendi.

Mevlânâ dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.

5. Hazret-i Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu :

"Hak Teâlâ'nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddîk-ı Ekber Hazretlerinin duâsıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete lâyık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk âleminden ve derûnî zevkten çok habersizdirler. Sebeplerin hakîkî yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik âleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilâyetine çekip getirdi.

Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünnî (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamiyle kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan âleminin mahremi ve dünyâ ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar." (14)

C. Hazret-i Mevlânâ'yı Yetiştiren Mutasavvıflar:

a. Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled Hazretleri:

Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahâeddin Veled, Mevlânâ'nın ilk mürşididir. Yâni Mevlânâ'ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir.

Bütün İslâm âleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahâeddin Veled, Selçukluların Sultânı Alâaddin Keykûbat'tan yakın alâka ve sonsuz hürmet görür.

Bahâeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde (15) Selçukluların baş şehri Konya'yı şereflendirip yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alâaddin Keykûbat (saltanat müddeti 1219-1236), sarayında Bahâeddin Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevî terbiyesi altına girdi. (16)

Sultânü'l-Ulemâ'ya gönülden bağlı olan Sultan Alâaddin onu hayranlıkla şöyle över :

"Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne bakmaktan korkuyorum.

Bu eri gördükçe, gerçekliğim, dinim artıyor.

Bu âlem, benden korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum; yâ Rabbî, bu ne hâl?

İyice inandım ki o, cihanda nâdir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur." (17)

Dünya sultânına hükmeden, eşsiz Allah dostu mânâ ve gönül sultânı Bahâeddin Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi âleme göçtü.(18) Geriye Muhammed Celâleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maârif gibi bir eser bıraktı.

Sultânü'l-Ulemâ, sâdece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafmdakilerini yetiştirdi ve onları dâima aydınlattı.
Bahâeddin Veled Hazretlerinin Eseri Maârif:

Maârif, Bahâeddin Veled'in meclislerindeki anlattıklarının va'z ve nasîhatlarmın bizzat kendisi tarafından yazılarak bir araya getirilmesiyle meydâna gelmiş tasavvufî, ahlâkî bir eserdir. Konusu, muhtevası ve üslûbu ile birinci derecede tasavvufî bir eser olan Maârif, hem kitabın kendi açısından, hem de Mevlânâ üzerindeki tesiri bakımından büyük bir önem taşır. (19)

Seyyid Burhâneddin Hazretlerini Bekleyiş:

Bahâeddin Veled'in irtihalinde Mevlânâ yirmidört yaşında idi. Babasının vasiyeti(20), dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti, oturdu.(21)

Mevlânâ, babasından sonra, Seyyid Burhâneddin ile buluşuncaya kadar, bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halîfesi Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî, Konya'ya geldi. Mevlânâ onun manevî terbiyesi altına girdi.

b. Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî Hazretleri:

Seyyid Burhâneddin, mertebesi çok yüksek, bir kâmil mürşid idi. Maârif adlı eseri (22) irfanının delîlidir. Kendisine, dâima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi.(23)

Seyyid Burhâneddin, tâ çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarında taşıyıp dolaştırdığı(24), Mevlânâ'ya dedi ki:

"Bilginde eşin yok, seçkinsin.

Ama baban hâl (manevî makam) sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden) geç.

Onun sözlerini iki elinle kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol.

Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihâna ışık saçmada güneşe benze.

Sen zahiren babanın mîrasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy." (25)

Mevlânâ babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu.

Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl(26) ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kâmil mürşidin kılavuzluğu ile mücâhede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınarak perhizle) meşgul olup, o kâmil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mânâ sultânı oldu. Nitekim, Mesnevî'sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kâmil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir:

"Piş, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkik gibi nur ol.

