Hangi Mevlânâ
Zannımca iki Mevlânâ vardır. Şems’ten önceki bilgin ve Şems’ten sonraki şeyh.
7S38HY2FYC6C




Nur-ı aynım, iki gözüm, bildin mi neydi sabır?
Ya neydi kirpiğinin kıvrığına tutulup kalan burukluk. Hani neydi nesre çevrilemeyen söz. Neydi bilgiye adanmış ayazların derununu dolduran acı.
Sabır bir aydınlık, sabır bir teselli… Büyük sahraya yağmur, istiridyeye inci… Sabır göz pınarlarını kurutan ferahlık; sabır hüzünler kulübesinin ışığı… Eyyub ile Yakub, Derviş ile Sultan…
Nur-ı aynım, iki gözüm bildin mi neydi sabır?
Haşre dek yokluğa hüküm giymiş bir güzelin kadehindeki iksirmiydi; son gezginin gözyaşlarıyla suladığı bir çiçek mi, ıssız harabelerin eşiğinde ıstırabı emerek büyümüş nazenin bir kelebek mi?
Karlı caddelerin kıyısında açmış ayın ondördü zambaklar bilir sabrı, nur-ı aynım, altın şehirlere uçan ebabiller bilir. Sadık rüyalarda bir gemi Ağrı dağına çıkar sabırla ve yaralı süvariler geçer kehkeşanlardan darüşşifalara doğru. Serazad türküsüyle hercai bir bülbül konar Kitab’ın son sayfasına, sabrı şeydalanır seherler ve sabahlar boyu nur-ı aynım, sabrı şeydalanır.
Sabır bir hazine ki… Yılanlar bekler gerçek!… Bir hazine ki… Tek miskali Yusuf’lar satın alır… Bir hazine ki… Beşiği ab-ı hayat sukunetiyle süslenen bebekler büyür hendesesinde nur-ı aynım ve tahammül renkli güzellikler yansır eşyaya bakışlarından.
Bir hikaye anlat bana sabra dair, nur-ı aynım, bir hikaye anlat; gerçek olsun. Kalbinin rengi damlarken hani, çekik gözlü nakışlar vuruldu sevinçleri, onu anlat. Yanağına düşen her güneş damlası yeni mağlubiyetler asardı boynuna ve eksik olan şey hep bir adım önde giderdi hani, onu anlat.
Kafesi taşlara çalıp içindekini salıvermediğinden mi nur-ı aynım, yoksa bir derya mavisinde buruk bir toprak kokusuna dalıvermediğinden mi, bir imtihan içre iplik iplik bağlanmışsın şah yüreğine ve kirkitler erişlere vuruyor, argıçlar kirişlere…
Sabır bir kilim oluyor nur-ı aynım, kilimi anlat… Sabrı bildin mi nur-ı aynım, bildin mi sabrı? Hani yağmur çamur okula gidip de tipi boran kapıda bekleyen var ya!… Hani masumiyeti kandehar tepelerinden boşluğa bir şahin gibi süzülen beyaz kuğu… Sonsuz köşeli dayatmalarda hani zamanı biriktiren nazenin yasemen varya!…
Hani nisan dallarında vurulup kanı akmayan kanarya?… Helvaya durdu korukları, acımsılık lezzet oluyor dimağlarında. Onlar ki, soluk almadan bekleyişlerin sırrını öğrendiler kalpleri henüz durmadan ve bulamayacakları çağrelere adreslenmiş mektubların, açılacak kapılara gizlenmiş umutların sırrına erdiler; adı sabırdı!… İsteksiz gülüşler serpildi kanayan yaralara nur-ı aynım, sabır adına bilinçsiz köşelere asılan afişler kirlendi, yolların üstüne uzaklar düştü, hep uzaklar… Karşılıksız sevmelerin şarkısı eski plaklarda kaldı iki gözüm ve bir gece daha sancıdı yıldızlar, bir gece daha… Şimdi geceler en ince yerinden bölünmede nur-ı aynım, şehir bir denize doğru ağlamakta.
