İskender Pala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İskender Pala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2012 Cumartesi

Hangi Mevlânâ

Hangi Mevlânâ

Zannımca iki Mevlânâ vardır. Şems’ten önceki bilgin ve Şems’ten sonraki şeyh.

Şems gelmeden evvel Mevlânâ saygın bir kişidir ama aklını önceleyen bir kimliğin sahibidir. Şems’ten sonra gönlünün peşine takılıp gider.  Onun bu tutumu halkın, bilgin olmasına alıştıkları Mevlânâ’daki değişikliğe bir karşı tavır oluşturmalarıyla sonuçlanır. Dolayısıyla Konya sokaklarını bir akıl ve gönül çatışması sarar. Halk, benimsedikleri bilgin Mevlânâ’dan sorularına cevap, dertlerine çare, yoksulluklarına teselli istemektedir. Oysa gönül adamı Mevlânâ madde eksenli hayata akılcı çözümler üretmek yerine mana iklimlerinde kanat çırpan bir Anka’ya dönmüştür. Halk için yadırgatıcı bir gelişmedir bu ve belli çevrelerden itirazlar başlar.  Şems’in  müdanasız, tekellüfsüz ve  riyadan perdesiz kişiliği de bu itirazların yüksek sesle yapılması için yeterli sebeptir. Söylediklerine göre bir gün ne idüğü belirsiz, siyahlara bürünmüş uzun saçlı bir adam gelmiş, ellerindeki Mevlânâ’yı alıp değiştirivermiştir. Konya, akıl adamı Mevlânâ’nın gönül adamı olmasını kaldıramamış, kutuplaşmalar başlamıştır. Üstelik Moğol istilasının, kuraklıkların, üst üste yaşanan şiddetli kışların ve bozulan insan ilişkilerinin, düşmanlıkların, kinlerin harmanladığı, yoksullukların pençesinde kıvranan ve bu yüzden birkaç kuruş için ölen veya öldüren bir Konya’dır burası. Şems ve Şems’ten sonraki Mevlânâ, iki gönüldaş, böyle bir ortamın mide açlıklarını bırakıp yerine gönül açlıklarını doyurmayı önemsemişlerdir. Yazık ki Konya’daki bozulan düzenin insanları, çözümsüz binbir dertlerinden bıkmışken, bir de bu iki zarif adamın tavırlarını dert edinmişlerdir. İçlerinden hakikati görenler, akıllarının emrettiği maddeyi ve zenginliği elde edemediklerine üzülmeyi bırakıp Mevlânâ’nın vaazlarına ve sohbetlerine koşarak gönüllerini zenginleştirme yoluna gittiler. Bir tür teselli… İşin ilginci, bu teselliyi arayanların sayısı her gün çığ gibi büyüyor,  onun vaaz ettiği camiler dolup taşıyor, sohbet ettiği meclislerde iğne atılsa yere düşmüyordu. Çarşıda, pazarda, sokakta, sarayda artık onun sevgi, dostluk,  gülümseme, hoşgörü gibi erdemleri anlattığı insanın manasını önceleyen anlayışı vardır. Üstelik buna dil, din, ırk, soy veya sosyal statü ayrımlarını karıştırmıyor, “Ne olursan ol” veya “Kim olursan ol yine gel!” diyordu. O kadar ki düşman Moğollar bile kapısına geliyor, kendilerini onun cazibe alanından uzakta tutamıyorlardı.
    On üçüncü yüzyıl Konya’sındaki sancılar günümüz dünyası için de geçerlidir ve sanki insanlık aynı madde ile mana çatışmasını kabuk değiştirmiş olarak yeniden yaşamaktadır: Akıl, moda, sermaye ve lüks bir yanda; gönül, sevgi, gelenek ve yardımlaşma diğer yanda. “Tut, çek, kavra, al, götür” gibi fiiller dillerde, “sev, paylaş, gülümse, elini uzat, dostluk kur” gibi kelimeler lugatların açılmayan sayfalarında. Durmadan maddeyi talep eden ve sahiplenenler (açgözlülük) ile maddeye ulaşamayan veya ulaştırılmayanlar (yoksulluk) arasında üreyen materyalizm bakterileri, dünyayı tedavisi olmayan obezite ile tedavisi önemsenmeyen açlık ölümlerinin pençesine atmış durumda. Sadece bedenler değil, ruhlar da hasta artık. Madde o derece yüksek bir değer ifade etmeye başladı ki mana (gönül, ruh, iman, duygu vb. soyut kavramlar bütünü) unutuldu.  Sonuçta insanlık, sevgisiz ve aşksız bir kalabalığa dönüştü. Oysa mana değeri taşıyan her duygu, her inanış, her tavır, her bakış ancak sevgi ve aşk ile hayat bulur. Mevlânâ’nın aşkı bu derece önemsemesinin ve maddeden kaynaklanan açlıkların (açgözlülüklerin) karşısına mana doygunluklarını koymasının altında yatan sebep bizce budur. O halde Mevlânâ’yı yalnızca Şeb-i Arus (Şeb-i Aruz değil) törenlerinde bir Fatiha ile anmak yetmez; belki kitaplarını okuyarak gidişatımızı gözden geçirmek, onun rehberliğiyle hayatımızın manaya açılan kapılarından girmek gerekir. Çünkü o, eserleriyle, sözleriyle gelip bize tekrar rehber olabilir, bize aşkı yeniden tanıtabilir, yaşatabilir. Değil mi ki bir şiirinde,      “A gönül, satrancı öyle oyna ki, yedi yüz yıl sonra mat diyebilesin!” buyurmuştu...
İskender PALA

7S38HY2FYC6C

14 Ağustos 2012 Salı

Kadr ü Kıymet Bilmek

Kadr ü Kıymet Bilmek

Unuttuğumuz birkaç kelime ve terkip: Kadir bilmek, kadr ü kıymet, kadirdân (değer bilen), kadr-âşina (değer bilir), kadirşinas (değer bilir), âlî-kadr (değeri büyük)... Kadir (kadr) kelimesi, "güç yetirmek, takdir, şeref ve azamet, itibar, derece" gibi anlamlar taşıdığı gibi "ölçü, miktar" anlamını da yüklenir (karınca kadrince).
Kadir bilmek, zor bir sınavı başarmaktır. Tarih boyunca pek çok kişi kadrinin bilinmediğinden şikâyet etmiş, insanların kadirbilmezliğini yermiştir. İşte Karacaoğlan, "Kadir kıymet bilmez olmuş her kişi / Kadir kıymet bilen yere gidelim"; işte Mazlumî, "Hayırsız komşudan yaman kardaştan / Kadir bilenlerin iti yahşıdır". İşte üstad Laedrî, "Âsaf'ın mikdarını bilmez Süleyman olmayan / Bilmez insan kadrini alemde insan olmayan". Ve Hayali Bey'in o yürekler yakan şikâyeti "Ko beni gussa vü hicr ile yanıp yakılayın / Sen var ol kadrini bilmezler ile şâd yürü (Ey sevgili, ben keder ve ayrılık içinde yanıp yakılırken var git sen değerini bilmeyenlerin arasında gününü gün et [elimden ne gelir?]). İlla bu konuda en büyük çığlığı Fatih döneminden bir kadın şair, Mihri Hatun göklere yükseltir. Ben onun beytini ilk okuduğumda, "A Mihri Hatun" dedim içimden, "başka hiçbir şiirin olmasaydı bile, şu iki dize, senin adını kıyamete kadar yaşatmaya kâfi gelirdi." Diyor ki "Kadri bilinmeyen âşıklar için haşre değin / Döğelim başımızı taşlara aksın yaşımız ([Gelin, koşun,] kadri bilinmeyen âşıklar için başımızı taşlara vurarak ta kıyamete kadar ağlayıp gözyaşı akıtalım!)"
Kadr kelimesinin bu "değerli olma" anlamı senemizin bir gecesini de diğerlerinden ayırıp kıymetlendirir. O kıymet, açık ve sakin bir geceye şavk olur, açıktır, mutedildir. Bin aydan hayırlı, milyon geceye bedeldir. Cebrail ve melekler yer semasında, bir bayrak Hz. Peygamber'in ravzasının kubbesine, bir bayrak Kudüs'te Mescid-i Aksa'nın çatısına, bir bayrak da Tur dağının tepesine dikmişler, dalga dalga insanları melekliğe çağırıp dualara amin derler. Bu gece denizlerin suyunun bir an tatlılaşıverdiği gecedir. Sabahında kızıl güneşin tepsi gibi doğduğu gece. Bu gece, Kur'ân'ın nazil olduğu ve belki de sabahında Bedir zaferinin vuku bulduğu gecedir. Bir defa olmuş, geçmiştir de biz her sene onun şeref ve hatırasına yeni bir geceyi kıymetlendiririz. Gülzar-ı Aşk şârihi Hüseyin Vassaf, bu gece için "Ey Kadr-i pür-şerâfet ey leyletü'l-mualla / Müstağrak-ı füyûzun oldukça böyle dünya // Ettikçe gark-ı envâr alemleri hulûlun / Kadr-i celîlin olsun daim senin mualla (Ey şereflerle dolu Kadir, ey yüksekten yüksek gece! Dünya her yıl yeniden senin feyiz ve bereketlerine boğuldukça ve senin gelişin âlemleri nura gark ettikçe, yüce şerefin daima çoğalsın, şanın artsın!)" temennisinde bulunur. Gecesi kadir olanın gündüzünü bayram sayan bizim Yunus ise, "Bize kadir gecesidir bu gece / Ko irte olmasın, seher gerekmez" diyerek Kadir Gecesi'ne eren âşığın, güneşin doğuşunu daima öteleyeceğini dillendirir. Öyle ya, ruh terbiyesi altında yol yordam yürüyerek nefisle mücadele sürdüren Hak âşığı, her türlü afetlerden selamettedir ve hakikat güneşi doğuncaya kadar kazanç üstüne kazançtır. Böyle bir gece insanı zati tecelli ve İlahî vuslata götürdüğü için sabahın gelmesini istemez. Hakikat güneşi kalbine doğan için dünyayı aydınlatan güneşe ne hacet! Bin ay kılıcını üzerinden çıkarmadan gaza eyleyen, gündüzleri oruç tutup geceleri de sabaha kadar ibadetle geçiren erler adına... Bir yıldan bir yıla akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılan, nasip sahibi serverler adına... Her geleni Hızır bilen ve durmadan "Ey Allah! Gerçekten Sen çok affedicisin, affı seversin, öyleyse beni affet" diyenler adına... Bu gece kıymet ve değer gecesidir, kıymetli ve değerlilerin gecesidir. Her geceden bir gece değildir. Her gece kadr olsa kadrin kadri olmaz, her taş mücevher olsa mücevher para etmezdi. Kadirdanlık meziyettir ve kadir bilenler şükür de bilirler. Gelin o halde kadir kıymet bilelim, Kadir Gecesi'nde doğalım...
*
"Ah kadrini bilmediğim günler / Koklamadan attığım gül demeti" (CST)