Kendinden kurtuldun mu, tamâmiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin." (27)

Ç. Hazret-i Mevlânâ'nın Konya Dışına Seyahati:

a. Halep'e ve Şam'a Gidişi:

Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhânedin'in izniyle Halep'e gitti. Halaviyye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usûl ilimlerinde üstün bir âlim olan Adîm oğlu Kemâleddin'den ders aldı.(28)

Mevlânâ, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a geçti. Burada, ilmî incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam'daki âlimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.

b. Şam'da Şems-i Tebrîzî Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme:

Eflakî'ye göre Mevlânâ, Şam'da Şemseddin-i Tebrîzî ile de görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir:

Şemseddin-i Tebrîzî, bir gün halkın arasında, Mevlânâ'nın elini yakalayıp öper ve ona :

"Dünyânın sarrafı beni anla." diye hitap eder ve kaybolur.(29)

İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya'ya gelecek ve Mevlânâ ile içli dışlı sohbet edecektir.

c. Hazret-i Mevlânâ Kâmil Bir Mürşid :

Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlânâ, Seyyid Burhûneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yâni üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamâmını ibâdetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhâneddin, Mevlanâ'yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle :

"Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret âleminin ölülerini kendi mânâ ve aşkınla dirilt."(30) dedi ve onu irşâd ile görevlendirdi.

Seyyid Burhâneddin, daha sonra, Mevlânâ'dan izin alıp Kayseri'ye gitmiş ve orada ebedî âleme göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir.

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin 'in Konya'dan ayrılışından sonra, irşad (Allah yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dinî ilimleri tahsil eden dörtyüz talebesi(31) ve onbinden çok müridi(32) vardı.

D. Hazret'i Mevlânâ'nın Dostları, Halîfeleri; Kendisine ilham Kaynağı Olan Mutasavvıflar :

a. Şems'i Tebrîzî Hazretleri:

Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186'dır. Tebrizli Melekdâd oğlu Ali'nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanının yegâne şeyhi olarak gördüğü Tebrizli Şeyh Ebû Bekir Sellebâf'a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irşâdıyla yetişip olgunlaştı.

Şems, ulaştığı manevî makama kanâat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyahate çıktı. Senelerce takati tükenircesine bir çok yerler dolaştı; zamanının ârifleriyle görüştü. Bu arifler, mânâ alemindeki uçuşundan kinaye olarak Şems'e, Şems-i Perende (Uçan Güneş) adını vermişlerdir.(33)
Şems, tâ çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine İlâhî aşka dalarak yaşayan bir şahsiyettir.

Şems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir kâmil velidir.

Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems'in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah'ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde münacatında :

"Ey Allah'ım.' Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum." diye yalvardı.

Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belh'li Sultânü'l-Ulemâ'nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi.(34)

Bu ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya'ya geldi.(35)

1. Hazret-i Şems ile Hazret-i Mevlânâ'nın Buluşmaları:

Mevlânâ ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular; görüştüler.

Bu tarihte Şems altmış, Mevlânâ, otuzsekiz yaşında idi.

Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerim tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilâhî ilhamlarla sohbetlere koyuldular.
Sultan Veled der ki:

"Ansıdın Şems gelip ona ulaştı; ona mâşûkluk (sevilen, sevgili olmanın) hâllerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlânâ'yı şaşılacak bir âleme çağırdı; öyle bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap."(36)

2. Hazret-i Mevlânâ'nın Mâşûkluk Mertebesine Erişmesi:

Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar:

"Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, mâşûkluk durağıdır. Aleme bu mâşûkluk durağına dâir haber gelmemiş; bu durakta bulunanların ahvâlini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlânâ Celâleddin'i âşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamış olan, mâşûkluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlânâ, ecelde, mâşûkluk denizinin incisiydi; herşey döner, aslına varır."(37)

3. Kim, Kimi Aradı?

Hatırlara gelebilecek, "Şems mi Mevlânâ'yı aradı; Mevlânâ mı Şems'i?" sorusuna şöyle cevap verebiliriz:

Şems, Mevlânâ'yı; Mevlânâ da Şems'i aramıştır.