Bildin mi sabrı nur-ı aynım, neydi sabır?
Sabır adına ve umut adına… Kol kanat edinip umutları, bereketli baharlara bir koşu başlar mı acep? Mum gibi eriyen ve mum rengince üzülenlerin; yandıkça ağlayan ve göz yaşlarınca yananların can ipliklerinde dumanı tütmez alevler parıldıyor, aydınlıklar tel tel yüzlerine vuruyor. Mutsuzluğun beslediği uzak arzular değil oysa umutsuzluk…
Ve yakınlarda, çok yakınlarda bir sabır heykelinin eli değiyor eline.
Zirvede bir imtihan var nur-ı aynım,
Zirvede bir imtihan var…
İskender Pala

Aman ki Aman
Binlerce kere Aman.......

“Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer” (Tevfik Fikret)
Mîrim, bilir misin, kadın bizim an’anemizde beyaz bir çiçek gibidir, mavi bir ışık gibi; hani el değince bozulan ve gölge düşünce küsen...
Lekesi olmaz kadının ve asla leke kondurulmaz. Böyle kavl ü karar kılınmış ezelden mîrim, böyle yazılmış alnımıza emanet kaderleri. Bereket fidanlarını büyüten süslü bahçelerce verimli kıldılar kendilerini kadınlar, serdiler ayaklarımıza mutluluğu, sevinci. Kahkahalarında papatyalar açtı hep.
Evren yüklü çağrıların başlığıdır bir kadın mîrim, hayat yüklü güzellemelerin kafiyesidir. En kara ilk akşamlarda bahtımıza en parlak doğan ilk yıldızdır o. Şen sahnelerin perdesini açan da, kapayan da hep bir kadındır yüreklerde. Bir kadın mutlu ise elbet mutludur erkek de. Ev yapan ve ev yıkan da; karları toprak eden ve yeşili yaprak eden de odur. Hanım da, hanımcık da; sevgili de, sultan da...
Gözüm cânım efendim sevdiğim devletlu sultanım
* * *
Düşün bir mîrim, düşün bir; hangi kara geceydi terk ettiğinde, ya ki ihmal ettiğinde onu? Düşün bir, adını hangi kurşunî gecede silmiştin kitaplardan; ve hangi çiçekti onu sana hatırlatan laciverd akşamlarda?!.. Bir şarkı var mıydı mehtaba karşı birlikte söylediğiniz, ya bir türkü ıssız tarlalarda?.. Çoğalan hangi salıda bağırmıştın yüzüne karşı ilkin; ve hangi pazarda çatılmıştı kaşlar; mîrim, düşün bir!.. Sığ rüzgârlardan kaçırıp “Evim evindir!” diye peri masalları vadettiğini ne vakit unutmuştun? Yalnızlığın tenhalaşan sokaklarında hangi ayın hangi gününde çalmıştın kimliğini yeni bir kimlik vadederek?!.. Hatırlıyor musun mîrim, hangi mevsimdi atları çalınmış arabalarda bir başına bıraktığında onu?!.. Ne kadar da erken unutulmuş o sözler, şu yeminler, öteki hayaller mîrim, ne kadar da erken!..
Cemrelerdi umutlarınız hani mîrim, birlikte havaya ve suya ve toprağa düşürülecek... Yağmalanmış kentlerin kapısında o hâlde neden ağlıyor bir kadın mîrim, neden ağlıyor, gözyaşları inci–mercan?!. Paramparça damarların yanık türküsünde seni okuduğunu bilmez misin mîrim; azgın hecelerin koşuştuğu sayfalarda sevgini yazdığını duymaz mısın?!. Ya zebercetlerden hareli ağıtlar yazdığını kaldırımlarda nicedir; ve nicedir hicranın böğrüne ciritler sapladığını savaş meydanlarında?!.. Ertelenmiş hayatları âriyet umutlara katıştırıp bebesine süt yaptığı gecelerde söndürülmüş kandillerin fitilince yandığını; ve kırk kere kırdığın kalbin kırk bir kez seni anarak bütünlendiğini anmaz mısın?!..