İskender Pala

31 Temmuz 2012 Salı

Hem Oruçlu Hem Sarhoş

   Hem Oruçlu Hem Sarhoş

Halil Cibran anlatıyor:"Gençliğimde, bir defasında, dağın öteki tarafında, sessiz koruda yaşayan yaşlı bir ermişi ziyaret ettim. Biz onunla oturmuş, erdemin doğası üzerinde konuşurken, bir haydut, yamacı tırmanarak yorgun argın yanımıza geldi. Ermişin önünde diz çöküp eğildi ve"Ey ermiş," dedi, "kurtulmak, rahatlamak istiyorum. Günahlarımın yükü taşınmaz ağırlıkta."
Ermiş, "Benim günahlarım da öyle," dedi, "Taşıyamayacağım kadar ağır benim sırtımda."
Haydut, "Fakat ben bir hırsızım, bir çapulcu..." dedi.
Ermiş, "Ben de öyleyim, hırsız ve vurguncu" diye cevap verdi.
Haydut, "Fakat ben aynı zamanda bir katilim," dedi, "kurbanlarımın feryatları gitmiyor kulağımdan..."
Ermiş, "Ben de öyleyim" diye cevap verdi, "ben de katilim ve kurbanlarımın feryatlarından kurtulamıyorum bir türlü..."
Haydut bu sefer, "Ama benim işlediğim, o-hoo, daha bir sürü suç türü var" dedi.
Ermiş, "Benim de öyle" diye cevapladı. "Benim de işlediğim sayısız suçlar var." Bunun üzerine haydut ayağa kalktı, ermişi süzdü, gözlerinde tuhaf bir ışık vardı ve giderken dağın yamacından hoplaya zıplaya aşağı indi.
Ermişe döndüm ve "Kendinizi niçin işlemediğiniz günahlarla suçlayıp durdunuz?" diye sordum. "Kendiniz de görmüyor musunuz ki bu giden adam artık sizin sözlerinize hiç inanmayacak?"
Ermiş, alçak sesle, "Onun artık bana inanmayacağı doğru" dedi, "Fakat yine de, buraya gelirken neyi bulmak istiyorsa onu buldu. Rahatlamak istiyordu ve rahatladı." diye cevap verdi bana. Aynı anda uzaktan, haydudun tutturduğu şarkıyı işittik. Onun şarkısının yankısıyla vadi o an şenlikle doluvermişti (Halil Cibran, Öncü, s. 30-32[1])."
Bu haydut ile ermişin sohbetini okurken sonucu nereye varacak diye aklınızdan pek çok ihtimal geçmiş olabilir. Benim de öyle oldu ve sonunun nereye varacağı hususunda bir hayli meraklandım. Konuşmaya, "kurtulmak ve rahatlamak istiyorum" diye başlayan bir haydut için ermişin göstereceği nasihat tavrı ve tövbe kapısına yönelmeyi bekleyip durdum ilkin. Ama hayret, ermiş böyle bir yol izlemiyor, kendinden kaçan, kendinden kurtulmak isteyen haydudun kaçışına ve kurtuluşuna geçici bir çare sunuyordu. Tabiri caizse ağrıyı dindiriyor ama tedavi etmiyordu. Bunu da kendisinin ondan daha suçlu, daha kötü biri olduğunu ısrarla vurgulayarak yapıyordu. Bu durumda ermişin sözlerinde mecazlar aramak gerekirdi. Öyle yaptım; günahlarının ağırlığından bahsederken ermiş olmadan evvelki hayatına dair işaretler bulmaya çalıştım, hırsız ve vurguncu olduğunu söylerken dervişlerin kötülük dolu gönüllerini çalarak iyilikle doldurduğunu, nice eşkıya tabiatlı insanları vurgunlar ile kapısına yığdığını falan düşündüm. Katil olduğunu ve kurbanlarının feryatlarını anlattığı sözlerini de nefis denen azgını öldürdüğüne ama öldüremediklerinin kötülükleri elinden feryat eden temiz ruhlara yordum. Gel gelelim yazının sonu, ermişin bütün bu vetirelerden geçmediğini söylüyordu. Evet, masumdu, işlemediği günahları, sırf haydudu rahatlatmak ve aradığını buldurmak için söylemişti. Peki ama ya ermiş doğru söylüyorsa, görünüşüyle yaptığı birbiriyle çelişiyorsa. Eskiden nice eşkıyanın hakikati bulduktan sonra erdiğini ve mürşit olduğunu biliyordum, ama günümüzde de nice mürşit geçinenin aslında haydut nefsini ermiş mertebesinde gösterdiğini göz ardı edemezdim. İşte o anda titredim, eski bir şairin o bercestesini düşündüm:
"Mey gibi her bir harâmın sekri olsaydı eğer / Ol zaman belli olurdu mest kim huşyâr kim"
Hani diyordu ya; "Haramlar tıpkı içki gibi insanı sarhoş ediyor olsaydı; kimin ayyaş, kimin ayık olduğu o vakit belli olurdu!"
Bilemiyorum, kendinden kurtulmayı samimiyetle isteyen bir haydut mu, yoksa haydutluğa devam eden bir ermiş mi üstündür. O halde herkesin kendisine sorması gereken soru şu: Oruç tutarak, namaz kılarak, Kur'an okuyarak haydut nefsimizden kurtulmak mı istiyoruz, yoksa onun haydutluklarını gizlemek için ermiş cübbesi mi giyiniyoruz? Hem oruçlu, hem sarhoş; öyle mi?!..

[1] Değerli şair dostumuz Cahit Koytak, 20. yüzyılın en parlak isimlerinden Halil Cibran'ın külliyatını nefis bir Türkçeyle okuyucuya kazandırdı. Kapı Yayınları arasında çıkan Cibran kitapları modern çağa hitap eden bir hikmetler hazinesi.

İskender Pala

Kaynak: Zaman.Com.Tr

14 Haziran 2012 Perşembe

Mi'rac

Mi'rac

Mi'rac kandili!... Hani nebiler nebisinin insanlığın önderlerine önder olduğu gecenin hatırası. Hani kainatın efendisinin, Burak'ın ve Refref'in süvarisi olarak Mekke'den Kudüs'e vücuduyla ve varlığıyla israyı gerçekleştirip ruhuyla göklere uruc edişinin yıldönümü.
Hani geri gelirken müminlerine beş vakit namazı hediye getirdiği gece. O sebeptendir ki namaz müminin miracı, yükselişi diye bilinir. O sebeptendir ki kutlu nebinin yedi kat göğün ötesine yaptığı yükselişe mukabil kişinin kendi semasına yükselişi, içerilere doğru, kalbinden yol bularak derinlere doğru, daha derinlere doğru yolculuğa çıkması önem kazanır. Galiba kulluk, biraz da miraca imanımız, miracımızı eksiksiz yapmamızla bağlantılıdır.
Ayetin beyanıyla Efendiler Efendisi, mirac gecesinde Allah'a iki yay aralığı kadar yakın varmış. Bazıları bu iki yay aralığını bir yayın iki kiriş bağlanan iki ucu olarak yorumlar ki yaklaşık bir kulaç kadardır. Ama bazı müfessirler, iki yay aralığının üst üste çakışmış iki yayın arasındaki boşluk kadar olduğunu zikrederler ki ancak birkaç milimden ibarettir. Rivayet odur ki eskiler söz verecekleri veya ahitleşecekleri vakit yaylarını üst üste çakıştırır ve iki yay ile hedefe tek ok atarlarmış. Böylece o iki kişinin ahdi ve peymanı tek hedefe yönelik olur ve ahdinden dönenin yayı kırılırmış. Buna göre ayetteki iki yay aralığı, bir okun kalınlığı kadar (uzunluğu değil) olur ki neredeyse bir santimden daha azdır. Demek ki Mirac gecesinde Allah ile Rasulü, birbirlerine bir santim kadar yakındı. O halde soru şudur: Seven sevilene bir santimden daha yakınlaşmış iken neden ondan ayrılsın ki?
Bu soru bana, Allah Elçisi'nin Mirac'a giderken yaşadığı şetaret ve heyecandan çok, ayrılıp da geri dönerken yaşadığı ruh halini düşündürür daima. Hangi âşık ne uğruna ve kim uğruna sevgiliden ayrılmaya razı olur? Nasıl bir ideal, bir âşıkın, aşk işinde böylesine bir aykırı tavra rıza göstermesine kapı aralayabilir?
Bahis konusu beşeri bir aşk olsaydı bunun cevabı kolay olur ve "Sevgili öyle istemiş, âşık da onu gücendirmemek için geri dönmüştür, ta ki yeniden vuslata giden heyecanlı yolu yaşasınlar" derdik, olur biterdi. Ama Allah Elçisi'nin Mi'rac'dan geri dönme fedakârlığı yalnızca bu sebebe bağlanıp bırakılmamalı. Bilakis o, canı olan her şeyin ve herkesin, Sevgili'ye âşık olması için dönmüş olsa gerektir. Ta ki aşk çoğalsın, cümle sözler aşk üzerine, cümle hareketler aşk ile, cümle varlık aşkın içinde olsun. O halde diyebiliriz ki Muhammed Mustafa, Mi'rac'dan bizim için dönmüştür, ümmeti için... Ta ki kendi sevgilisini ümmeti de sevsin, yalnızca bir türlü olan aşkın binlerce türlü görüntüsü çoğalsın, her yol aşka gitsin...
Şikarizade Ahmed Efendi'nin Tayyibetü'l-Ezhâr adlı eserinde bu hakiki aşkın görüntülerinden biri şöyle anlatılır (özetliyor ve sadeleştiriyoruz): Biline ki Receb ayının 12'nci gecesinden 26'sı Mirac gecesine kadar Medineliler Hz. Hamza'nın Uhut eteklerindeki kabri başında çadırlar kurar, şenlikler ederler. Civar kabile ve kasabalardan güruh güruh insanlar gelip öyle kalabalık olur ki gören, hac zamanı zanneder. Mirac'a üç gün kala Yemen'den, Taif'ten, Yenbu'dan ve elbette Mekke'den hecinlerle çoluk çocuk gelenler o üç gün ve gecede öyle şenlikler ederler ki Medine, gürül gürül çağlar. Her gelen kabilelerin gözlerinde yağmur gibi yaşlar ile kasideler okunur, na'tlar söylenir, "Selat ve selam sana olsun ey günahkâr ümmetin şefaatçisi!" diye feryat ve figanlar ederek ta Ravza-i Mutahhara'ya dek yerleri ve gökleri dolduran selat ve selam ile yürüyüp Efendimiz'in huzuruna vardıklarında gözlerden yaşlar ırmak olup çağlamaya, söylenen yakarışlar ateş olup yürekleri dağlamaya başlar. Kabrine sarılıp ağlayanlar öyle feryad ederler ki, yürekler dayanmaz... Orada bir insanın kalbi taş olsa yağ olup erir, orada bir günahkâr bulunsa tövbeye gelir... Burada üç gün üç gece huzura karşı halka olup otururlar, ağlaya ağlaya dua ve münacatta bulunurlar. Kah birisi bir kaside çığırır, kah diğeri bir medhiye ile haykırır. Biri dinlenirken diğeri söyler, biri söylerken öteki dinler... "Merhaba!.. Merhaba!.. Ya Muhammed!" nidaları birbirine eklenirken bedeni söğüt yaprağı misali titreyenler mi dersiniz, kalpleri yerinden fırlayacak gibi heyecanla sıçrayanlar mı?!.. Gözlerden akan yaşları anlatmaya takat yetmez, bayılıp düşenleri, can verip gidenleri diller tasvir etmez. Üç gün üç gece böyle devam eder... Dördüncü gün akşamı Mi'rac gecesidir; ikindi vaktinde Ravza'ya bir minber konur, âşıklar Mi'rac'ı anlatan manzumeler okur, vaazlar irad ederler. Ravza öyle bir dolar ki, iğne atılsa yere düşmez. Ta güneş doğasıya kadar salat ve selam, medih ve kelam, rüku ve kıyam devam eder, devam eder, devam eder..."
Zannederiz Mi'rac'ın has âşıkı, o gece sevgilinin yanından işte bu manzaralar çoğalsın diye ayrılıp gelmiştir. Çünkü "Bu şeb tulû-ı safâ-bahş-ı âfitâba kadar / Zemîne nûr yağar âsumân-ı bâlâdan / Gelir sımâhına her cezbedâr-ı îmânın / Nidâ-yı rahmet-i Hallâk Arş-ı A'lâ'dan (Bu gece, ta güneşin parlayarak doğduğu vakte kadar, yüksek semalardan yeryüzüne nur yağar. İman dairesinde yer alan inanmış herkesin kulağına bu gece Arş-ı Âlâ'dan Allah'ın [Yok mu bana yönelen ki onu sahipleneyim, yok mu tevbe eden ki onu affedeyim] çağrısı gelir."
Yaklaşan kandiliniz mübarek olsun!..