Şems Mevlânâ'ya âşık ve taliptir; Mevlânâ da Şems'e âşık ve taliptir. Çünkü âşık, aynı zamanda maşuk; maşuk aynı zamanda âşıktır. Mevlânâ der ki:

"Dilberler (gönlü alıp götürenler, mânevi güzeller) âşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, âşıklara avlanmışlardır.

Kimi âşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da.

Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar."(38)

4- Hazret-i Mevlânâ'nın Mânevi Yolculuğundaki Safhaları:

Mevlânâ, manevî yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır.

"Hamdını, piştim, yandım."

Mevlânâ'nın pişmesi, babası Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled ve Seyyid Burhâneddin'in feyizli nefesleriyle; yanması da Şems'in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.(39)

5. Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems Hakkında :

Mevlânâ, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamâmiyle kemâle ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlânâ'ya ayna oldu. Mevlânâ, Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine âşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı.(40)

Mevlânâ'nın Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür); çünkü Mevlânâ, Şems'te Allah cemâlinin parlak tecellîlerini görüyordu.

Mevlânâ açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesîm oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zâten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı.(41)

Şems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyliyelim :

Şems, Mevlânâ'yı ateşledi; ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı(42)

6. Şems'i Tebrîzî Hazretleri'nin Konya'dan Ayrılışı:

Şems ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems'in sohbetine hasretmiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir âleme girmişti. Şems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilâhî aşkla kendinden geçercesine Semâ ediyordu.

Bu iki ilâhî dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten âciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ'nın yalvarmalarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe).(43)

7. Hazret-i Şems'in Konya'ya Dönüşü:

Şems'in ayrılığından derin bir ıztırâba düşen Mevlânâ, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled'in başkanlığındaki kafileyle Şam'a, Şems'e gönderdi.
Sultan Veled, kafilesiyle Şam'a vardı, Şems'i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems'e sundu. Şems:

"Muhammedi tavırlı ve ahlâklı Mevlânâ'nın arzusu kâfidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?" (44) diyerek, Mevlânâ'nın dâvetine icabet etti ve 1247'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.

8. Hazret-i Şems'in Kayboluşu :

Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems'in şerefine ziyafetler verildi; Semâ meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi; dedikodular ve can sıkıcı durumlar yeniden başladı.

Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi; Sultan Veled'e dedi ki;

"Gördün ya, azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ'nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak, sonra da sevinmek istiyorlar.
Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerde olduğumu bilemiyecek.

Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamıyacak.

Böylece birçok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremiyecek."(45)

İşte Sultan Veled'e böyle yakınan Şems, 1247, 1248 tarihinde Konya'dan ansızın gidip kayboldu.(46)

Şems'in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükrânelerde bulunuyordu.

Bir gün, bir adam, Şems'i Şam'da gördüm diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemiyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlardan birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems'i hiç görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir : "Evet, onun verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim."(47)

9. Hazret-i Mevlânâ'nın, Şems-i Tebrîzî Hazretlerini Aramak için Şam'a Gidişi:

Mevlânâ, Şems'i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam'a gitti. Yine Şems'i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yıllan arasında olduğu söylenebilir.

Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Şam'da suret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mânâ yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendinde gördü ve dedi ki:

"Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz.
Ey arayan kişi! ister onu gör, ister beni. Ben o'yum o da ben" (48)

b. Konyalı Kuyumcu Şeyh Selâhaddin Hazretleri:

Yağıbasan'ın oğlu Konyalı Zerkûb (Kuyumcu) diye tanınan Şeyh Selâhaddin Feridun, Konya civarındaki bir gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir.

