31 Temmuz 2012 Salı
Oruç, Bir Kelime-i Tevhiddir
31 Mayıs 2012 Perşembe
Özgülük İçin Dört İşlem
Özgülük İçin Dört İşlem
Herkes için her şey olamazsın
Her şeyi bir anda yapamazsın.
Her şeyi mükemmel yapamazsın.
Her şeyi herkesten iyi yapamazsın.
Sen de herkes gibi bir insansın.
Öyleyse:
En azından, birisi için önemli bir şey ol.
Bir anda sadece bir şey yap.
Bir şeyleri hep eksik bırakacağını hatırla.
Bir şeyi herkesten iyi yapmaya bak.
Böylece hiç kimsenin "senin gibi" olamadığını gör.
Herkesin herkes gibi olmaya çalıştığı yerde,
sen "sen" ol, böylece herkesten daha iyi ol.
Kendini kendinden çıkar
Birkaç ay daha geriye gidelim. Henüz iki hücreden ibaretsin. Annen bile farkında değil varlığının. İki hücre hâlâ daha nasıl olduğunu anlayamadığımız bir hızla, olağanüstü bir düzenle çoğalıp ayrışmasaydı da, anne rahminden düşüverseydin kimse fark etmeyecekti seni, kimsenin fark ettiği biri olmayacaktın. Hatta, bir adın bile olmayacaktı.
Bu sabah aynaya bir bak. Bakalım kimi göreceksin. Elbette yeryüzündeki bütün insanlara benzeyen bir insan yüzü. Kaşları, gözleri, yüzü, burnu, kulakları, saçları ile sen de herkes gibi bir insansın. Ama aynada herhangi bir insanı görüyor değilsin. Kendini görüyorsun. Tümüyle sana özel, sadece senin için yaratılmış bir yüz görüyorsun. Yani senin yüzün gibi başka bir yüz yok. Onun için yüzüne bakanlar seni, sadece seni görüyorlar. Seni tanıyanlar yüzünden tanır, sevenler yüzünü sever. Herkese benzeyen birini değil. Bütün zamanlarda, senin yüzün gibi bir yüz olmadı, senin yüzün gibi bir yüz olmayacak.
Şimdi bir de kendine bak. En çok ne mutlu ediyor seni? Kimler sana gerçek dostluk yüzü gösteriyor? Kaç sahici arkadaşın var? Kaç sırdaşın var? Çok az şey mutlu ediyor seni. Dostların pek az. Arkadaşlarının ve sırdaşlarının sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Bazen sadece nefes almak seni mutlu etmeye yetiyor. Özlediğin bir dostunu görmek, özlediğin bir sahilde yürümek, sevdiğin bir yiyeceği yemek, sevdiğinin iki gözünün içine içine bakmak mutlu ediyor seni. Hepsi az şeyler.. Çok az şeyler…
13 Ocak 2011 Perşembe
Hem Cemevinde yeri var, hem camide
Kıvırcık Ali
Nasihat isteyene ölüm
yeter.
Ölüden iyi konuşmacı yoktur.
Çünkü, ölünün içi dışına eşittir.
İçten konuşur.
İçinden geleni dışı perdelemez.
Sözü özü denktir.
Hal diliyle konuşur.
Hesabı kitabı sıfıra yuvarlamıştır.
Hiç hesapsız konuşur ölüm.
Bedeli ödenmiştir sözlerin.
Bir ömür tüketilmiştir
uğrunda.
O sözlerin ardında niyet aranmaz.
Art niyetsizdir.
Bir şey istemek için konuşmaz ölü.
Sonrasında bekleyeceği bir
menfaati yoktur ki.
Daha sonra isteyeceği bir şey kalmamıştır ki.
Sonrası olmayanın konuşması kadar güzeli var mıdır şu âlemde?
Kıvırcık Ali öldü.
İzin verelim o konuşsun.
Susturun şu geveze şehri.
Kapatın ağızlarını yarın hesabıyla konuşanların.
Yere atın akılları tutan slogan sözleri.
İçinde bir başka ajandayı yazanın “Allah seni inandırsın!”larına kulak asmayın.
“Bütün samimiyetimle sö
ylüyorum”ları bir kenara bırakın.
Konuşma hakkı, yarınları tüketmiş Kıvırcık Ali’nindir.
Ali benim kardeşim.
Yüreğimin kuytularında söndürdüğüm sızılarımın dili Ali.
Ali benim haldaşım.
Susturduğum sancıların, unuttuğum çığlıklarımın habercisi Ali.
Ali benim yoldaşım.
Tökezlemelerimi, kay
ıp düşmelerimi bilendir Ali.
Benim kadar şaşkın, benim kadar aklı karışıktır.
Öldü Ali.
Şimdi ölümün sesidir Ali’nin suskunluğu.
Bugün gündemimizin baş
köşesine oturmak için canını ortaya koydu.
Bir hakkı vardı; işte onu da kullandı.
Dahası yok.
Bir daha konuşmayacak ki.
Kulak vermemek olmaz Ali’nin konuşmasına.
Onun adına “konuşma”yı, duyabildiğim kadarıyla fısıldamak istiyorum sevenlerine.
Varsa sevmeyenlerine de
.
Kıvırcık Ali’nin cenazesi Cemevi’nden kalkıyor.
Saat veriliyor tören için: 13.00
“Namazı müteakiben” kaydı yok.
Hemen soracakların adına ben s
orayım:
Neden cami değil; Cemevi?
Başkaları için başka türlü sormuşlar da vardır bu soruyu:
Neden Cemevi değil de cami?
Kıvırcık Ali’nin tercihi belli
ki Cemevi.
Dediklerine göre kendisi yaptırmış Cemevini.
Ona “Sen Alevisin!” denilmiş aklı ermeye başladığında.
“Sünni değilsin; yerin Sünnilerin olduğu yer değil” diye telkin edilmiş.
Camii mi?
Birilerine göre “ötekilerin yeri” camii.
Sazını yeni tımbırdatmaya başlamış toy delikanlılara dendiği gibi.
Semaha kollarını yeni açmış
hanım kızlara fısıldandığı gibi.
Ali’ye de öyle dendi.
Camii mi? Ötekilerin yeri.
Ezan? Bizden olmayanların sesi.
Beride de var böylesi sesler:
Falanca köy mü?
Sorma, uzak geç; uğrama.
Ezansızdır; namazsızdır, camisizdir.
Sakın ha!
Kestikleri yenmez.
Kız alınmaz, kız verilmez.
Bizden olmayanların köyü
…
Cemevi mi?
Ötekilerin yeri.
Bugün cenazesi vardı Kıvırcık Ali’nin.
Alevi delikanlısı Ali Özütemiz’in cenazesi.