İskender PALA

7 Haziran 2012 Perşembe

Eşik

Eşik

Hayretler ettim; üniversiteye girmeye hazırlanan bir delikanlı "eşik" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Hayır, yurt dışında büyümüş de değildi; İstanbul'da yaşıyordu.
AVM'ler, markalar, bilgisayarlar, sosyal medya hakkında bilmediği yoktu, ama eşik kelimesini "eşek" ile karıştırmıştı. Nasıl bir evde oturduğunu sordum. Tahmin ettiğim gibi, modern bir evde oturuyormuş. Çünkü eşiği tarif ettiğim zaman zihninde canlandıramadı. O eski evlerin sofadan odaya geçilirken kapının dışarıdan muhafazası, soğuğun yahut haşeratın odaya girmemesi, evi dış etkilerden koruması için yapılan taş veya tahta çıkıntılarının, yani eşiğin hayatımızdan çıktığını, hatta kaybolup gittiğini o vakit anladım. Hafızamı yokladım, son zamanlarda misafir olduğum evleri gözümün önünden geçirdim, gerçekten de modern müteahhitlerin, site esasına dayalı apartman veya gökdelenlerinde, TOKİ veya KİPTAŞ'ın geliştirdiği yeni kentleşme mekanlarında artık eşik kullanılmadığını fark ettim. Kapı boşluğunun altları artık düz yapılıyor, taş veya tahtadan bir çıkıntı zaid addediliyor. Belki de bu bir gelişme biçimi, çünkü modern kentlerin evlerinde ısınma, haşerat önlemleri, güvenlik vb. hep eşiğe gerek duymadan tasarlanıyor, kapılar neredeyse ışınlama sistemiyle açılıp kapanıyor, kanatların bir eşiğe yaslanmasına gerek kalmıyor. Bir an düşündüm, eşiğin kendisi gibi eşik kelimesi de kullanımımızdan çıkarsa medeniyet birikiminden neler eksilecek diye. İlk aklıma geliveren birkaç deyim oldu tabii: "Eşiğine yüz sürmek, eşiğini öpmek, eşiğine çıkmak, eşiğini aşındırmak, eşiğine baş koymak, eşik (size) haram olsun, eşik kalkmayınca komşuluk kalkmaz vb..." Birkaç gün zihnimde bu soruyla dolaştım, okumalarımı bu dikkatle yaptım. Hafıza tazelemeye vesile olacak o kadar şeyle karşılaştım ki...
Yusuf Has Hacib, o ünlü eseri Kutadgu Bilig'de "Eğer bir alime eşikte bir yer isabet ederse, o eşik baş köşeden daha iyi ve yüksek olur" diyor. Bugün, bir alimin bastığı eşik, baş köşeden daha değerli hale geliyor mu, şüpheliyim. Zannımca zihnimizdeki bu sıralamayı güç sahipleri lehine değiştirelim, artık bir muktedirin bastığı oda, bir alimin bastığı sofadan değerli olsun diye eşiği evimizden şu materyalist anlayışlar söküp atmıştır. Öyle olmasaydı, ne Ubeydî nam şair "Aşınıptır yüzümüz eşiğine sürmekten / A beyim kalmadı yanında dirîğâ yüzümüz" diye şikayette bulunur, ne de ona eşiğinde bu derece eziyet gösteren efendiler bulunurdu. Şairimiz yine zarif imiş ki, "A efendi, yüzümüzü sürmekten eşiğin aşındı" diyemiyor da, "yüzümüz aşındı" diyor. Kim bilir eşiğin aşındı derse bir de hesap sorulur, eşiği aşındırma cezasına çarptırılıverirdi.
Eskilere göre eşik kavramı iç ile dışın, zahir ile batının sınırıdır. Eskiden bahçeli evlerin avlu kapısı bilhassa eşikli yapılır ve harem ile namahrem, içerden olanla dışarlıklı olan orada seçilirmiş. Malum, dışarıdan gelen birisi eve avludaki eşiği aşarak girer, odaya girmek içinse ikinci eşikten, sofa eşiğinden geçmek gerekir. Bir hanenin haremlik ve selamlık bölümlerindeki eşikleri geçmek gibi. Keza tasavvuf da eşiği aynı maksatla kullanır ve zâhirden bâtına yahut dıştan içe yönelişleri bu eşiklerde derecelendirir. Bir tekkenin birinci eşiği herkese açıktır, ama ikinci eşik, mürşidin huzuruna açılır ve yalnızca has kullara, özge dervişlere, halifelere açıktır. Pek çok tarikat, şeyh eşiğini, işte bu yüzden mübarek ve mukaddes görür. Hanedeki olgun erlere ulaşmak ancak o kutsal eşiği geçmekle mümkündür çünkü. Üstelik o kutsallık yüzünden eşiğe basılmaz, ancak yüz sürülür (eşiğine yüz sürmek), öpülür (eşiğini öpmek), mertebece yüksek kabul edilir (eşiğine çıkmak) veya baş konulur (eşiğine baş koymak). Bu sonuncusu aşkın da son mertebesidir ki eşiğe konan baş, kurbana gelmiş âşıkın/dervişin başı demektir. Divan şiiri, sevgilinin eşiğine baş koyan, orada ölmeye gelen, oradan geri dönmeyi asla düşünmeyen âşıkların hikayeleriyle doludur (Eşiğinde can veren merdin sevabın bulmadı / Hazret-i Eyyûb-ı Ensârî'de kurbân eyleyen [Aşki]). Bu yüzden eşik bir gönül alçaklığı, bir tevazu, bir fedakarlık, bir yokluk yahut ayaklar altına döşenmişlik sembolüdür. Eşik gibi ayaklar altında olmak, yüce bir erdemdir ki her kula nasip olmaz. Eşik gibi tevazu içinde olansa elbette büyür.
Bir aşık, yahut bir derviş düşünün, eşiğe baş koymuş veya eşikte boynunu bükmüş, ellerini kavuşturmuş, dünyadan kopmuş, kulağı kapıda, kımıldamadan, vecd halinde bekliyor...