Ecel akıncıları gelmeden mîrim, durma, var git, tut ellerini ve sevdiğini söyle ona, sevgini söyle. Kerpetenler bir bir sökmede çivilerini yapının ve bir çocuk belki bir kilim deseninden damperli kamyonuyla şefkat kumlarını toplamaya çalışmakta. Bir baba nedir ki mîrim, bir anne olmadan; gülü solan bir dal nedir ki?!..
Mîrim, var git, aklını bulandıran zulümleri yıka elinden ve ver hakkını her dem taze baharın. Yakasına bir beyaz çiçek tak; yaprağı tebessüm, tomurcuğu sevgi olsun. Sonbaharlarca savrulan hasretleri topla bir bir, saman sarısı rüzgârlar alıp götürmeden. Son kuşlar da göçmeden bir sıcaklık sun kadına, bir ışık yak ruhunda, bir mavi ışık.
Senin–teg nâzenîne nâzenîn işler münâsiptir
Ayetlere adanmış bir doğum sonrasında mîrim, kır saçlı kentlerin yorgun düşüncelerini sil hafızandan ve her günü bir tesbih tanesi gibi zikrederek yıldız topladığın gecelere yaz. Masalın en trajik yerinde çatıver iki tel saçı birbirine ve yağsın üzerine çareler, umutlar, ihsanlar, lûtuflar ve keremler...
Havaî fişeklerin renkleri yağıyor üstüne mîrim, hissediyor musun?!..
Iskender Pala

Kanunî dönemi yeniçeri şairlerinden samimî gönüllü Aşkî'nin bir beyti hatırımdadır. Der ki:
Âzâd iken esîr idik Allah'a çok şükür
Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız
Hem azad iken esîr, hem de kul iken sultan... Azatlıkta esareti hissetmek ve kul (köle ve esir) iken sultan gibi yaşamak... Fuzulî'nin "Fakîr-i pâdişeh-âsâ gedâ-yı muhteşemem (padişahçasına bir yoksul; muhteşem bir dilenciyim)" ifadesi ile hemen hemen aynı muhtevada bir söyleyiş... Hayatı zıt boyutta ve tersinden yaşamak gibi bir şey. Peki bu mümkün müdür?
Sevgilinin kimliğine bağlı olarak, evet!.. Sevgili Allah olunca elbette!...
Nasıl mı?!.. İzaha çalışalım:
Aşk, evvela Allah'tan kuladır. Allah kulu sever, sonra kul Allah'ı. Kulu yaratan ve ona aşk kabiliyetini veren Allah bununla kendisini tanımasını istemiş ve bu yüzden kainatı yaratmıştır. Allah'ı tanımak ancak aşk ile mümkündür. Aşk bir meşaledir ve kul (âşık=seven) Allah'ı (maşuk=sevilen) ancak onun ışığıyla görür. Ve gördüğü anda gerçek kulluk başlar. Kulluk mutlak itaattir. Eğer itaat Allah'a yapılıyorsa kul (abd) kelimesinin "hür insan, mal mülk sahibi olan kişi)" anlamı; yok eğer kuldan kula itaat ediliyorsa "köle, irade ve özgürlüğü başkasının elinde olan insan" anlamı ön plana çıkar. Böylece Allah'a kul olmakla övünen nice sultanlardan, aşka kul olan sayısız padişahlardan yani şairin ifadesiyle "Aşk sultanının kölesi olan sultanlardan" söz edilebilir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in pek çok yerinde "abd (kul)" kelimesi "Allah'a iman eden, O'nun sevdiği kişi" anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kulluk, aslında seven ile sevilen arasındaki bir tavrın adıdır.