Tokat’ınTurhal’ında benim gibi türküler dinleyerek büyümüş hemşerimin cenazesi.
Hatırlatayım; cenaz
esi olanın tercihleri biter.
Öldüğü gün bir şey istemez insan.
İsteyemez.
Demek ki Ali iradesiz bulunacak Cemevinde
Başka birilerinin de iradesiz, istemsiz bulunması gibi camide.
Kıvırcık Ali’nin ilk iradesizliği değil
bu.
Doğduğu gün de irade ortaya koyamadı.
Bir bebekken tercihte bulunamazdı.
Elinde değildi; bir Alevi köyünde doğdu.
Alevi ana babanın oğlu olarak açtı gözlerini dünyaya.
Doğar doğmaz karşı köyün büyüklerin
ce “alevi” diye etiketlendiğini nereden bilecekti.
Karşı köyün bebeleri de farkında olmadan “Sünni” doğdular, öyle etiketlendiler.
İtiraz edebilirler miydi?
Ali ve yaşıtları bu ayırımla büyüdüler.
Bu ayırımı büyütenlerce büyüt
üldüler.
Cami ve Cemevi böylece ayrıldı birbirinden.
İşe bakın ki, ikisinin de anlamı “bir olmak” “birlik olmak” iken, ayrılmanın, bölünmenin, dağılmanın, ötekileştirmenin sembolü olageldiler.
Karşı köşelere kondular.
Oysa içindeki insanlar aynı.
Başka biçimlerde de olsa, amaçları aynı.
Cemevi dergâhtır; tarikat dergâhı.
Tıpkı dergâhlar gibi camilerin şubesi olarak
doğdu.
Namazı sonrasında bir tarikat tercihi olarak gidilirdi Cemevine.
Tıpkı Mevlevihane’ye
gider gibi.
Namazın yerine sema konmadığı gibi Mevlevilerce;
Semah da namaz yerine icat edilmedi Bektaşilerce.
Namazın üstüne semah yapılırdı.
Secdeyi müteakipti Bektaş
i dergâhına gitmeler.
Camide yapılanın yerinde değil, yanında dururdu Cemevinde yapılanlar.
Ta ikisinin de içleri boşaltılıncaya kadar.
Ne cami hak ediyor içeriksizliği ne Cemevi.
İkisi de dolu olsaydı anlamca,
ikisi de birbirine yakın olacaktı.
Sünni Senai de Alevi Ali de bu içeriksizliğin mağduru.
Anlamı olmayan her şey gibi siyasallaştı, tarafgirliğe indirgendi camii ve Cemevinin varlığı.
“Siz-biz” çekişmesine kurban edildi.
Oysa beraber söyleyip dinliyoruz türküleri, bak.
Ali ve ben sazın teli kadar biriz, birlikteyiz.
Bağlamanın sızısı kadar ortağız, halkdaşız, soluktaşız, gardaşız.
Acının aynı köşesinde sa
bahlıyoruz.
Hüznün aynı tarafında oturuyoruz.
Aynı sevincin ellerinden tutuyoruz.
Camiyi cem olmanın rakibi görenler Cemevini uzak köşeye itti.
Alevi köyünde doğmuşları camiye uzak görenler uzağa düşürdü Ali’leri.
Sünniliği “Sünni köyünde doğmuş”luk sananlar ötekileşirdi Alevi köyünde doğmuşları.
Ötekileştiren ne Sü
nni köyünde doğmuş Senai ne Alevi köyünde doğmuş Ali.
Başkaları…
Asıl ötekileştirmeyi hak edenler onlar…
Nedense, dünyada Müslümanlara uygulanmasından yakındığımız çifte standardı, bu topraklarda Alevilere uygularız.
Söz gelimi bir saldırgan Müslüman’sa, dinin adıyla anılır; “İslamî terörist”
Başka bir dindense, ke
ndi adıyla anılır; “Yahudi, Budist, Şintoist, Hıristiyan, terörist” denmez.
Bu ülkede, Sünni köyünde doğmuşlar içinden de, Alevi köyünde doğmuşlar içinden de hata edeni çıkar elbet.
İnsanız hepimiz.
Ama hata sahibinin mezhebi nedense sadece Alevi köyünde doğmuşlar için anılır.
Oysa, hata her insanda olur, günah her köylüyü vurur.
Şaşılacak ne var
bunda?
Namazını hakkını veremeyenler, oruca uzak duranlar her tarafta var.
Belki de namazsız, oruçsuz “Sünni”lerin sayısı, namazsız “Alevi”lerinkinden kat kat fazladır.
Ama niye namazsızlık Alevilere eşitlenir?
İnsan biriciktir.
Biricik olarak durur hataların ve sevapların ortasında.
Gider gelir.
Gidip gelebilmelidir de.
Geldiği gibi gi
debilir de.
En günahkârımızın sevaba dönüşünü bekler Rabbimiz.
En faziletlimizi de şeytana uymama konusunda sıkı sıkı tembihler.
Erdemlilerin de ayağ
ının kayabileceğini bilir Rabbimiz.
Bir hanım başörtüsüz de olabilir, başını örtüyor da olabilir.
Kime ne?
Başörtüsüz de Allah’a kul, başörtülü de.
Her ikisi de günaha ve sevaba eşit uzaklıkta.
Ayağı kayabilir her ikisinin de.
Ama birini şeytan birini melek ilan etmeler başörtülülerin ve başörtüsüzlerin işi değil.
Bağnazların işi…
Amigolaşmış akılların aceleciliği.
Söyleyin şimdi bana.
Ali nerede?
Cemevinde.
Ama camiye de uğrayacak, merak etmeyin.
Sözüm ona “Sünnilerin” bile birli
kte görünmekten korktuğu başörtülü sunucularla birlikte göründü Ali.
Korkmadı da yüksünmedi de.
Alevi köyünün başörtüsüz kızları da dinledi Ali’yi.
Sünni köyünde doğmuş başörtülüler de sevdi Ali’yi.
Haşemalı hayranları da var Ali’nin, bikinilileri de var.
Var mı itirazı olan?
Sünni köyünde doğmuşlar kadar delikanlı ve Allah’a yakın Ali.
Onlar kadar şaşkın ve temiz yüreklidir Ali.
Alevi köyünde büyümemiş benim de Ali kadar kusurlarım ve günahlarım var.
Kusurların hepsini Alevi köyünde doğmuş Ali’ler
e yükleyip Sünni köyünde doğmuşları ne olursa olsun temize çıkarmak mıdır Sünnilik?
Üstü kalsın istemiyorum.
Sünnilik davası değil bu, kan davasıdır.