İskender Pala

31 Mayıs 2012 Perşembe

Taala’nın adıyla

Taala’nın adıyla…


Bir önsöz ile başladı Rahman olan Rab kitabına, bir açılış diledi gönüllerde…
Eylül renkli Buzağı’nın öyküsüne Musa’nın güz sarısı imtihanını sindirdi evvel, sonra İmran ailesinin mümtaz macerasını anlattı. Kadınlar hakkında emretti emrettiğince; gökten Sofra’lar indirdi İsa’ya indirdiğince. Etinden ve sütünden ve gücünden haram ile helali ayırdı Hayvanlar’ın.
A’raf’ta en ince kabuğundayken cennet ile cehennem, Ganimetler paylaşıldı hak üzre. Bir Tevbe’nin kanadında idi. Yunus’ta gördüğümüz iman, Ad ile İrem üzre at sürdü Hud adlı bir sultan. Gönüller ferahı Yusuf lirik bir aşk oluverdi Ken’an’da; korkunun ve umudun şimşeğine bir Gök gürültüsüyle yandı yanan da.
Yâd et o zamanı ki hani İbrahim Kâbe’ye ilk taşı koymuştu ve Hicr kentinden Semud ile Eykeliler Lut’u yalanlayıp kovmuştu. Hatırla!.. Ne hoştur, renk renk, çiçek çiçek ballarıyla bir Balarası; ne güzeldir Mirac’da Gece yürüyüşüne çıkar gibi Kutlu Sevgili gece yarısı. Hani yedi er vardı bir Mağara’da, bir de Kıtmîr; hani âbide Meryem bir çocuk doğurmuştu ruşen–zamîr?!..
Ta–Hâ!..
Peygamberler aşkına!.. Kâbe ve Zemzem aşkına; hurma ile Hac aşkına… “Muhakkak ki Mü’minler felaha ermişlerdir.” Ve Nur ile küfrü Ayıran’dır bu kitâb; arz ile semada bu kitaba hayrandır her hitab. Hiçbir kelam, hiçbir söz, eş olmaz bir harfine; Şairler şöyle dursun, övgüsüne aciz kalır şiirler bile. Öyle ya, Karınca Süleyman ile bahs edebilsin mi; Hikayeler hakikate gidebilsin, Örümcek aslanı yedebilsin mi? Bu kitab ki, Rum’un elbette mağlub olduğunu da, Lokman’ın Secde ederek hitmetle dolduğunu da, Ordular’ın ahvâlini de, Sebe kentinin hâlini de bize dosdoğru anlattı. Bu kitap ki, Yoktan Yaratan’a özge bir sanattı.
Ya–Sîn!..
Saf saf duranlar aşkına!.. Ve Sad aşkına… “Ve kâfir olanlar, Bölük Bölük cehenneme sevk edilmişlerdir.” Mü’minse açıklayarak göğsündeki imanı, ve Danışarak nefsindeki gümânı… Namazı dosdoğru kılarak ve Altın ile mücevherlerden manevi süsler alarak girer yola. Ne zifiri gölgeli alev saçan Duman’lar, ne Diz Çökenler ve vuruşarak koşanlar, ne de Kum Tepeleri’nce zulümlere batanlar onu döndürebilir yolundan. Övülmüş Elçi’dir ki ona Feth’i müjdelerdi; altından ırmaklar akan Odalar müjde verdi.
Kâf!..
Tozu dumana katanlar aşkına!.. Tur dağından Yıldız doğar, Ay çıkar. Rahman “Kıyam et!” dediyse elbet Kıyamet çıkar. Dağlar pamuk pamuk atılır çevremizde, Demirleri eriten Mücadele çatılır çehremizde… Bir Toplanış’la toplandığında, İmtihan olunan kadın da… Saf tutmak üzere Toplanma gününde Münafıklar adında… Bilecekler elbet gerçek Kâr–zarar gününü, anacaklar elbet Efendim’in adını ve ününü. Boşanmanın bir yük, Haram kılmanın bir yok olduğu o günde, hani dönecek ya her şey Mülk’ün sahibine!.. Hani yazan Kalem, yazacak ya Hakikati yeniden ve yine O Kalem ne güzel yazdı!.. Yüksek makamlara yazınca peygamberler kaderini, Nuh’u Tufana yazdı, denizler yana yazdı.
Cinler aşkına!.. Örtünüp bürünen ile Örtüye bürünen eşit yaşayacak Kıyamet’i elbet, ve gümüş tepsilerden saçılacak cennet baharları ayaklarına nevbet be nevbet. İnsan ki Gönderilenlerden almışken Haberini sorgunun suâlin, nasıl da Çekip çıkardı haramını helâlin ve nası Yüz çevirdi cemîlinden Cemâl’in? Ah gafil insan!..
Güneş Dürüldüğü ve gök Ayrıldığı vakit, Ölçüde hile yapanların vay haline!.. Vay haline onların sema Yarıldığı vakit!..
And olsun göğe ve Burçlara ve Gece yıldızına! Rabb’ın Pek yüce adını anarak and olsun Sarıp bürüyen kıyamete… Ve and olsun Tan vakti’nde kutsal Belde’leri kuşatan rahmete. Güneş’e de and olsun, Geceye ve Kuşluk vakti’ne de… “Senin göğsünü ferahlatacak biçimde Açmadık mı” buyuranın ahdine de… O gün inananların açık olacak gönülleri, ve açılacak gönüllerde gülleri.
İncir’e ve zeytine and olsun ki, “O, insanı bir Kan pıhtısından yarattı.” ve Kadir gecesinde üstüne rahmet rahmet, Açık bir belge olan Kitab’ı attı… Artık, “Yer şiddetli bir Sarsılışla sarsıldığında” ve Hızlı Koşanlara çarpıldığında, Kıyamet, gözyaşlarınca Çoklukları bir bir boşaltır yokluklara. Zaman’a yemin olsun ki, artık masumlara El ve dille sataşanlar o gün zilletle ziyandadır; Rabb’ın Fil sahiplerine yaptığınca, ve Kureyş’in verilmesi gerekeni vermeyen inada saptığınca hasretle hüsrandadır…
Kevser hakkı için ey kutlu er! Mühürlü kalpler, almazsa haber, taşıma keder. Madem Kafirler, Yardımı terk eder, dağlasın ciğer, bırak olsunlar heder. Ve eli kuruyasıcanın eli Kurusun… Sen ki Rahman’ın özge kulusun, hemen Allah’a yönel, İhlas’a çark et. Tan yeri yeniden sökülürken, İnsanlar dehşetle dökülürken, hemen Allah ’a sığın, kulluğu fark et. 

İSKENDER PALA

5 Aralık 2011 Pazartesi

Derviş

 Derviş


- Derviş, nereye gidersin?- Oraya giderim; bir hizmet var ise görelim diye...- Orası neresi derviş?- Bir hizmetin olduğu yer elbette!- İşin, aşın, eşin yok mudur senin?- Vardır, lakin biraz bekleyebilirler...
*
On üçüncü yüzyılda yaşamıştı o; Yunus dediler adına... Maddeyi ve manayı kavramıştı. On beşinci asırda Seyyid Nesimi suretine büründü, Hacı Bayram hırkasına girdi, öyle göründü... Sırada Kul Himmet ve Yahya Efendi olmak vardı, ardından Sünbül Sinan ile Hüdayi donunda görünmek düştü yazısına... Pek çok surette aynı kimlikle yaşadı. Zaman geldi adı sanı hiç bilinmedi, surete kimliğe hiç bürünmedi. İyiliği elbise diye giyinip, mürüvveti börk diye başında taşıdı. Mesleği vardı, ilgileri vardı, heyecanları vardı ama hepsinden iyisi vicdanı vardı. Benliği yoktu; benlikten çoook zaman önce kurtulmuştu.
Geldiği zamanı ve geldiği yeri ihya eden işler yapardı. Sahipsiz kalan tarlaları sürerek, boşa akan ırmakları mecralarına katarak, nineciğin toplayamadığını toplayarak, bebeciğin erişemediğini eriştirerek... İlla ki irfana muhtaç olanı bilgilendirerek, nesilleri nesillere bağlayacak eğitimi vererek. Sayıları gitgide çoğaldı. Benzer kıyafetler giymeye başladılar ve kişisel dertlerini o kıyafetlerde gizlediler. Benlikten kurtulup halk içine kimliksiz karışmayı öğrendiler sonra. Bir vicdan, bir de iyilik kelimelerini tanımışlar, lugatlardaki diğer kelimeleri unutmuşlardı artık. Yağmur, kar, çamur demediler; yorgunluk, uykusuzluk, bitkinlik demediler; elleriyle, tırnaklarıyla eşeleyip can buldular, enkazlar altında canlar buldular; maddeye mana kattılar, varlık dengesini sağladılar. Yılmadılar, yılgınlık göstermediler. Azimleri zafer olasıya kadar çırpındılar. Bazen gülümsediler ama çok çok ağladılar... Gerçekten çok ağladılar... Gözyaşları yanaklarını yaktı. Hak için, kurtuluş için sebat ettiler; ısrarla ayak dirediler. En son umudu coğrafyanın en son sınırına bir abide gibi dikebilmek adına en son ana kadar gayret gösterdiler, direndiler... Felaketin yurdundan en son onlar ayrıldılar; herkesi kurtardıktan sonra ancak kendilerini kurtarmanın adını andılar...
Asker oldular, gök göyneklerle doru atlara binip göklerden savaş meydanlarına atıldılar; ırgat oldular çatlayan topraklara damla damla yağmur taşıdılar; hekim oldular, çaresize tablet tablet derman yetiştirdiler, muallim oldular zihinlere ışık ışık bilgi yüklediler... Renk oldular, desen oldular, ses oldular, çizgi çizgi, satır satır, nağme nağme sanat getirdiler... Ama hepsinden iyisi, ilim dediler, mana dediler, can dediler, can verdiler... Her birerinin ellerinde bin marifet var idi. İnsan için çalıştılar, insaniyeti böyle kurtardılar.
Bir karanlık gecede, bir sarsılışla sarsıldığında toprak, koştular katman katman tabakalanan betonlara, yığın yığın biriken ıstırapla yüklü hastanelere ve sıraları kitaplarla dertop olmuş sınıflara. Geçen ay adı yine Yunus idi; bu hafta Hasan, Mert, Tuğçe, Alperen, Ahmet, İlayda, Burak, Cenk, Selim, Ayşe ve Mehmet oluverdiler. Dün yine televizyonda gördüm; bazıları ağırdan ağır enkaz ile cedelleşiyor, bazıları bir serum ile koşuyor, diğerleri masumiyetin sefaletini bir sınıfa toplamış öğretiyorlardı. Bana sırtları dönüktü, enkaz arasındaki ile sıraların arasındakini birbirine çok benzettim nedense. Biri Gül Baba, öbürü Sarı Saltuk, şurdaki Nene Hatun, diğeri Battal Gazi idi sanki. Sanki değil tam da öyleydi işte!...
Çok surette tek beden olarak yardıma koşmuş, bazen azmiyle yeri sarsıyor, bazen özverisiyle zihinlere sarsılmaz bilgiler katıyordu. Sarsıntıya dayanmayan binaların arasında sarsılmayan bir abide idi ve depremin yürekleri sarsamadığını gösteriyordu bize. Ne objektifin, ne kameramanın farkındaydı; ayaz betonları tutuyor, ıslak toprakla konuşuyor, soğuk sıralarda titreyen çocuklara ders anlatıyordu. Belki sarsıntı da, sarsılan toprak da onunla konuşuyordu da objektifler onu görmüyor, kameraman o sesi duymuyordu. Çünkü o bu toprakların has evladı, özge çocuğu idi. Biz onu görmezden geldiğimizde, öldürmeye çalıştığımızda toprak ona ruhundan kimlik biçiyor, nesilden nesile onu tekrar yaşatıyordu. Onu her çağda gördüğümüz şu sebepleydi ki, o bizim ruhumuz idi. Şehirler yıkıldığında onun ayakta kalması; şehirler yapılırken taş ile toprak arasında onun da harca karılmasındandı. İnsanı bedenen ve zihnen kurtardığı içindi ki şehirler yeniden imar edilebiliyordu. İşte ben, bu coğrafyanın bu çocuğunu gördükçe ağlayasım gelir... Sevindiğim içindir bu... Onlar hep var olsun da; gerisi keder değildir...
*
- Derviş, nereye gidersin?
- Oraya giderim; bir hizmet var ise görelim diye...
- Orası neresi derviş?
- Van, yahut ki Erciş!...
- İşin, aşın, eşin yok mudur senin?
- Vardır, lakin biraz bekleyebilirler...
*
- Alnından öpeyim senin derviş!...