Bir kul (âşık), kendisinden istenen hizmeti (ayrılık acısına tahammül) ve verilen emri (kendinden vazgeçme, sevgili için olma, sevgili için can verme, akıl kaydından geçme vb.) yerine getirdiği ölçüde kulluğa (âşıklığa) adım atmış olur. Bunun ötesi Sevgili'nin emrini yerine getirmekle kalmayıp onun rızasını kazanmak üzere gayretle çalışmak, çabalamak, saygı, sevgi, bağlılık vb. alanlarda mertebe kazanmaktır. Nitekim sufiler "abd"in "âbid (ibadet eden)"; "ubûdiyet"in de "ibadet"ten üstün olduğunu söylerler. Hz. Peygamber de "abd" olmasını, "rasul" olmasından daha önemli bulmuştur. Zaten kelime-i şahadette de "abd" vasfı, "rasul" vasfından önde anılmıştır (abduhu ve rasuluh). Âbid hür, abd ise kuldur. Hür olanlar bir karşılık için, kul ve köle olanlar ise sırf efendilerini memnun etmek için çalışırlar. Tasavvufta "âbid"in sevap kazanmak, ecir almak ve cennete gitmek için çalışmasından ziyade "abd"in yalnızca emri yerine getirmek ve itaat için çalışması önemli bulunur. Hani koca Yunus'un, "Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni" demesi gibi. Nimete sahip olmayı isteyenle nimeti vereni isteyen arasında elbette çoook dereceler farkı vardır. Bu durumda efendisinin mülkiyetinde bulunan kulun her şeyi efendisinin demektir. Nitekim kulluğun vasfı fakr u ihtiyaçtır. İşte tam bu noktada kul, Divan şiirindeki âşık kimliğiyle aynîleşir. Orada da âşık sevgiliye kuldur ve her şeyiyle onun uğrunda, yolunda, peşinde, izinde, özündedir. Bütün ihtiyaçları ondandır ve ondan gayrıya ihtiyaç bildirmez. Aslında bu anlayış tasavvufun derinliğinden divan şiirine bir medeniyet birikimi olarak yansımış ve şairlerin dilinde peleseng olmuş metaforlardan biridir. Hakikatte sultan ile kul arasındaki ilişki, sevgili ile âşık arasında da vardır ve sevgiliye kul olmaya hazır binlerce âşık bulunabilir. Bunlardan her biri yekdiğerine göre rakip konumunda olup sevgiliye ulaşma yolunda mücadele edip dururlar. Tıpkı sultana yakın olmak için kulların birbirleriyle mücadele ve rekabetleri gibi. Bu durumda hakiki Sevgili ve hakiki sultana ulaşmak da aynı vetireden geçmekle mümkündür. Yani Rab ile abd arasındaki ezelî yakınlık veya mesafe burada da aşılmak üzere kulu gayrete yönlendirir. Çünkü ubudiyet ile rububiyyet birbirinin karşıtı olarak ezelden bu yana geldiği gibi sonsuza kadar da devam edecektir. Yani insan ezelden beri kuldur ve ebede kadar da kul kalacaktır. İlla ki gayret ve çalışma ile kemale erebilir, irtifa kazanabilir. Bunun için aşk meş'alesinin ışık kaynağına yakın olması gerekir. Işıktan ne kadar uzaklaşırsa gölgesi (masiva) o kadar büyür; ışığa ne kadar yaklaşırsa gölgesi o kadar küçülür, hatta belli belirsiz bir hal alır. O halde hakiki âşık sevgiliye yaklaştıkça küçülen, kendinden geçen, mahviyet gösteren âşıktır. Tıpkı Allah'a yakın oldukça küçülen, tevazu ve hiçlik kazanan kul gibi. İşte bu küçülme ve kendinden vazgeçme halidir ki hem âşıkı, hem de kulu sonunda "fenâ (Sevgili'de yok olma)" makamına eriştirir, ikilik ortadan kalkar, vahdet gelir, âşık yok olarak hakiki var oluşa erer, orada hayat sürmeye başlar. Ezcümle insan abd (aşk) mertebesi için yaratılmıştır. Bu yolda âbid (âşık) olması için seçilmiştir. Hiç olmazsa müteabbid (âbidlere özenen) olması kendinden beklenir. Riyakar âbitlik ise en kötüsüdür. Galiba Hamdullah Hamdi bu yüzden, "Ey kullarına lutf u kerem edici Kerîm / Göster bu abd-ı kemterîne râh-ı müstakîm (Ey kullarına bağışları bol olan Allah, bu kuluna da doğru yolu bağışla!)" şeklinde yakarıyor. Aşkî ise "Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız!" dediğine göre, işi kavramış. Ne diyelim; âzâd iken esir olun inşallah!..