Ümmî olarak bilinen Şeyh Selâhaddin, gençliğinde Seyyid Burhâneddin'in terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle olgunlaşmış, kâmil bir insandır. Ayrıca Şems'in sohbetlerinde de bulunmuş, ondan da feyz almıştır.(50)

Mevlânâ ile Şems buluşmalarında, altı ay Şeyh Selâhaddin'in hücresinde sohbet etmişlerdir. Onlara hizmet edebilme şerefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarlığına eren zât, Şeyh Selâhaddin'dir.(51)

Şeyh Selâhaddin, kuyumcu dükkânında altın varak yaparak, helâlinden para kazanmak ve manevî hâlini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.(52)

1. Hazret-i Mevlânâ'nın Vecd ile Semâ'ı:

Şeyh Selâhaddin'in, Mevlânâ ile tanışması tâ Seyyid Burhâneddin'in manevî terbiyesi altına girdiği tarihte başlar; fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlânâ'ya manen bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hâdisedir:

Mevlânâ bir gün Şeyh Selâhaddin'in Kuyumcular çarşısındaki dükkânının önünden geçmektedir, içerde varak yapmak için çekiçle altın döğmekte olan Kuyumcu Şeyh Selâhaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlânâ, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir (Allah tarafından manen çekilerek irâdesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip İlâhî aşka dalarak) Semâ etmeye başlar. Dışarıda Mevlânâ'nın Semâ ettiğini gören Şeyh Selâhaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Semâ ettiğini anlayınca, altınının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de dışarı fırlar ve Mevlânâ'nın ayaklarına kapanır."(53)

2. Hazret-i Mevlânâ'nın, Şeyh Selâhaddin Hazretleri'ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi:

Mevlânâ, son Şam seyahatinde, mânâ yönünden Şems'i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine Şeyh Selâhaddin'i dost ve hemdem olarak seçti.

Mevlânâ, Şems'e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selâhaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu.

Mevlânâ, Allah'ın cemâl tecellileri içinde ruhen manevî bir âlemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birini tayin etmiştir, işte Şeyh Selâhaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur.

Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin'e yalnız manevî bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı, hakkında : "Benim sağ gözüm"(54) diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun'u, oğlu Sultan Veled'e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu.

3. Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Olgunluğu :

Mevlânâ'nın, Şems ile dostluğunu çekemeyenler bu sefer de Mevlânâ'nın Şeyh Selâhaddin'e gösterdiği yakınlığa haset etmeye başladılar. Şeyh Selâhaddin'i, ümmîdir diye, yüksek irşad makamına lâyık görmüyorlardı. Şems'e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar.

Kendisine kötü düşünce ile bakan bahtsız, zavallılara Şeyh Selâhaddin :

"Mevlânâ, beni yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz.

Bilmiyorsunuz ki, benim apaçık bir görünüşüm yok, ben bir aynayım.

Mevlânâ, bende kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin?

O, kendi güzelim yüzüne âşık; bundan başka bir fikre düşmek, kötü bir şey."(55) diyerek, kemâl ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllülüğünü) göstermiştir.

4. Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Ebedî Aleme Göçüşü :

Mevlânâ ile Şeyh Selâhaddin, on yıl birbirleriyle adetâ mest olarak görüşüp sohbet ettiler; ayrılık mahmurluğunu tadmadan, visal âleminde safâlar sürdüler.

Nihayet Şeyh Selâhaddin hastalandı ve ebedi âleme göçtü (1259).

c. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri:

Çelebi Hüsâmeddin, vaktiyle Konya'ya göçmüş bir soylu ailedendir ve doğum yeri Konya'dır (1225).

Çelebi lâkabını kendisine veren Mevlânâ'dır.

Gençliğinin ilk yıllarında, Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi Hüsâmeddin, zamanının bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakın alâka ve himaye gördüğü hâlde, bütün hizmetkârları ve arkadaşlarıyla, Mevlânâ'nın hizmetini seçmiştir. Böylece Mevlânâ'nın terbiyesinde yetişip olgunlaşmış, kâmil insan olmuştur.