İskender PALA

1 Haziran 2010 Salı

Ve Ağlamaktan Korkma Gözüm


Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha
gecelerde akarsa tevbedir adı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.
Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateş düşünün, dumanı ah ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya...Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun
başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya...Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya...Aşıka göre cennet olur cinnet ve kendi gözyaşında boğulur akıbet...

Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler...Fazilettir, diyettir...Bu yüzden denir ki
gözyaşı yiğitler karıdır ve civanmertler vakarıdır.
Tohumu eken bilir, Göz yaşın döken bilir, Gül kadrin diken değil, Çileyi çeken bilir. Ve ey gözyaşım,
Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git...Bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan coşkusuyla gel, geleceği savaşa mecbur annelerin korkusuyla git...Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git...Bülbülller konan dallarda yaprak gibi gel ve derinlerde bendini yıkan
bir ırmak gibi git. Yalınkalem savaşlara meftun acılarla gel, pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git...
Ve ağlamaktan korkma gözüm!...

İskender PALA

Gül düşleri


Gül düşleri,

Hatırımıza düştün hatırına düşür bizi.

Sevdik seni, sevindir bizi.
Uzaktayız yakınına vardır bizi; yandık pınarına kandır bizi.
Sıcak yaz günlerinde yaş dalların titreyişi gibi yandır bizi serin kuyulardan; koyu gecenin yıldızlarına karşı uyandır bizi derin uykulardan.
Gözyaşı değil nice demdir gözümüzden akan; belki eriyip biten ruhumuzdur damlayan!..
Gül sözleri edelim çok çok, ve gonca sükutu az az.
Gül düşleri görelim gül gecelerinde, Gül'ün aşkını derelim gül hecelerinde.
Gözü sürmeli ile ağlayanın arasına gül serpelim, güle yeminler edip. Gönülleri yıkayalım gül suyuyla. Gönüldendir şikayet kimseden feryâdımız yoktur.

Gönlüm ki Gül'e hasret... Üçüncü halin imkansızlığında... Ve kozanın amansız yırtılışında...

Cevher Gül'e düştü, mıknatıs bana, güzellik Gül'e, sevgi bana... Güzeller güzelleri severmiş ve sadıklar sadıkları... Güzelliğimi arttır benim Gül'üm, ve arındır ayrık güzelliklerden sevgilerimi... Senden yüzüne bakma lezzetini isterim ve titrerim vefadan sonra ayrılığına düşme dehşetiyle. Genişlet sana indirilene yaslanmakta sinemi, ve sade kıl sensiz düşüncelerden gönül ayinemi.
Bir yankı ol, ses kat sesime; bir nazar kıl can ver nefesime. Düşümde ya hayalde gel, bitirdi gerçek beni; geldir bizi her halde gel ya yanına çek beni!. Gel Efendim! Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir!..

Gönül ki Gül'e hasret...

Güzellik kendisine sıfat değil ad olan... Gül olmayınca bahçeler berbad olan...

Bakışındandır başlangıcı bütün hadiselerin; ve en büyük yangın aşkının bir kıvılcımından...
Dönüyorsa gökler bir yüzük halkasınca, ve dönmedeyse içinde ne varsa, kaşındandır yüzüğün, inci tanesi kaşından... İyi hal de hatırlatıyor seni bize, kötü hal de; korktuğumuzda da sevgin var içimizde, umduğumuzda da... Gözyaşlarımız gözbebeklerimizi boğazlıyor sensiz, duru şaraplar içinde zehirler yutuyoruz... Gökkuşaklarını toprağa gömenler de, nurunu ağızlarında söndürmek isteyenler de senden öte sınavlarda değiller aslında. Nefis kendini içine üflemekte daim...
Gülü kendi sesinde solduranların seni beklemekle geçecektir yüzyıllar süren ömürleri. Ah bir bilseler!.. Hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü'yâ gördüm.

Gönüller ki Gül'e hasret...

Gönül ki kana boyandı, ve Gül'ün aşkına yandı...

***

Aşk, bir Gül'ün adıydı... İmdat ki seven unuttu, vefa yine sevgiliye düştü!.. Gel ey, unutma bizi!... Seni bir seven aşkına sev hepimizi!.. Kararlıyım bu gece, bütün varlığımla seni öveceğim... Seni sevdiğim gibi...

İskender Pala

23 Mayıs 2010 Pazar

Şüphesiz Kadın, Erkeğin Şakayığıdır

İnnema’n-nisâ’ şakâyıku’r-ricâl
Şüphesiz kadın, erkeğin şakayığıdır.



Buyuruyor ki efendiler Efendisi: “Şüphesiz kadın, erkeğin şakayığıdır.” Buradaki şakayık kelimesi Efendiler Efendisi’nin ağzından bir veciz ifade olarak söze dökülmüş olup tevriye, iham-ı tenasüp, cinas gibi edebiyat sanatlarına örnek olabilecek bir ziynet konumunda durur. Kelimenin Arapça anlamlandırılmasına göre öncelikle kadının, erkeğin “kürek kemiği”nden bir parçası olduğu, ardından erkeğin “öteki yarısı (elmanın iki yarımı gibi birbirini tamamlayan değerler bütünü; şakk’ı)” olarak düşünüldüğü ve nihayet “şakayık (yaban lalesi, gelincik) çiçeği” olarak mana ifade ettiği görülür. İlk anlam dinî terminoloji içinde Hz. Adem’in kürek kemiğinden yaratıldığı ifadelendirilen Havva içindir. İkinci anlama göre kadın erkeğin öteki yarısıdır ki modern bilim de zaten bunu ifade etmektedir. Kadın olmadan erkeğin, erkek olmadan kadının eksik kalacağı, anatomik, fizyolojik ve psikolojik olarak erkek ile kadının bütünleşerek beşeriyetlerini tamamlayabilecekleri, aksi takdirde bünyede arızalar oluşmasının kaçınılmazlığı, bu bağlamda evlilik müessesesinin önemi, aile kurumun yaşatılması vb. söylemler hep bu şakayık (öteki yarı) düsturu üzerine temellendirilebilir. Şakayık kelimesinin bize edebiyat açısından ihtişamını gösteren anlamı ise Türkçede bildiğimiz “gelincik çiçeğini” karşılamasıdır.

Gelincik, hemen her coğrafyada kendiliğinden yetişebilen, otuz kadar türü bulunmakla birlikte hemen hepsi kırmızı renkli yaprak açan bir çiçektir. Yol kenarlarında, ekin tarlalarında, ören yerlerinin dışında Hudâyî-nâbit kabilinden sık rastlanan gelinciğin özelliği çok narin, nahif ve zarif bir çiçek oluşudur. Dalından kopardığınız andan itibaren birkaç dakika içinde parlaklığını, canlılığını ve güzelliğini yitirir. Kırmızı yapraklarından (ki genellikle dört simetrik yapraktır) birini koparırsanız diğer üçü kendini bırakır, salar ve sarkar. Elinizle yapraklarından birine fiske vurun, derhal zedelenir ve solmaya yüz tutar. En küçük şiddet, hoyrat muamele ve sarsıntıda bile yara alıp zedelenen bu çiçeğin kadına benzetilmesi ve özellikle erkeği tamamlayan “eş” olarak nitelendirilmesi bizce çok manidardır. Bu ifadenin mefhûm-ı muhalifinden anlaşılan odur ki erkekler kadınların bir gelincik çiçeği kadar narin olduğunu bilmeli, ona göre davranmalı, gelinciğin hoyrat tavırlara, şiddete, haksızlığa maruz kalmak bir yana el üstünde tutulması, kırmızı renginin asaleti ve güzelliği içinde renginin soldurulmaması gerektiğini bilmeli ve ona göre davranmalıdırlar. Ve edebiyat açısından bir adım daha ileri giderek söylemek gerekirse, gelinciği münhasıran aşk içkisiyle dolu bir kadeh olarak düşünüp onu elde tutarken bu anlayışla hareket etmenin zaruretini akıldan çıkarmamak gerekir. Ta ki erkeklerin başı o badenin sarhoşluğuyla hoş olsun.

Gelincik kelimesi, bir erkeğin yaşı ve evlilik süresi ne olursa olsun eşini bir gelincik (taze gelin) gibi görüp, ona uygun davranması ve onu öyle koruyup kollayıp değerlendirmesi gerektiğini ima ve hatta ikaz eden bir manadadır.
Kitâb-ı Aşk,İskender PALA s.47,48

Sevgilerinin Üstünden Baharlar ve Kışlar Geçenlere


Hatırlayanımız var mı, sevgi neydi?
İlk sevgi sözcüğünü, ilk kıpırdanışını yüreğinin hatırlayanımız var mı? İlk hüznümüzün adını sevgi koyabiliyor muyuz şimdi geriye dönüp baktığımızda? Derûnî coğrafyamızı kaplayan zifiri bulutların ve üzerimize örtülen maddeci felsefenin ağırlığına ne zaman başkaldırmıştı sevgilerimiz, hatırlayanınız var mı? Ne zaman sevgilerimiz paralarımızdan önce tartılırdı; ya ne zaman pazar eyledik sevgilerimizi, biliyor musunuz? En son ne zaman bir sevgiyi söyleşmiştik bir sevgiliyle? Her gün bir parçamızı daha tüketen teknoloji çağında sevgiye en son ne zaman yürekten bir merhaba demiştik, hatırlayanı­nız var mı? Hatırlıyor musunuz, sevgi neydi?