[BERCESTE]
Gevherî der yaylaların yaylasam
Arzıhal eylesem hâlim söylesem
Abd-i memlûk olup hizmet eylesem
Kula sultan olur musun ne dersin
Gevherî
İskender Pala

Günlerden birinde Mecnun'a rastlayan bir gönül ehli, onun halini bilen bir yolcu, bütün içtenliğiyle sordu:- Leyla hakkında ne biliyorsun? Bana Leyla'dan haber ver!Mecnun, o anda baş aşağı yıkıldı, yola serilip kaldı. Sonra inler gibi mırıldandı:
- Bir kere daha Leyla de! Eğer Leyla'yı bilmek istiyorsan bir kere daha Leyla de. Yoksa benden bir şeyler sorup durman beyhude. Madem Leyla diyorsun, soruna cevap olarak Leyla adı kafi değil mi? Ne kadar mânâ incisi delinse, yine de Leyla adı kadar değerli değildir. Leyla'nın adını andın mı, cihan içinde cihanlarca sır söyledin demektir. Leyla adı hatırımda dururken başka bir adı bir an bile ansam küfürdür bu.
Bunu duyan o gönül ehli, daha sonraki zamanlarda şu şiiri okuyup durdu:
Mecnun ki "La ilahe illa!" der idi
Teklif-i visal eyleseler la der idi
Şol mertebe meftun idi Leyla'sına kim
Mevla diyecek mahalde Leyla der idi
Leyla'nın Mecnun'u
Mecnun bir fırsatını buldu, Leyla ile baş başa kaldı. Leyla da ondan bir dilekte bulundu:
- Ey âşık! Neyin varsa getir!..
- A ay yüzlü!.. Senin aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne geceleri gözümde uyku. Aşkın aklımı yağmaladıktan sonra her şeyim birer birer gitti. Şimdi sahip olduğum tek şey yaralı bir kuş olan canım. Senden bir emir bekliyorum. Ver dersen hemencecik vereyim.
Leyla güldü bu sohbete. Sonra sitem etti:
- A yiğit!.. Ben senden bunu ne vakit istersem alırım, başka neyin var?!..
Bu söz üzerine Mecnun, partal giysilerinin eprimiş yakasından çıkardığı bir iğneyi Leyla'ya sundu:
- Vallahi, varlık âleminde malik olduğum tek şey işte bu. Bundan başka hiçbir nesneye sahip değilim. Bunu taşımamın sebebi ise yine sensin a gönlümü alan!.. Çölde, ovada, dağda, kırda senin hayalini izlerken çok düşüyorum; dikenler ayağıma batıyor. İşte bu iğne onları ayağımdan çıkarmak için.