Sırf Sünni köyünde doğmuş diye Fatma’ları, Osman’ları, Ömer Faruk’ları, Zeynep’leri, Bekir’leri zalim Yezid diye etiketlemek midir
Alevilik?
Üstü kalsın bunu da istemiyorum.
Alevilik değil bu; olsa olsa kin hesabıdır.
Ne cami özler bu böylesi Sünnileri,
ne Cemevi bekler böylesi Alevileri.
Kıvırcık Ali, ne öylesiydi ne böylesi oldu.
Hem Cemevinde yeri var, hem camide..
Allah rahmet eyleye…
Senai Demirci10 Ağustos 2010 Salı
Ey yâr, Susuşum Sözümü Esirgemekten Değil

Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.
Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?
Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!” sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.
Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.
Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.
Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?
Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.
Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.
Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk…
Taşıdığım sensin ey yâr.
Söze sığdıramadığım.
Ve hiç susturamadığım.
Ne oldu kalbime?
Katılaştı, katılaştı.
Taştan da katılaştı.
Ağlarsa, taşlar ağlar.
Ben ağlayamadım; sen ağla…
Taş değil misin ey yâr?
Senai Demirci
İnfak: Hızır’ın yanında Mûsa olabilmek için

I.
Ekmek teknemiz niye delinir?
Hızır'ın gemiye yaptığını yapıyor Rabbimiz canımıza ve malımıza. Deliyor. Köşesinden kırpıyor. Kenarından azaltıyor. Biz ise Mûsa [as] gibi telaşla soruyoruz: "Ne yaptın sen? Ekmek teknemizi mi batırmak istiyorsun?"
Rabbimizin bizi beraberliğine seçişin şartı O'ndan razı olmak. O'na razı olmak. O'nunla yetinmek. O'nun yanımızdaki varlığı, O'nun bizi yanında var etmesi, sahip olabileceklerimizin en önemlisi, en önceliklisi. Şimdi, bize verdiklerinden bizim de başkalarına vermemizi istiyor. Ama sadece 'bize verdiklerinden', 'kendi malımızdan' değil. 'Bize verilen'i, başkalarına vermek kolay olmalı' Ama 'bizim olanı' başkasına vermek zordur. 'Bizim olan' niye başkasının olsun? İşte sınandığımız yer: Başkasına vermekte zorlanıyorsak, bizde olanı 'bizim olan' sanmaya başlamışız demektir. Verme zorluyor bizi ki, 'bizim olan'ı 'bize verilen'e dönüştürebilelim. 'Bize verilen'i 'bizim olan' sanmaya başlamışsak, O'nun verdiğini gasp etmiş olmalıyız. Seve seve verebiliyorsak, canla başla terk edebiliyorsak 'bizim olan'ları, 'O'nun bize verdiğini' sözle değil sadece, eylemimizle onaylarız. Aklımızın almak istemediği gerçeği, sevdiğimiz şeylerden vererek aklımıza yediririz. Bağlandığımız şeylerle bağımızı çözerek kalbimizi 'bize Veren'e bağlarız.
Eğer o gemi 'hasarlı' kılınmasaydı, arkadan gelen zalim yöneticinin eline geçecekti. Eğer malımız zekâtla eksiltilmeseydi, servetimiz infakla delinmeseydi, biriktirdikçe, yığdıkça, hırsımızın eline geçecekti. Hırsımızı besleyen malımız, bizi kendisini çoğaltmakla, korumakla, elde tutmakla oyalayacaktı. Malımız bize hizmet edeceğine, malımız bizi kendine hizmetkâr edecekti. Biz servetimizin sahibi değil, servetimiz bize sahip olacaktı. Asıl o zaman gerçek anlamda eksilecektik, kaybedecektik. Güvenilmez olan mala güvenerek aldanacaktık. Bizi terk eden serveti, biz terk etmeyerek boş yere oyalanacaktık. Azalan mülkümüzü, zayıflayan canımızı kendimize kalkan yapmaya kalkarak yenilecektik. Ekmeğimizle bencilliğimizi besleyerek, ekmek teknemizi batıracaktık. Kendimizi malla yüceltme alçaklığına batacaktık. Serveti paylaşmaktan uzaklaşıp 'bencilleşme' bataklığına gömülecektik. İşte o zaman 'malı yığdıkça yığan [ve] malının kendisini ölümsüz yapacağını sanan'lardan [Hümeze; 2-3] olacaktık. Şükür ki ekmek teknemiz delindi.
II.
Hırsımız niye öldürülür?
Karşı kıyıya geçen Hızır, bu defa, hiç sebebi yokken bir genci öldürür. Mûsa [as] buna da itiraz eder. 'Demek sen, hiç sebepsiz bir cana kıydın ha...?
Rabbine asi geleceğini, anne babasına hayırsız olacağını bildiği gencin yerine itaatli ve hayırlı bir evlat gelsin diye öldürdüğünü söyler Hızır. Eğer o 'genç' yaşasaydı, hem asi olacaktı hem de yerine gelecek itaatli kardeşinin yerini gasp edecekti. Aynen öyle de; Rabbimiz servetimizi zekâtla budamayı diler. Dallarını kısaltır, başına buyruk uzayıp genişlemesine izin vermez. Kazandığını Rabbinin emriyle, bile isteye azaltan her kul, sahiplenme hevesinin katledildiğini fark eder. Sahiplenme hırsı, yığma, biriktirme, çoğaltma, bencilleşme, cimrileşme ile dal budak salmasına, gövdesine bigânelikten ve vurdumduymazlıktan kalın kabuklar sarmaya başlamadan budanır. Büyüyüp kartlaşmadan, ağırlaşıp sertleşmeden, yeni sürgünler vermesi sağlanır. Budanmış bir ağacın daha gür yapraklar açması, daha kalın dallar uzatması gibi, zekâtla budanmış servet hayırla çoğalır. İnfakla asıl sahibine teslim edilmiş mal daha sağlam ve gürbüz olarak genişler. Sahiplenme hevesi öldürülmüş, çoğaltma hırsı katledilmiş, biriktirme arzusu yok edilmiş, üst üste yığma telaşı söndürülmüş yeni bir 'sahip' bulur mal kendine böylece. Artık mal da hayırlıdır, sahibi de hayırlıdır.
III.
Malımız bizden niye saklanır?
Hızır ile Mûsa [as] sonunda bir köye varırlar. Köylüler ne yiyecek verirler ne barınak sunarlar onlara. Hızır, buna rağmen, köyün yıkık duvarını onarır. Bu defa, Mûsa'nın [as] 'Ama nasıl olur?' çığlığı son kez yankılanır. 'İsteseydin bunun için bir ücret alabilirdin!' Ama Hızır ile Mûsa'nın yolları artık ayrılmıştır. İşin aslı şudur: Köyde yetimlere ait bir hazine saklıdır duvarın içinde. Öyle yıkık kalsaydı, yetimler reşit olmadan hazine bulunacak ve hiç şüphesiz o köylüler tarafından gasp edilecek, yağmalanacaktı. 'Duvarı onardım ki, yetimler büyüyünceye kadar hazine saklı kalsın. Kimsenin eline geçmesin!'