Üzüm henüz yaratılmamışken insanları sarhoş eden omuydu acep?!.. O muydu canından ve cihandan geçiren sahip-kıranları?. Bin yıllar ve binlerce yıllar boyunca pervaneyi ateşe düşüren, bülbülü sevdalandıran o muydu? Neydi sevgi?!..
Sevgi bir bakış, bir gülüş müydü bazan; bir akış bir koşuş muydu?. Sevgi gönül kumaşında bir nakış mıydı?!..
Hatırlayan var mı sevgi neydi? Leylaların, Şirinlerin, Aslıların nâzı mıydı o; yoksa Mecnunların, Ferhatların, Keremlerin niyazı mı? Hangisinde belirmişti ilk kıvılcımı sevginin? Neydi sevgi?!..
Açıkken gözbebeğimize yerleşen de, göz yumduğumuzda gönlümüze sızan da sevgi değil miydi bir vakitler? Bir dudağın kıpırdanışından yanağımıza akseden pembelikler, utanmalar sevgi değil miydi yoksa? En son ne zaman kızarmıştı yanağımız, hatırlayanınız var mı? Uykumuzu en son ne zaman terketmiştik sevgiyi düşünmek adına? En son sevgi şiirini hangi gecede okumuştuk?
Sahi, neydi sevgi? Bir çuhayı ipek görebilmek miydi; toprağı amber niyetine koklamak mı? Sureti sîrete, arazı cevhere, bedeni ruha köle eylemek miydi sevgi? Sevgi bir iyilik miydi, şefkatli bir cümlecik mi? Neydi sevgi, dış mıydı, yoksa iç mi; zahir miydi, yahut bâtın mı; kalıp mıydı, ya ki can mı? Var olmak mı, varlıktan geçmek mi? Dünyaya gülmeye mi gelmiştik; ağlamaya mı; ölüyor muyuz, yoksa doğuyor mu? Sevgi neydi?!..
Unuttuk, aceb neydi sevgi? Bir yetimin başını okşarken di­mağımıza yerleşen tad mıydı o? Bir bebeğin süt kokulu tenindeki su çiçeği miydi? Sabah evden çıkarken özlemeye başladığımız bir ses miydi? Hatırlayanınız var mı, sevgi neydi?
Sevgi bir sigara dumanında, bir tren düdüğünde, bir dalganın en son hışırtısında ve bir turnanın kanadında mı kalmıştı? Sevgi Medine'de, Semerkand'da, sevgi Bağdat'ta, Endülüs'te, ta caddelerde, sokaklarda, evlerde, kapıların tokmaklarında çın­lar durur muydu eskiden? Ya neden şimdi Ayasofya'da pito-resk, Divanyolu'nda kaldırım taşı, Ankara'da ittifak, Yeşil Kubbe'de Mevlanâ, Erciyes'te kar, Fırat'ta bir içim su olup girmiyor dünyamıza?! Neden nefesimiz daralıyor hummalı inatlarımız, kallavi benliklerimiz yüzünden? Neden gönül yuvalarımıza kuzgunlar pikeleniyor da nesillerimiz sersefil ve derbeder? Sevginin koynunda büyüttüğümüz nazeninlere nazı enîn ile mi unutturdular, semenderlerimiz ateşte niçin yanmaktalar? Soralım ta içimize; neydi sevgi?
Sevgi neydi sahi? Bir mektubun ilk satırı mıydı; bir telefon­daki ilk ses mi? İnsanı mutlu eden o ilk satır mıydı defalarca okunan; yoksa ilk satır arayışları mı tekrar be tekrarlanan? Telefondaki bir ses insanın bir ömrünü doldursa mı sevgiydi gerçekten; yoksa yeni sesler duymaya hiç yetmeyecek ömürlerin arayışları mı?
Sevgi bir acıydı herhalde, bir kederdi; kâh hüzünle, kâh mutlulukla hatırlanan. Belki de sabırdı sevgi, affetmekti, gelecek günler adına. Sevgi sınanmaktı adl-i İlahîde ve sınavı geçmekti ercesine. Sevgi bir teybeydi, nasûh kisvesinde; bir dirilişti nefsi öldürerek. Sevgi bir iyi ad bırakmaktı fena yurdunda.
Ömür geçer de ad kalır...
Sevgi: İki hece.
Sevgi, sevmek kelimesinden türetilen bütün öteki kelimelerin en güzeli.
Derin uykulara dalmadan önce ilk soru:
Sevgilerinizi en son ne zaman hatırlamıştınız ve sevgiyi hak edenleri en son ne zaman?
Bir soru daha:
Sevgileriniz yalan mıydı yoksa?!. .
Ve son soru:
Çorak vadilere yönelmişse sevgilerimiz, çevremizi kandırmıyorsa sulara, içimizden akan Nil olsa ne?!..
İkinin ikincisi Sıddîk aşkına...

İskender Pala

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Nur-ı aynım, iki gözüm, bildin mi neydi sabır


Nur-ı aynım, iki gözüm, bildin mi neydi sabır?

Ya neydi kirpiğinin kıvrığına tutulup kalan burukluk. Hani neydi nesre çevrilemeyen söz. Neydi bilgiye adanmış ayazların derununu dolduran acı.

Sabır bir aydınlık, sabır bir teselli… Büyük sahraya yağmur, istiridyeye inci… Sabır göz pınarlarını kurutan ferahlık; sabır hüzünler kulübesinin ışığı… Eyyub ile Yakub, Derviş ile Sultan…

Nur-ı aynım, iki gözüm bildin mi neydi sabır?

Haşre dek yokluğa hüküm giymiş bir güzelin kadehindeki iksirmiydi; son gezginin gözyaşlarıyla suladığı bir çiçek mi, ıssız harabelerin eşiğinde ıstırabı emerek büyümüş nazenin bir kelebek mi?

Karlı caddelerin kıyısında açmış ayın ondördü zambaklar bilir sabrı, nur-ı aynım, altın şehirlere uçan ebabiller bilir. Sadık rüyalarda bir gemi Ağrı dağına çıkar sabırla ve yaralı süvariler geçer kehkeşanlardan darüşşifalara doğru. Serazad türküsüyle hercai bir bülbül konar Kitab’ın son sayfasına, sabrı şeydalanır seherler ve sabahlar boyu nur-ı aynım, sabrı şeydalanır.

Sabır bir hazine ki… Yılanlar bekler gerçek!… Bir hazine ki… Tek miskali Yusuf’lar satın alır… Bir hazine ki… Beşiği ab-ı hayat sukunetiyle süslenen bebekler büyür hendesesinde nur-ı aynım ve tahammül renkli güzellikler yansır eşyaya bakışlarından.

Bir hikaye anlat bana sabra dair, nur-ı aynım, bir hikaye anlat; gerçek olsun. Kalbinin rengi damlarken hani, çekik gözlü nakışlar vuruldu sevinçleri, onu anlat. Yanağına düşen her güneş damlası yeni mağlubiyetler asardı boynuna ve eksik olan şey hep bir adım önde giderdi hani, onu anlat.

Kafesi taşlara çalıp içindekini salıvermediğinden mi nur-ı aynım, yoksa bir derya mavisinde buruk bir toprak kokusuna dalıvermediğinden mi, bir imtihan içre iplik iplik bağlanmışsın şah yüreğine ve kirkitler erişlere vuruyor, argıçlar kirişlere…

Sabır bir kilim oluyor nur-ı aynım, kilimi anlat… Sabrı bildin mi nur-ı aynım, bildin mi sabrı? Hani yağmur çamur okula gidip de tipi boran kapıda bekleyen var ya!… Hani masumiyeti kandehar tepelerinden boşluğa bir şahin gibi süzülen beyaz kuğu… Sonsuz köşeli dayatmalarda hani zamanı biriktiren nazenin yasemen varya!…

Hani nisan dallarında vurulup kanı akmayan kanarya?… Helvaya durdu korukları, acımsılık lezzet oluyor dimağlarında. Onlar ki, soluk almadan bekleyişlerin sırrını öğrendiler kalpleri henüz durmadan ve bulamayacakları çağrelere adreslenmiş mektubların, açılacak kapılara gizlenmiş umutların sırrına erdiler; adı sabırdı!… İsteksiz gülüşler serpildi kanayan yaralara nur-ı aynım, sabır adına bilinçsiz köşelere asılan afişler kirlendi, yolların üstüne uzaklar düştü, hep uzaklar… Karşılıksız sevmelerin şarkısı eski plaklarda kaldı iki gözüm ve bir gece daha sancıdı yıldızlar, bir gece daha… Şimdi geceler en ince yerinden bölünmede nur-ı aynım, şehir bir denize doğru ağlamakta.

Bildin mi sabrı nur-ı aynım, neydi sabır?

Sabır adına ve umut adına… Kol kanat edinip umutları, bereketli baharlara bir koşu başlar mı acep? Mum gibi eriyen ve mum rengince üzülenlerin; yandıkça ağlayan ve göz yaşlarınca yananların can ipliklerinde dumanı tütmez alevler parıldıyor, aydınlıklar tel tel yüzlerine vuruyor. Mutsuzluğun beslediği uzak arzular değil oysa umutsuzluk…

Ve yakınlarda, çok yakınlarda bir sabır heykelinin eli değiyor eline.

Zirvede bir imtihan var nur-ı aynım,

Zirvede bir imtihan var…

İskender Pala

Muhammedun beşerun lâ ke’l-beşer





Bütün çiçeklerin içinde bir çiçek (gül), bütün taşların içinde bir taş (yakut), bütün insanlar içinde bir insan (peygamber) O.

Şairin dediği gibi,

Muhammedun beşerun lâ ke’l-beşer
Bel huve yâkâtun beyne’l-hacer


Mânâ:
Muhammed elbette beşerdir, ama sıradan bir beşer gibi değildir. Belki taşlar arasında yakut ne ise, insanlar arasında Muhammed de odur.

Sevginin damıtılmış, süzülmüş, rafine muhatabı olarak sevilen (
maşuk), estetik sevgi imbiğinden geçirilip Müslümanların kalbine süzülen aşk (Muhammed).

Muhammed, benim Efendim.

Efendim’i anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka!..

Muhammed harflerinden Muhammed söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki?!..

Gülün kokusunu taşıyan bilgi canda ışık; ama bir gül destesi götürmeyen kervan bedene kuru yüktür.

Gülünce yüzünde güller açan güzeller, yüzyıllarca bütün güzelliklerini bir tek güzellikten damıtarak yaşadıklarının farkındaydılar; yazık ki teknoloji çağında bunu kaybettiler.

Oysa beşeriyet bütün zaman ve mekan boyunca onu bilememenin ve onu sevememenin ıstırabıyla kıvrandı ve büyük hakikat şu ki başını nereye vursa o Efendiler Efendisi’ne sığınmaktan başka kurtuluş bulamayacak,

Efendim’i örnek almadıkça ete kemiğe bürünmüş feryadından kurtulamayacak.

Eller nakış nakış, desen desen
Muhammed’i dokudukça, kağıtlar renk renk, deste deste Muhammed’i okudukça ancak kurtulacak beşeriyet.

Onun
gül damlası terinin ıtırlarında bülbüller yaşar aşk ile, ve aşk ile yanağının rengine pervaneler düşer.

Çünkü kimin eline değerse bir
gül, elleri gül kokar onun.

“Eğer Elçi’nin vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.” der Mevlana.

Lisan ve kalem onu hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir.

Bu yüzden biz haddimizi elbette bilecek ve Zekâî Mustafa Dede’den ariyet bir beyit ile ona iltica edeceğiz:

Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah
Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat yâ Rasûlallah

Elbette hasretini terennümdür kasdımız Efendimizin, cür’etimiz ise içimizin yanışından. Varlığa o iken sebep, hayalinden ya fikrinden, hiç olmazsa adının zikrinden nasıl duralım ayrı.

BERCESTE

Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsâvîdir
Anınçün âşıkın zikri “amân”dır yâ Rusûlallah


Mechul âşık

“A
mân” ile “Muhammed” isminin ebced karşılığı 92 eder.

Bu yüzden “
aman” diye çığıran âşık aslında “Muhammed” demektedir.

İskender Pala



Aman ki Aman
Binlerce kere Aman.......

Gülü Solan Bir Dal Nedir Ki!?.


“Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer” (Tevfik Fikret)
Mîrim, bilir misin, kadın bizim an’anemizde beyaz bir çiçek gibidir, mavi bir ışık gibi; hani el değince bozulan ve gölge düşünce küsen...

Lekesi olmaz kadının ve asla leke kondurulmaz. Böyle kavl ü karar kılınmış ezelden mîrim, böyle yazılmış alnımıza emanet kaderleri. Bereket fidanlarını büyüten süslü bahçelerce verimli kıldılar kendilerini kadınlar, serdiler ayaklarımıza mutluluğu, sevinci. Kahkahalarında papatyalar açtı hep.

Evren yüklü çağrıların başlığıdır bir kadın mîrim, hayat yüklü güzellemelerin kafiyesidir. En kara ilk akşamlarda bahtımıza en parlak doğan ilk yıldızdır o. Şen sahnelerin perdesini açan da, kapayan da hep bir kadındır yüreklerde. Bir kadın mutlu ise elbet mutludur erkek de. Ev yapan ve ev yıkan da; karları toprak eden ve yeşili yaprak eden de odur. Hanım da, hanımcık da; sevgili de, sultan da...

Gözüm cânım efendim sevdiğim devletlu sultanım

* * *

Düşün bir mîrim, düşün bir; hangi kara geceydi terk ettiğinde, ya ki ihmal ettiğinde onu? Düşün bir, adını hangi kurşunî gecede silmiştin kitaplardan; ve hangi çiçekti onu sana hatırlatan laciverd akşamlarda?!.. Bir şarkı var mıydı mehtaba karşı birlikte söylediğiniz, ya bir türkü ıssız tarlalarda?.. Çoğalan hangi salıda bağırmıştın yüzüne karşı ilkin; ve hangi pazarda çatılmıştı kaşlar; mîrim, düşün bir!.. Sığ rüzgârlardan kaçırıp “Evim evindir!” diye peri masalları vadettiğini ne vakit unutmuştun? Yalnızlığın tenhalaşan sokaklarında hangi ayın hangi gününde çalmıştın kimliğini yeni bir kimlik vadederek?!.. Hatırlıyor musun mîrim, hangi mevsimdi atları çalınmış arabalarda bir başına bıraktığında onu?!.. Ne kadar da erken unutulmuş o sözler, şu yeminler, öteki hayaller mîrim, ne kadar da erken!..

Cemrelerdi umutlarınız hani mîrim, birlikte havaya ve suya ve toprağa düşürülecek... Yağmalanmış kentlerin kapısında o hâlde neden ağlıyor bir kadın mîrim, neden ağlıyor, gözyaşları inci–mercan?!. Paramparça damarların yanık türküsünde seni okuduğunu bilmez misin mîrim; azgın hecelerin koşuştuğu sayfalarda sevgini yazdığını duymaz mısın?!. Ya zebercetlerden hareli ağıtlar yazdığını kaldırımlarda nicedir; ve nicedir hicranın böğrüne ciritler sapladığını savaş meydanlarında?!.. Ertelenmiş hayatları âriyet umutlara katıştırıp bebesine süt yaptığı gecelerde söndürülmüş kandillerin fitilince yandığını; ve kırk kere kırdığın kalbin kırk bir kez seni anarak bütünlendiğini anmaz mısın?!..

Ecel akıncıları gelmeden mîrim, durma, var git, tut ellerini ve sevdiğini söyle ona, sevgini söyle. Kerpetenler bir bir sökmede çivilerini yapının ve bir çocuk belki bir kilim deseninden damperli kamyonuyla şefkat kumlarını toplamaya çalışmakta. Bir baba nedir ki mîrim, bir anne olmadan; gülü solan bir dal nedir ki?!..

Mîrim, var git, aklını bulandıran zulümleri yıka elinden ve ver hakkını her dem taze baharın. Yakasına bir beyaz çiçek tak; yaprağı tebessüm, tomurcuğu sevgi olsun. Sonbaharlarca savrulan hasretleri topla bir bir, saman sarısı rüzgârlar alıp götürmeden. Son kuşlar da göçmeden bir sıcaklık sun kadına, bir ışık yak ruhunda, bir mavi ışık.

Senin–teg nâzenîne nâzenîn işler münâsiptir

Ayetlere adanmış bir doğum sonrasında mîrim, kır saçlı kentlerin yorgun düşüncelerini sil hafızandan ve her günü bir tesbih tanesi gibi zikrederek yıldız topladığın gecelere yaz. Masalın en trajik yerinde çatıver iki tel saçı birbirine ve yağsın üzerine çareler, umutlar, ihsanlar, lûtuflar ve keremler...

Havaî fişeklerin renkleri yağıyor üstüne mîrim, hissediyor musun?!..

Iskender Pala

Kul = Âşık


Kanunî dönemi yeniçeri şairlerinden samimî gönüllü Aşkî'nin bir beyti hatırımdadır. Der ki:
Âzâd iken esîr idik Allah'a çok şükür

Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız

Hem azad iken esîr, hem de kul iken sultan... Azatlıkta esareti hissetmek ve kul (köle ve esir) iken sultan gibi yaşamak... Fuzulî'nin "Fakîr-i pâdişeh-âsâ gedâ-yı muhteşemem (padişahçasına bir yoksul; muhteşem bir dilenciyim)" ifadesi ile hemen hemen aynı muhtevada bir söyleyiş... Hayatı zıt boyutta ve tersinden yaşamak gibi bir şey. Peki bu mümkün müdür?

Sevgilinin kimliğine bağlı olarak, evet!.. Sevgili Allah olunca elbette!...

Nasıl mı?!.. İzaha çalışalım:

Aşk, evvela Allah'tan kuladır. Allah kulu sever, sonra kul Allah'ı. Kulu yaratan ve ona aşk kabiliyetini veren Allah bununla kendisini tanımasını istemiş ve bu yüzden kainatı yaratmıştır. Allah'ı tanımak ancak aşk ile mümkündür. Aşk bir meşaledir ve kul (âşık=seven) Allah'ı (maşuk=sevilen) ancak onun ışığıyla görür. Ve gördüğü anda gerçek kulluk başlar. Kulluk mutlak itaattir. Eğer itaat Allah'a yapılıyorsa kul (abd) kelimesinin "hür insan, mal mülk sahibi olan kişi)" anlamı; yok eğer kuldan kula itaat ediliyorsa "köle, irade ve özgürlüğü başkasının elinde olan insan" anlamı ön plana çıkar. Böylece Allah'a kul olmakla övünen nice sultanlardan, aşka kul olan sayısız padişahlardan yani şairin ifadesiyle "Aşk sultanının kölesi olan sultanlardan" söz edilebilir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in pek çok yerinde "abd (kul)" kelimesi "Allah'a iman eden, O'nun sevdiği kişi" anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kulluk, aslında seven ile sevilen arasındaki bir tavrın adıdır.

Bir kul (âşık), kendisinden istenen hizmeti (ayrılık acısına tahammül) ve verilen emri (kendinden vazgeçme, sevgili için olma, sevgili için can verme, akıl kaydından geçme vb.) yerine getirdiği ölçüde kulluğa (âşıklığa) adım atmış olur. Bunun ötesi Sevgili'nin emrini yerine getirmekle kalmayıp onun rızasını kazanmak üzere gayretle çalışmak, çabalamak, saygı, sevgi, bağlılık vb. alanlarda mertebe kazanmaktır. Nitekim sufiler "abd"in "âbid (ibadet eden)"; "ubûdiyet"in de "ibadet"ten üstün olduğunu söylerler. Hz. Peygamber de "abd" olmasını, "rasul" olmasından daha önemli bulmuştur. Zaten kelime-i şahadette de "abd" vasfı, "rasul" vasfından önde anılmıştır (abduhu ve rasuluh). Âbid hür, abd ise kuldur. Hür olanlar bir karşılık için, kul ve köle olanlar ise sırf efendilerini memnun etmek için çalışırlar. Tasavvufta "âbid"in sevap kazanmak, ecir almak ve cennete gitmek için çalışmasından ziyade "abd"in yalnızca emri yerine getirmek ve itaat için çalışması önemli bulunur. Hani koca Yunus'un, "Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni" demesi gibi. Nimete sahip olmayı isteyenle nimeti vereni isteyen arasında elbette çoook dereceler farkı vardır. Bu durumda efendisinin mülkiyetinde bulunan kulun her şeyi efendisinin demektir. Nitekim kulluğun vasfı fakr u ihtiyaçtır. İşte tam bu noktada kul, Divan şiirindeki âşık kimliğiyle aynîleşir. Orada da âşık sevgiliye kuldur ve her şeyiyle onun uğrunda, yolunda, peşinde, izinde, özündedir. Bütün ihtiyaçları ondandır ve ondan gayrıya ihtiyaç bildirmez. Aslında bu anlayış tasavvufun derinliğinden divan şiirine bir medeniyet birikimi olarak yansımış ve şairlerin dilinde peleseng olmuş metaforlardan biridir. Hakikatte sultan ile kul arasındaki ilişki, sevgili ile âşık arasında da vardır ve sevgiliye kul olmaya hazır binlerce âşık bulunabilir. Bunlardan her biri yekdiğerine göre rakip konumunda olup sevgiliye ulaşma yolunda mücadele edip dururlar. Tıpkı sultana yakın olmak için kulların birbirleriyle mücadele ve rekabetleri gibi. Bu durumda hakiki Sevgili ve hakiki sultana ulaşmak da aynı vetireden geçmekle mümkündür. Yani Rab ile abd arasındaki ezelî yakınlık veya mesafe burada da aşılmak üzere kulu gayrete yönlendirir. Çünkü ubudiyet ile rububiyyet birbirinin karşıtı olarak ezelden bu yana geldiği gibi sonsuza kadar da devam edecektir. Yani insan ezelden beri kuldur ve ebede kadar da kul kalacaktır. İlla ki gayret ve çalışma ile kemale erebilir, irtifa kazanabilir. Bunun için aşk meş'alesinin ışık kaynağına yakın olması gerekir. Işıktan ne kadar uzaklaşırsa gölgesi (masiva) o kadar büyür; ışığa ne kadar yaklaşırsa gölgesi o kadar küçülür, hatta belli belirsiz bir hal alır. O halde hakiki âşık sevgiliye yaklaştıkça küçülen, kendinden geçen, mahviyet gösteren âşıktır. Tıpkı Allah'a yakın oldukça küçülen, tevazu ve hiçlik kazanan kul gibi. İşte bu küçülme ve kendinden vazgeçme halidir ki hem âşıkı, hem de kulu sonunda "fenâ (Sevgili'de yok olma)" makamına eriştirir, ikilik ortadan kalkar, vahdet gelir, âşık yok olarak hakiki var oluşa erer, orada hayat sürmeye başlar. Ezcümle insan abd (aşk) mertebesi için yaratılmıştır. Bu yolda âbid (âşık) olması için seçilmiştir. Hiç olmazsa müteabbid (âbidlere özenen) olması kendinden beklenir. Riyakar âbitlik ise en kötüsüdür. Galiba Hamdullah Hamdi bu yüzden, "Ey kullarına lutf u kerem edici Kerîm / Göster bu abd-ı kemterîne râh-ı müstakîm (Ey kullarına bağışları bol olan Allah, bu kuluna da doğru yolu bağışla!)" şeklinde yakarıyor. Aşkî ise "Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız!" dediğine göre, işi kavramış. Ne diyelim; âzâd iken esir olun inşallah!..


[BERCESTE]
Gevherî der yaylaların yaylasam
Arzıhal eylesem hâlim söylesem
Abd-i memlûk olup hizmet eylesem
Kula sultan olur musun ne dersin
Gevherî

İskender Pala

Mecnun'un Leyla'sı


Günlerden birinde Mecnun'a rastlayan bir gönül ehli, onun halini bilen bir yolcu, bütün içtenliğiyle sordu:- Leyla hakkında ne biliyorsun? Bana Leyla'dan haber ver!Mecnun, o anda baş aşağı yıkıldı, yola serilip kaldı. Sonra inler gibi mırıldandı:
- Bir kere daha Leyla de! Eğer Leyla'yı bilmek istiyorsan bir kere daha Leyla de. Yoksa benden bir şeyler sorup durman beyhude. Madem Leyla diyorsun, soruna cevap olarak Leyla adı kafi değil mi? Ne kadar mânâ incisi delinse, yine de Leyla adı kadar değerli değildir. Leyla'nın adını andın mı, cihan içinde cihanlarca sır söyledin demektir. Leyla adı hatırımda dururken başka bir adı bir an bile ansam küfürdür bu.

Bunu duyan o gönül ehli, daha sonraki zamanlarda şu şiiri okuyup durdu:

Mecnun ki "La ilahe illa!" der idi

Teklif-i visal eyleseler la der idi

Şol mertebe meftun idi Leyla'sına kim

Mevla diyecek mahalde Leyla der idi

Leyla'nın Mecnun'u

Mecnun bir fırsatını buldu, Leyla ile baş başa kaldı. Leyla da ondan bir dilekte bulundu:

- Ey âşık! Neyin varsa getir!..

- A ay yüzlü!.. Senin aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne geceleri gözümde uyku. Aşkın aklımı yağmaladıktan sonra her şeyim birer birer gitti. Şimdi sahip olduğum tek şey yaralı bir kuş olan canım. Senden bir emir bekliyorum. Ver dersen hemencecik vereyim.

Leyla güldü bu sohbete. Sonra sitem etti:

- A yiğit!.. Ben senden bunu ne vakit istersem alırım, başka neyin var?!..

Bu söz üzerine Mecnun, partal giysilerinin eprimiş yakasından çıkardığı bir iğneyi Leyla'ya sundu:

- Vallahi, varlık âleminde malik olduğum tek şey işte bu. Bundan başka hiçbir nesneye sahip değilim. Bunu taşımamın sebebi ise yine sensin a gönlümü alan!.. Çölde, ovada, dağda, kırda senin hayalini izlerken çok düşüyorum; dikenler ayağıma batıyor. İşte bu iğne onları ayağımdan çıkarmak için.

Mecnun, Leyla'nın kendisine acımasını beklerken Leyla sitem etti:

- İşte ben tam da onu arıyordum. Aşkta gerçek isen bu iğne sana nasıl layık oluyor, a perişan âşık!.. Bencileyin bir güzelin peşindeyken ayağına diken batsa o dikeni çıkarmak doğru olur mu? Eğer o dikeni çıkarırsan, seninkine vefa derler mi?!.. Sevgili yolunda ayağına diken batan âşık, onu elbisesine takılmış bir gül görmeli değil midir? Gül fidanı, bir gül elde etmek için bir yıl dikenlere sabrediyor da sen gül fidanından da aşağı mısın yoksa? Leyla'nın aşkıyla ayağına batan diken, onun başkalarına armağan edeceği yüzlerce gül demetinden daha değerli değil midir?

Leyla'nın ölümü

Yolunu şaşırmış Mecnun ordan oraya koşturup giderken biri ona, "Leyla öldü!" deyiverdi. Mecnun, bu kara haber üzerine derhal durdu ve ellerini açıp şükretti:

- Hamd olsun Allah'ıma!..

Bu sefer adam çok öfkelenip bağırdı:

- A aklı ve hayatı darmadağın olmuş zavallı! Hem onun için yanar, hem de neden böyle söyler, ölümüne sevinirsin?

- Ben, iyiliğini isteyip dururken o ay yüzlüden bir fayda elde edemedim. Bari kötülüğünü isteyen de bir şey elde edemesin!..

Mecnun'un vuslatı

Günlerden birinde Mecnun'u bir duvarın üstüne oturmuş, ayaklarını sallandırmış otururken buldular. Kerpiçten duvarın üstünde gayet neşeli ve bahtiyardı. Kendince konuşuyor, işaretleşiyor, gülüyordu. Gelen geçen bu hale bakıp gülmedeydi. Nihayet bir gönül eri oradan geçti. Bakınca Mecnun'un yanında Leyla'nın da oturmakta olduğunu gördü. Başkasına gizli olan ona açılmıştı. Şükretti:

- Bir ömürdür koşup durdum... Çok da yoruldum... Ama sonunda bir araya geldiklerini gördüm!.. Çok şükür Allah'ım; sevenleri buluşturdun!..

Akıllı deli

Anlatırlar ki, kendince kavminin önde gelenlerinden, dindarlığı herkes tarafından bilinip itibar gören biri kırlara gezmeye çıkmış, Allah'ın yarattıklarını ibret nazarıyla seyre koyulmuştu. Sonra kalktı, iki rekat şükür namazı kılmak üzere tekbir aldı. Olacak bu ya, o sırada Mecnun da kırlarda dolaşıyordu ve tesadüfen bu adamın önüne doğru geçip bilmeden orada oyalanmaya başladı... Adam selam verdikten sonra Mecnun'a seslendi:

- Bre çekil önümden, burada namaz kılıyorum.

O vakit Mecnun hayretler içinde şöyle sordu:

- A efendi! Sen bu namazı niçin kılarsın?

Adam şaşırmıştı. Delinin aklına hayret etti ve işin sonunu getirmek istedi:

- Neden sordun ki?

- Allah aşkıyla ve onun için kılıyor musun diye?

- Evet, Allah aşkıyla ve O'nun rızası için kılıyorum!..

- Mecnun önce güldü, sonra dudağını büzüp kederlendi:

- Kendini yokla beyim, içini yokla... Ben Leyla'nın aşkına düştüm düşeli şunca yıldır ondan başkasını görmüyorum da sen Allah aşkıyla namaz kılarken beni nasıl görüyorsun?

BERCESTE

Halâs olmak için ez-cân u

dil aşkından ol yârin

Dua etsem de dergâhında

ya Rab müstecab etme

Halîm

O sevgilinin aşkından kurtulmak için can u yürekten de dua edecek olsam, onu dergâh-ı izzetinde kabul etme Allah'ım!..

İskender Pala