Mecnun, Leyla'nın kendisine acımasını beklerken Leyla sitem etti:
- İşte ben tam da onu arıyordum. Aşkta gerçek isen bu iğne sana nasıl layık oluyor, a perişan âşık!.. Bencileyin bir güzelin peşindeyken ayağına diken batsa o dikeni çıkarmak doğru olur mu? Eğer o dikeni çıkarırsan, seninkine vefa derler mi?!.. Sevgili yolunda ayağına diken batan âşık, onu elbisesine takılmış bir gül görmeli değil midir? Gül fidanı, bir gül elde etmek için bir yıl dikenlere sabrediyor da sen gül fidanından da aşağı mısın yoksa? Leyla'nın aşkıyla ayağına batan diken, onun başkalarına armağan edeceği yüzlerce gül demetinden daha değerli değil midir?
Leyla'nın ölümü
Yolunu şaşırmış Mecnun ordan oraya koşturup giderken biri ona, "Leyla öldü!" deyiverdi. Mecnun, bu kara haber üzerine derhal durdu ve ellerini açıp şükretti:
- Hamd olsun Allah'ıma!..
Bu sefer adam çok öfkelenip bağırdı:
- A aklı ve hayatı darmadağın olmuş zavallı! Hem onun için yanar, hem de neden böyle söyler, ölümüne sevinirsin?
- Ben, iyiliğini isteyip dururken o ay yüzlüden bir fayda elde edemedim. Bari kötülüğünü isteyen de bir şey elde edemesin!..
Mecnun'un vuslatı
Günlerden birinde Mecnun'u bir duvarın üstüne oturmuş, ayaklarını sallandırmış otururken buldular. Kerpiçten duvarın üstünde gayet neşeli ve bahtiyardı. Kendince konuşuyor, işaretleşiyor, gülüyordu. Gelen geçen bu hale bakıp gülmedeydi. Nihayet bir gönül eri oradan geçti. Bakınca Mecnun'un yanında Leyla'nın da oturmakta olduğunu gördü. Başkasına gizli olan ona açılmıştı. Şükretti:
- Bir ömürdür koşup durdum... Çok da yoruldum... Ama sonunda bir araya geldiklerini gördüm!.. Çok şükür Allah'ım; sevenleri buluşturdun!..
Akıllı deli
Anlatırlar ki, kendince kavminin önde gelenlerinden, dindarlığı herkes tarafından bilinip itibar gören biri kırlara gezmeye çıkmış, Allah'ın yarattıklarını ibret nazarıyla seyre koyulmuştu. Sonra kalktı, iki rekat şükür namazı kılmak üzere tekbir aldı. Olacak bu ya, o sırada Mecnun da kırlarda dolaşıyordu ve tesadüfen bu adamın önüne doğru geçip bilmeden orada oyalanmaya başladı... Adam selam verdikten sonra Mecnun'a seslendi:
- Bre çekil önümden, burada namaz kılıyorum.
O vakit Mecnun hayretler içinde şöyle sordu:
- A efendi! Sen bu namazı niçin kılarsın?
Adam şaşırmıştı. Delinin aklına hayret etti ve işin sonunu getirmek istedi:
- Neden sordun ki?
- Allah aşkıyla ve onun için kılıyor musun diye?
- Evet, Allah aşkıyla ve O'nun rızası için kılıyorum!..
- Mecnun önce güldü, sonra dudağını büzüp kederlendi:
- Kendini yokla beyim, içini yokla... Ben Leyla'nın aşkına düştüm düşeli şunca yıldır ondan başkasını görmüyorum da sen Allah aşkıyla namaz kılarken beni nasıl görüyorsun?
BERCESTE
Halâs olmak için ez-cân u
dil aşkından ol yârin
Dua etsem de dergâhında
ya Rab müstecab etme
Halîm
O sevgilinin aşkından kurtulmak için can u yürekten de dua edecek olsam, onu dergâh-ı izzetinde kabul etme Allah'ım!..
İskender Pala
Copyright © 2009 Ah Teslimiyet.
Powered by Blogger and Hybrid. Bloggerized by Free Blogger Templates.