Rabbimiz, yine Hızır'ın köylülere yaptığını yapar bize de. Asla ihtiyacı olmadığı halde, bizden 'borç' ister: 'Kim Allah'a güzel bir borç vermek ister?' [245] Borcu canımızdan malımızdan ister. Oysa canımız da malımız da yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gibi değil mi? O'na hiçbir yararı olmadığı halde, bizden hatırı için harcama yapmamızı ister: 'Yalnızca Allah'ı kazanmak için harcayın!' [Bakara, 272] Oysa hatırı için harcamasak da elimizdekiler elimizden çıkıyor değil mi? Hem eskiyor hem eksiliyor. Hem miktarı hem değeri azalıyor. 'Tanık olsun ki asr; hüsrandadır insan' [Asr, 1-2] Zamanın akışı tanıktır ki, hep kaybediyoruz. Geçen her gün ömürden eksiliyor. Gelen her an ömrümüzü törpülüyor. Umutlarımızı uçurduğumuz yarınlar tükeniyor. Yaslandığımız duvarlar çöküyor.
Rabbimiz duvarımızı onarıyor. Bu dünyada elimize bıraksaydı canımızı ve malımızı, biz hem onları kaybederdik, hem onlarla kaybederdik. Onları kaybederdik, çünkü ebedîleştirecek, fani olmaktan kurtaracak bir yol bulamazdık. Onlarla kaybederdik, çünkü onlara güvenip, hiç bitmeyecekmiş sanarak, hep birikecekmiş gibi sayarak bencilliğin bataklığına, kibrin kirine batardık. Rabbimiz, bizden kendi malımızı saklıyor. Reşit olduğumuz, yani gerçeği hakkıyla görebildiğimiz hesap günü elimize verecek. Rabbimiz, çok sevdiğimiz canımızı bizden istiyor, kendi yolunda yoruyor. Böylece canımızı ebediyen bize saklıyor. Nefsimizin elinde yağmalanmasını önlüyor ebediyet hazinemizin. Bencilliğimizin gasp etmesine izin vermiyor sonsuzluk sermayemizi. Elimizden aldıklarıyla, bizden sakladıklarıyla, üzerini infakla örttükleriyle, 'kimsenin kimseye fayda vermediği' o 'kara gün' için 'ak akçe'ler biriktiriyor.
Senai Demirci
Tesettür, kılığına girilecek bir şey midir Ayşe?

Miyavlamak insanı kedi yapmaz. "Semâzen" kıyafeti giymek de "semâ ehli" etmez insanı. Bu yüzdendir "semâ ediyor"diye anons etmezler kimi sanatçıları. "Semâ gösterisi" yaparlar en fazla. Gösteriyle kalırlar sadece. Mevlânâ'ca duymasalar da olur, semâlara ağmasalar da olur.
"Başörtüsü takmak, çarşaf kılığına girmek, abaye kıyafetlere bürünmek "mütesettir" eylemez seni. Tesettür, dışarıdan başlamaz ki, bacım benim. İçeridedir tesettür; gizlidir. İçeridendir tesettür; sırlamaktır güzelliği. Tesettür başa geçirilmez bir hamlede. "Nur" olmak içindir tesettür; tenden şehvetten soyunup kalbiyle ve ruhuyla görmek/görünmek içindir. Haberin yok galiba, başörtüsüyle görünmediği halde 'tesettür'e sımsıkı bürünenler var aramızda. Tesettürün, senin başına doladığın "görünür" cephesini tamam edemeseler de, derinlerinde buzdağınca bir örtü saklarlar. Görünmezdir o örtü. "Örtü" diye görünse de, yine görünmez. Başörtülülerin hepsi bir değildir.Başörtüsünün içinde senin gibi zoraki duranlar da vardır. Başının örtüsüne başını verecekler de vardır. Benzer davranış kalıpları sergileyen "laboratuvar yaratıkları" değildir onlar. Birinin resmini ansiklopediye koyunca hepsi hakkında fikir edinebileceğin "deniz altı canlısı türü" diye tanımlanamazlar. Her biri biriciktir. Başörtülünün hepsi başörtüsü de değildir. Tesettürü olmayan başörtülü de olabilir. Başörtülü olmayan tesettürlü de olabilir. Saçları görünürken kendini örteni vardır. Saçlarını örterken kendini görünür kılanı da olabilir.
Gösteriye dökülür bir şey olsaydı tesettür, kılığına girebilirdin belki. Saça dolanmış bez parçası değildir. Teni sarmış elbiseden fazlasıdır. Tesettürün sarıldığı "nüve" içerilerdedir. Başörtüsünün bağlandığı "çekirdek" görünmezdir. Kılık kıyafetle başlamaz da, kılık kıyafetle bitmez de.
Tesettürün senin göremediğin bedelleri vardır gerilerde. Senin giyinemeyeceğin libaslar diker gönüllerde. Senin üzerinde gösteremeyeceğin dikişleri, dikilişleri vardır tesettürün. Hürriyet'li bir irtica haberiyle, diplomasından olmak gibi bir bedel meselâ. Milliyet'çe bir namaz ihbarıyla, delikanlıların (ki sen sadece kızlar örtünür sanıyorsun) taşkınlıklara karşı kendilerine örtü edindikleri secdelerden utandırılmalarının yükü vardır meselâ. Cesaretin varsa, Uğurlu Kanal D haberlerinin başörtülüdür diye ele güne rezil ettiği, üzerindeki iftiralardan aklanmak için hâlâ daha çırpınan fedakâr doktorların, idealist öğretmenlerin suskun hüzünlerini giyin, mütevekkil sabırlarını dola başına. Kabına sığmıyorsan, ülkesinden kovulup Viyana'da, Prag'da, Bükreş'te anne babasına hasret çeken sürgün kızların sessiz çığlığını kuşan, gurbet sızılarını al omuzlarına.
Senin patronunun Tower'i 'tesettürlü Ayşe'yi ya 'hizmetli' olarak, ya "biz de dine saygılıyız" gösterisine gönüllü hizmet sunması için 'folklorik bir detay' olarak ya da sahiden tesettürlü Ayşe'leri sosyolojik malzeme, fantastik çeşitleme gibi yağmalamaya hevesli "tesettürlü Ayşe"ymiş gibi gezecek gazeteci olarak hoş görebiliyor.
Sen, yani sahiden sen, orada, sahici tesettürün içinde olsaydın Ayşe, gazeteci rolü oynayan Ayşe değil de, sen Ayşe örtünseydin, Tower'ları ne olurdu acaba?
Senai Demirci
Yûnusça bir duanın firarisi olmak için

Ölüm beklentisinin gecesinde u/yutulmuş, yarın kaygısının zifirinde yitirilmiş bir Yûnus'um. Dünyanın ölümcül dalgaları içine atılmış bir Yûnus'um. Nefsinin daracık karnında yutulmuş bir Yûnus'um. "İlah yok ancak Sensin [Allah]" diye/bildiğimde gecenin dehşeti gidiyor, zaman ve mekân aşinam oluyor, eşya ve insan kardeşim oluyor. Eşyanın yüzüne dağılmış muhabbetlerim, zamanın uçurumlarına savrulmuş sevdalarım Bir Olan'da toplanıyor. Geleceğime mehtap doğuyor. "Seni tesbih ederim; Sen kusurdan münezzehsin, hikmetsiz iş yapmaktan sonsuz uzaksın" diye/bildiğimde, varlığımı eksilten, kalbimi ezen, tenimi yaralayan dünya dalgaları sakinleşiyor. Rabbimin aziz misafiri olarak görüyorum kendimi. Denizim mavileşiyor. "Ben zalimlerden oldum" diye/bildiğimde, nefsimin karnından çekip alıyorum kendimi. Yalanların ağzına düşmüş nefesimi geri çekiyorum. Kendimi temize çıkarmaya çalışarak kirlettiğim benliğimi aklıyorum. Her yanlışımda kendimi haklı görmekle düştüğüm hata kuyularından pişmanlığımın ipiyle çıkabiliyorum. Karnına düştüğüm balık beni sahile çıkarıyor. Günahlarımın dikenlerinden pişmanlık gülü açıyor. Terk ettiğim kötülükleri, sırf terk ettim diye hesabıma iyilik olarak yazdırabiliyorum. Kusurlarımdan utancım yüzünden rahmetin kapısına gözü yaşlı, boynu bükük bir kul bırakıyorum. Yûnusça bir duanın gölgesinde dinleniyorum, kurtuluyorum.
Senai Demirci
Bir Namazın Seyri

* * *
Elini bağlamakla kötülükten çekiliyorsun. Dünya telâşının nabızlarını ne kadar da kuvvetli alıyorsun. Öyle bir rüya ki dünya, içinde uykunu da uyanıklığını da kaybetmişsin, uyanmaktan korkuyorsun. Rüyasında gördüğü rüyayı anlatan adam gibi, kendini uyanık sandığın yerde uykunun en derin yerindesin. Kendini burada kalmaya razı etmişsin, şimdiye razı olmuşsun. Ötesine gönlün de gözün de kapalı. İşte şimdi, dünya telâşını ellerinle geriye atıp tekbir getiriyorsun . Büyük bildiklerinden de büyük olanın huzurunda kaygılarını küçültüyorsun, telâşlarını durultuyorsun, korkularını dağıtıyorsun. Sağ elini sol elinin üzerine koyup şerden el çekip hayra uzanıyorsun, yokluktan yüz çevirip varlığın kalbine akıyorsun. Varlığın göğsünde cılız bir nefes kadar hafifliyor, sadeleşiyorsun. "Subhaneke" fısıltısında, sonsuz gürültüler ortasında, bitmez telaşlar arasında, meyvesiz koşturmalar sonrasında seni işiten, en ince sızılarına, en gizli arzularına kulak veren Rabbin''le tanışıyorsun.
* * *
Eğilmekle doğrultuyorsun kendini. Rükûlarında koca bir dünyanın yükünü atıyorsun omuzlarından. Azîm olan Rabbin''in huzurunda eğilip başkalarına izzetini ilân ediyorsun. "Subhane Rabbiye´l-Azîm." Bedenin eğiliyor; ruhun doğruluyor. Başın alçalıyor; kalbin duruluyor. Yüzün yere dönüyor; alnına rahmet dokunuyor. Yalnızlaşıyorsun rükûda; telâşlarda unuttuğun, dünya çölünde kaybettiğin kendini yeniden buluyorsun. Tutup dizlerinden kendini kendine doğru çekiyorsun. Kendine gelmek için kendinden geçiyorsun.
Oturmakla hayatın kalbinde yer tutuyorsun. Tahiyyata otur şimdi ve gözlerini ellerine kilitle. Diri olan her şeyin selâmını söylerken dirileri diriltene, ölüleri diriltene dön, ellerini eline vereni bil. Ellerinin ne kadar da küçük kaldığını hatırla hırsların karşısında. Elinde kalanların seni avutamayacağını anla. Sahiplendiklerinin hepsi avuçlarının içinde ama avucun boş olacak bir gün. Biriktirdikl erinin hepsi şimdi yanında ama avucun boşalacak bir günün akşamında.
* * *
Secde ederek başını göğe ağdırıyorsun. Yüzünü toprağa sür şimdi. Evine dön. Sılana koş. "Subhane Rabbiye´l-A´la." Başını yere koyarak sıfırla kendini. Rabbine de ki: "Sen varsın. Sen a´lâsın. Eksiklikten uzaksın, noksanlıktan muallâsın, kusurdan mukaddessin. Kusur bende. Benden yana eksiklik. Bende saklı acizlik. Bende bekler fakirlik. Yalnız Sana muhtaç olma zenginliğimdir secdem . Yalnız Sana kul olma şerefimdir secdem ." Secdeler ruhunun saltanatıdır. Varlığını huzurunda hiçlediğin andır secden . Rabbinin şahdamarı yakınlığından kalbine yakınlıklar emdiğin yerdir secde. Ruhunun muştular bulduğu demdir . Miracının ´kab-ı kavseyn´idir secde. Seni beni aradan çıkardığın yerdir secde. De ki: "Dediğini yapıyorum, secde edip yaklaşıyorum. Sana yaklaşıyorum. Tüm uzaklıkları uzaklara bırakıyorum. Tüm aldanışları tuzaklarda bırakıyorum."
* * *
De ki: "Yüzümde secdelerimin izini bırak ey Rabbim . Alnıma rahmetinin nefhasını bırak ey Rabbim . Kalbime En Sevgili´nin aşkını bırak ey Rabbim . Secdemden dirilt beni. Secdemde öldür beni. Secdemde durult beni. Secdemde doğrult beni."
* * *
Tenini kalbine bitiştiriyor her namaz. Ve sabah gelince yeniden, tenine dokunur ötelerin hülyası. Göğsüne değer bin İsâ nefhâsı. Yûsuf kokulu gömlekler sarılır tenine . Mûsa gibi ellerini göğsünden çıkarırsın. Uzakta bir ateş görmüşsün gibi kıvılcımlanır gökler. Yeniden dirilir gibisin. Unuttuğunu da unuttuğunu hatırlarsın yastığının kuytusunda. Rüyâlardan dönersin. Yeniden yüklenirsin hicranları. Biriktirmeye başlarsın yeniden. Çoğaltmaya ayarlarsın kendini yine. Lâkin, hâlâ yırtıktır hayatın cepleri. Ayaklarının ucuna dökülüyor zamanın parçaları. Bir secdenin pınarında söndürüyorsun kalbinin yangınlarını.
SENAI DEMIRCI
Kalbinin Çağrıldığı Yerde Misin?

Basit ama kesin bir fizik kuralıdır: Bir yerde bulunman için diğer yerleri terk etmen gerekir. Bir anda iki yerde bulunmak mümkün değil. Sadece bir yeri tercih etmen gerekir. Bunun bedeli de bulunabileceğin başka bütün yerlerden çekilmektir.
Şimdi buradasın. Gözlerin bu satırlarda... Aklın satırların arasında, arkasında... Değdiğini düşünüyorsun ki, başka halleri terk ettin, başka yerlerden çektin gözlerini. Aklın sadece burada, başka yerde değil. Okuyorsun. An'ın hakkını vermeye çalışıyorsun. An/lamak kaygısındasın. Başka işleri yüzüstü bıraktın. Kaçılmaz bir kader bu! Yapıp ettiğin tek iş alış-veriş. Aldığın her şey için bir şey/ler vermen gerek. Tercih ettiğin her yer için bir yerleri terk etmen gerek. Verdiğince alıyorsun. Nefesin bile alışta verişte.
Şimdi buradasın. Başka bir zamanda değilsin. Başka hiçbir yere değmiyor ayakların. Gövdenin bütün ağırlığıyla mekânın ortasındasın. Yüzün bu an'a dönük. Kalbin bu yerde atıyor, yeniden yeniye dolup boşalıyor. Gitmeyeceksin bu yerden. Vazgeçmeyeceksin bu hâlden. Yakanı çekip çekiştirseler itiraz edeceksin. Dikkatini dağıtsalar engelleyeceksin.
Terk ettiklerine değdiği için bu yerdesin. Hiçbir şey bedelsiz değil. Bulunamadığın yerlerin güzelliğince pahalı şu anda bulunduğun mekân. Gözlerini bir gündoğumuna kilitlemiş olabilirdin şimdi, ama burada, bu satırlarda dolaşıyorsun. Kaçırdığın gün doğumları kadar eder mi bu kara harflerin tesellisi? Kulaklarında bir çağlayan sesi çoğalıyor olabilirdi ama şimdi beni dinliyorsun. Uzaklarda bıraktığın deniz köpüklerine, kulağını kapattığın kuş cıvıltılarına değer mi bu kuru sözler?
Bedel ödüyorsun. Hem de çok! Terk ettiklerincedir tercih ettiklerinin değeri. Arkada bıraktıkların çoğaldıkça, yanına vardıklarının, önüne aldıklarının bedeli artıyor. Nereye gidiyorsun şimdi? Hangi yolu geride bırakıp hangisine yolcu oluyorsun? Neyi alıp neleri veriyorsun? Neleri arkana attın da, nelerin peşindesin? Tercih ettiklerin terk ettiklerin kadar kıymetli mi? Seçtiklerin geçtiklerinden daha güzel mi?
Yoksa, alışverişte görmüyor musun kendini? Kaçtın mı dükkândan? "Oynamıyorum ben!" mi demelerdesin? Tercihsiz misin? İradeni iptal mi ettin? Hiç seçimsiz mi yaşıyorsun? Öyleyse, kendini sıfırlamayı tercih ettin demektir. Kendini hiç saymaya kalktın demektir. Kendinden geçtin yani. Kendini arkaya attın. Aldığı verdiğinden çok az bir ziyankârsın.
Kaçamazsın işte! Yine seçimdesin. Yine alışveriştesin. Bir şeyleri terk etmeden edemiyorsun. Bir şeyin eksilmesi kaçınılmaz ömrünün cüzdanından. Dünü terk ettin, bugünü tercih ettin. Bugünü harcıyorsun, yarına erişmeyi umuyorsun.
Bir şey almasan da veriyorsun sürekli. Bedeller ödüyorsun. Nefesini tüketiyorsun. Bedenini eskitiyorsun. Ömrünü eksiltiyorsun. Sepetine bir şeyler koymaya yanaşmasan da, varlığından gün düşülüyor sürekli. Kazanmayı/kaybetmeyi dert etmesen de, kaybediyorsun günleri gülleri. "Bana ne!" deme hakkın yok! Hiçbir şey istemesen de, ödüyorsun sürekli. Her an harca(n)maktasın. Işığı kullanıyorsun. Bedenini kullanıyorsun. Göğün altında yer işgal ediyorsun. Sevdiklerinin gönlünde arsa arıyorsun. Gözünü işletiyorsun. Aklını pazara sürüyorsun.
Senin için harcananlara karşılık vermeyeceksen, boşuna yer işgal ediyorsun. Boş yere nefes alıyorsun. İsraf ediyorsun kendini. Saçıp savuruyorsun sana verilenleri. İyice kaybetmeyi tercih ediyorsun. Yitirmeyi seçiyorsun. Anlamsızlığı önceliyorsun. Zararı ziyanı istiyorsun.
Şimdi ne kaldırabilirdi seni yerinden? Hangi şey şimdi ve burada olmandan daha hayatî olurdu senin için? Kim burada şu halde bulunmaktan daha sevimli, daha kârlı, daha tatlı bir hal teklif edebilirdi sana? Arkana bile bakmadan bu odayı, bu bilgisayarı, bu sayfayı, bu koltuğu sana terk ettirecek bir seçenek yok mu sence?
Sen "Allah ve Elçisi'nin çağırdığı yer"den daha güzel bir yer biliyor musun? "Allah ve Elçisi'nin çağırdığı hâl"i arkada bıraktıracak, elinin tersiyle ittirecek, terk ettirecek, unutturacak, göz ardı ettirecek bir hâl var mı acaba? "Orada bulunmaktansa burada bulunmam daha kârlı, daha anlamlı, daha yararlı" diyebileceğin bir yer tarif edebilir misin? Seni senin kadar düşünmeyenlerin çağırdığı yer, sana senin kalbinden de yakın Bir'inin çağırdığı yerden daha kârlı olabilir mi? Senin kalbinin gizli arzularını ve mahrem fısıltılarını hiç duymayan, duysa da önemsemeyen, önemsese de elinden bir şey gelmeyen birilerinin çağırdığı hâl, senin kalbine senden de yakın Bir'inin çağırdığı halden daha sevimli olabilir mi?
Öyleyse, "Ne zaman Allah ve Elçisi [seni] hayat[verecek şeyler]e çağırırsa, hemen git. Bil ki Allah [senin]le kalbi[n] arasına girer." [Bak. Enfal/24] Yani, seni şimdi bulunduğun yeri terk etmeye çağıran Allah [ve O'nun adına Elçisi] sana senin kalbinden daha yakın ve senin kalbine de senden daha yakındır. Sana senin kalbinden daha yakın Bir'inin çağrısı, seni kalbinden uzaklaştıran bütün çağrıları uzakta bırakmaya değmez mi? Senin kalbine senden daha yakın Bir'inin çağrısı, kalbini unutarak/kırarak/küstürerek/ağlatarak gittiğin yerlerin hepsini terk etmeye değmez mi?
Hem zaten, başka yerlere gitsen de fark etmez. Eninde sonunda yine O'na kalacakmışsın. İster istemez "O'nun huzurunda toplanacak"mışız. [Enfal/24]
Bütün odaları terk edeceğin, tüm şehirleri arkada bırakacağın, cümle kıyılardan çekileceğin, bakışların hepsinden vazgeçeceğin, hevâ ve heveslerini yüzüstü bırakacağın bir adresin var mı?
Senai Demirci
Hazan mevsimi biteli epey oldu

O ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi? O ümit güneşinin öldüğünü kim söyledi? O güneşin düşmanı damın üstüne geldi de iki gözünü yumdu ‘güneş öldü’ dedi.
Hz.Mevlana
Hazan mevsimi biteli epey oldu şehirde. Şimdi kışın hüznünü yaşıyor cümle alem. Hazanın sararıp dökülmüş, sokaklarda ağırlanan sersefil yaprakları bile kalmadı. Hepsini son rüzgarlar savurdu, yağmurlar toprağa kardı. Şimdi toprağı örten yağan kardı.
Kar yağıyor, yağdıkca örtüyor şehri, toprağı, çalıları, kusurları, günahları. Kar yağdıkca şehir beyazlıyor, bütün renksizliğinden soyunuyor, beyazı giyiniyor. İnsan ne zaman soyunur renklerinden, ne zaman giyinir beyazları. Ne zaman insanın üzerini de örter kar, toprak misali..
Sonbaharı geçtim, kısa geldi ömrüm. Sararıp dökülen yaprakların toprağa karılması gibi benim de ölüme terkettiğim geçmiş günlerim toprağın bağrında. Son günleri de bohçalayıp geçmişe teslim ettiğimde, artık günlerini tüketmiş, sararıp solmuş, ruhumun da terkettiği bedenim toprağa karılacak. Ben de geçmiş olacağım. Di’li geçmiş zaman kipiyle anılacak adım. Annemizdi, diye söze başlayacak çocuklarım, eşim de beni yad ederken di’li geçmiş zaman kipini kullanacak, arkadaşlarım, dostlarım ve dahi düşmanlarım…
Benden haber veren sararmış fotoğraflarım bir süre misafir olacak ellerde. Bakıp bakıp ya gülümseyecekler, ya da yanık bir ‘keşke’ çıkacak dudaklardan. ‘Keşke’ diyecekler, ‘keşke burada olsaydı’… Heyhat, keşkelerin ne yaşayana, ne de ölene bir faydası olmayacak. Ne zaman duracak, ne değeri gelecek. Giden de geri gelmeyecek… Ne bugün ne de yarın. Hayat, kendi ırmağında akışına devam edecek, küçükler büyüyecek ve keşkelerle anılan ‘ölü’ çoktan unutulmuş olacak. Fotoğrafları da bir sure sonra fazlalık olup atılacak unutuluşun en kör kuyusuna. İnsan toprakta erirken, hatıraları da unutuluşun toprağında erimeye bırakılmış olacak.
Bir süre sonra hatırlayan bile kalmayacak beni. Bunca çabalıyorum hatırda kalmak için, niye. Niçin fotoğraf çektirip duruyorum? Niye mektuplar yazıp duruyorum? Gönlümden akıp duran metinleri kelimelere bürüyüp yazıyorum, niçin? Hatırlanmayacaksam, unutuluşun kör kuyusuna atılacaksam hatıralarda, niye bunca çaba? Niye…? Unutulmak istemiyorum. Yok olup gitmek istemiyorum. Kendisi de unutulmaya mahkum olan insan hatırlayabilir mi beni? Kendisi de toprağa karılmaya nişanlı olan insan kurtarabilir mi beni unutulmaktan? Hayır, hayır… Biliyorum, benim gibi fenaya müptela yani her anını feleğin çarklarına kaptıran, ebede müştak yani feleğin çarklarında kaybettiklerini bulmaya, bulup sonsuzluğa ulamaya muhtaç bir insan ya da insanlar yapamazlar bunu. Hatırda tutamazlar beni isteseler de. Hatırda tutacak kimdir beni? Hatırlayacak. Unutmayacak. Kim beni ebedi ihya edecek? Eriyip dağılmış olan beni kim toplayacak zerre zerre?
Düşündükce berraklaşıyor zihnim. Geliyor cevaplarım. Hayatı bana veren, bu dünyada beni nazlı bir misafir gibi ağırlayan, sonra bu dünya uykusundan ölümümle uyandıracak olan beni… Yokluktan alıp beni varlığa taşıyan… Seven beni, sevdiren, kimse ancak O hatırlayacak beni. Yokluktan çıkardığı gibi yoklukta bırakmayacak beni. Hatırda tutacak, herkesin unuttuğu yerde hatırlayacak beni. Inna lillahi ve inna ileyhi raciun…
Semine Demirci
İki sevme arası bir itaat

Beni ben yokken bile seven, ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan olarak var eden Yaradanım, beni niye “sevimsiz”, “lüzumsuz”, “faydasız”, “zoraki” bir yola çağırıyor olsun ki? İşte Rabbimizin bizi Resûl’ünün yoluna çağırdığı sözü: “De ki [ey Elçim]… bana itaat edin…” [Âl-i İmran, 31]. Ayet cümlesini tam göbeğinden yazıyorum ki, noktalı yerleri akleden kalbimizle birlikte dolduralım.
İtaat etmek, hep zor gelir insana. Zoruna gider, zorlar. Kendi varlığını tehdit ede gelmiştir tâbi olmaların hepsi. Bir başkasını izlemek kendi arzusunu arkada bırakmayı, kendi önceliklerine sırt dönmeyi gerektirir çünkü. Üstelik her itaatin öncesinde de soğuk bir emir cümlesi vardır: “İtaat edilecek. İtaat eeet!”
Peki ya, Peygambere itaat etmeye ne demeli? O’nun [asm] izinden yürümek de böylesine zorlayıcı mı? O’na [asm] tâbi olmak da istemeye istemeye mi olmalı? “İte kaka” bir itaat mi isteniyor bizden? “Ya itaat edersin, yoksa yanarsın” şantajıyla mı çağrılırız Resulullah’a [asm] itaate?
Yüzümüzü yoktan var eden, aynaya baktığımızda bizi kendi kendimize yeniden sevdiren Yaradan niye bize “zoraki” bir yol çizsin ki? Kendi varlığımızdan ne kadar memnun isek, gözümüzün üzerindeki kirpiklere ne kadar itirazsız isek, O’nun bize çizdiği “yol”u çirkin bulmaya o kadar hakkımız olmamalı. Yoksa, yüzümüzün her noktasını özenle var eden Yaradan ile yüzümüzü kıbleye dönmeye davet eden Rab ayrı kişiler mi? Yoksa, gözümüzle görmeye değer güzellikte milyonlarca çiçeği var eden Allah başka biri, bizi Resulullah’ın [asm] ebedî bahar vaad eden yoluna çağıran Rabbimiz başka biri mi? Beni ben yokken bile seven, ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan olarak var eden Yaradanım, beni niye “sevimsiz”, “lüzumsuz”, “faydasız”, “zoraki” bir yola çağırıyor olsun ki?
İşte Rabbimizin bizi Resûl’ünün yoluna çağırdığı sözü: “De ki [ey Elçim]… bana itaat edin…” [Âl-i İmran, 31]. Ayet cümlesini tam göbeğinden yazıyorum ki, noktalı yerleri akleden kalbimizle birlikte dolduralım.
Her itaat çağrısı, bir soruyu kaçınılmaz kılar: “Niye ki?” “Nereden icap etti bu itaat şimdi?” Noktalı bıraktığımız yerlerde, Rabbimiz “Niye ki?”nin cevabını veriyor. “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin…” Demek ki, Resul’e itaatin gerekçesi, hiç de zoraki değil. Sevmeye bağlı O’na itaat.. Sevmene bağlı… Hem de Allah’ı sevmene… “De ki,eğer sevmeye Allah’tan daha lâyık birisini biliyorsan, bana itaat etme…” “De ki, eğer Allah’ı değil de bir başkasını sevmek senin için daha kârlı ve faydalıysa, bana itaat etmesen de olur…” “De ki, seni hiç yoktan çıkarıp insan olarak var edeni sevmek sana zor geliyorsa, bana tâbi olma…” “Yine, de ki, seni hiç kimsenin anmadığı günlerde anıp da herkesin anmaya değer gördüğü biri olarak seçen Rabbini değil de, yolunu hiç gözlemeyen, yokluğunda seni hiç anmayan bir başkasını daha çok seviyorsan, benim izimden yürüme… “Bir de, de ki, eğer seni senin kendini sevmenden önce seven Bir’ini değil de, yeryüzünde yüzünün görünmediği onlarca yıl boyunca seni anılmaya bile değer bulmayan birilerini daha çok sevmeye değer görüyorsan, bana değil onlara itaat et.”
Sözün özü: Resullullah’a itaatin ön şartı, sevmek. Sevmekte zorlama yok. Sevmek, ite kaka değildir. Sevmek, yokuş yukarı çıkmak değildir. Bir akıştır sevmek. Gönüllü bir bakıştır. Yokuş yukarı da olsa, gönlünce yürümektir. Sevmekle yorulmaz insan. Sevmekle insan dirilir, diriltir. Kimseden zorla sevmek beklenmez. Öyleyse, “zoraki” değildir Resûlullah’a itaat…
Her itaat çağrısının ikinci bir sorusu daha vardır: “İtaat edince n’olacak?” “Nereye varacağım O’nun izinden yürürsem?” “Ne elde edeceğim, O’na tâbi olarak?”
Rabbimizin buna cevabı da tanıdık ve sevimli: “sevilmek.” “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, Allah da sizi sevsin…” Yani. “De ki, eğer Allah’tan başkası tarafından sevilmekle daha çok kâr edeceksen, bana itaat etmesen de olur..” “Yine, de ki, eğer Allah’tan başkasının seni sevmesi seni yokluktan, hiçlikten kurtaracaksa, benim izimden yürüme.” “Yine, de ki, hiç kimsenin hatırını saymayacağı, herkesin yokluğunu kanıksayacağı, seni unutacağı, seni unuttuğunu da unutacağı gelecek günlerde, Allah’tan başkası tarafından sevilmek seni toprağın altından çıkaracaksa, ebedî diri kılacaksa, benim ardıma düşmesen de olur…” “Bir de şöyle de ki, eğer kusurlarına rağmen senin rızkını hiç kesmeyen, ayıplarını bildiği halde seni kimselere rezil etmeyen Allah değil de bir başkasıyla, bana tâbi olmasan da olur..”
Ne güzel ki, ayet cümlesinin son ibaresi, Allah tarafından sevilmeyi zirve bir tasvire çıkarıyor: “…öyle sevsin ki Allah sizi, günahlarınızı kusurlarınızı toptan bağışlasın. Adeta görmezden gelsin. “De ki eğer Allah’ı seviyorsanız, bana itaat edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı toptan bağışlasın.” [Al-i İmran, 31]
Öyle bir sevgi ki sevdiğinin ayıplarını görmeyecek kadar “körleştirici” bir sevgi. Öyle bir sevilme ki, sevilen hem bağışlanıyor hem bağışlandığı kendisine hissettirilmiyor hem de bağışlandığı suçları ebediyen yüzüne vurulmuyor. En ufak bir kınanma sözü, bakışı, edası duymuyor, görmüyor, bilmiyor sevilen. Öyle bir sevilme ki, sevilenin tüm hataları, cinayetleri, isyanları hasıraltı ediliyor, örtülüyor.
O Allah ki, Resulüne itaati iki sevgi arasına sandöviçliyor. “Eğer Allah’tan başkasını sevmek daha anlamlıysa, bana itaat etmeyin” diyor Resulullah.. “Eğer Allah’tan başkası tarafından sevilmekle daha çok sahiplenilecekseniz, yine bana itaat etmeyin!” diyor Resulullah. Daha doğrusu, denmesi isteniyor. Sevdiğini iddia eden, sevilmek isteyen Allah’ın Resûlüne seve seve itaat eder. Öyle değil mi?
Senai Demirci