I. Hazret-i Mevlânâ'nın Çelebi Hüsâmeddin'i Kendisine Hemdem ve Halîfe Seçmesi:

Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin'den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsâmeddin'i seçti ve dostlarına şöyle dedi:

"Ona baş eğin, önünde âcizcesine kanatlarınızı yere gerin!

Bütün buyruklarını yerine getirin; sevgisini canınızın tâ içine ekin.

O rahmet mâdenidir, Allah nurudur." (56)

Mevlânâ'nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled'in diliyle :

"Bütün dostlar, onun lütuf suyuna testi kesildiler. Şems'e ve Şeyh Selâhaddin'e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsâmeddin'e itaat ettiler."(57)

Çelebi Hüsâmeddin onbeş sene Mevlânâ'nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlânâ'dan sonra da dokuz sene irşad makamında, Mevlânâ'nın postunda oturdu.

2. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin Değeri:

Mevlânâ, ancak Çelebi Hüsâmeddin'in bulunduğu mecliste rahat bulur, huzur duyar, coşup mânâlar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlânâ'ya göre, hakikatler memesinden mânâlar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsâmeddin'dir. Mesnevî'sinde bu mânâya işaretle şöyle der:

"Bu söz, can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor.

Dinliyen susuz ve arayıcı olursa, va'zeden ölü bile olsa söyler.

Dinliyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir.

Kapımdan içeri, nâ-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir.

Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar.

Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır.

Çengin zir (en ince) ve bam (en kaim) nağmeleri, nasıl olur da sağır kulak için terennüm edilir?

Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil."(58)

İste İslâmî Tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri olan Mesnevî'yi Çelebi Hüsâmeddin, Mevlânâ'nın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkarmıştır. (59)

3. Çelebi Hüsâmeddin Hakkında :

Mevlânâ'nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsâlâr, Risâle'sinde, Çelebi Hüsâmeddin'in değerini şu cümlelerle belirtiyor :

"Hakikatte Hüdâvendigâr Hazretlerimizin tam mazharı Çelebi Hüsâmeddin idi ve bütün Mesnevî-i Şerif O'nun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli, kendilerine bahşedilen Mesnevî'nin yalnızca yazılması hususundu, kıyamete kadar Çelebi Hüsdmeddin'e teşekkür etseler, yine şükran borçlarını ödeyemezler." (60)

4. Mesnevi'nin Yazılışı:

Eflâkî, Mesnevî'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki:

"Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultânı Çelebi Hüsâmeddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Semâ ederken, hamamda otururken, ayakta, sükûnet ve hareket hâlinde dâima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlıyarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsâmeddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsâmeddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu." (61)

Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yıllan arasında sona erdi.(62)

E. Hazret-i Mevlânâ'nın Bakî Âleme Göçüşü :

Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddin ile tam onbeş sene güzel demler, hoş sofalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürür içinde yaşadı. Dostları o'nun cemâlinin nuruna pervane olmuşlardı.

Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedî cemâl âlemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü.

Mevlânâ'nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman ahâli, şifâlar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.

1. Şeyh Sadreddin-i Konevî Hazretleri'nin Ziyareti:

Şeyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlânâ'ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyân edip :

"Allah yakın zamanda şifâlar versin. Hastalık âhirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz âlemin canısınız, inşâallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz" diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ :

"Bundan sonra Allah sizlere şifâ versin. Âşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?" dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlıyarak kalkıp gitti.(63)

2. Hazret-i Mevlânâ'nın Hanımına Cevâbı:

Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı.
Mevlânâ'nın hanımı, Mevlânâ'ya hitaben:

"Ey âlemin nuru, ey âdemin canı.' Bizi bırakıp nereye gideceksin?" (64) diyerek ağlıyor ve ilâve ediyordu:

"Hudâvendigâr Hazretleri'nin dünyayı hakikat ve mânâlarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması lâzımdı."

Mevlânâ da cevaben:

"Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrûd'uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben,